Varlık Sancısı

Kiev’in Gururlu ve Soğuk Kadınları

12 Şubat 2020

Yazı: Kiev’in Gururlu ve Soğuk Kadınları | Yazan: Hüseyin Küçükkelepçe

Okuyan okumayan herkese selamlar, saygılar sunarım. Kanımca insan türünün üretimi olan her şey varlık sancısından kaynaklanmaktadır. Varoluş sancısı desek canlı-cansız ayrımı da ortadan kalkar. Sisteme bakalım, itme–çekme, dişi-erkek, artı-eksi, elektron-pozitron, madde-antimadde, enerji-karanlık enerji, dünya-ahiret, ölüm-hayat, olmak-olmamak, üzüntü-sevinç, günah-sevap iyi-kötü liste uzar gider.

Bu sancı, bu gerilim her şeyi meydana getiren sebeptir. Peygamberler, aydınlanmışlar, filozoflar, gurular âdemoğlunun acısını, sancısını hafifletmeye; gerginliğini azaltarak “Sakin ol, korkunun ecele faydası yok” demeye gelmiştir.

Varlık/varoluş sancısını kimden duydum? Hatırlamıyorum. Yıllar önceydi. Sartre ya da Kafka olabilir. Çok etkilendim. Hayatı, kendimi gözlemlerken hep bana rehber oldu. Gerçi zamanımızın büyük dâhilerinden Freud, hayatın ve medeniyetin cinsellik kaynaklı bir motivasyonla ortaya çıktığını söyler ama bana göre bu bir alt kategori olur ancak. Az kalsın unutuyordum hepimiz annemizi tutan bir sancının sonucu hayata gözlerimizi açmadık mı? Burada bulunmamın sebebi de yine var olma sancısıdır. Ve Kiev’in kadınları ile sizi baş başa bırakıyorum:

Kiev’in Kadınları

Kiev, kadınlar kelimelerini başlıkta okudunuz. Bir beklenti oluştu. Yok, bildiğiniz gibi değil. Bu yazıda cinsel içgüdülerin tatmin edildiği bir macera anlatılmamaktadır. Başlık bir reyting yemi de değildir. Gördüklerimi, hissettiklerimi “Kiev’in Gururlu ve Soğuk Kadınları” başlığıyla ancak dile getirebildim.

Ülkenin vize istememesi ve uygun bilet fiyatları bu ülkeye gitmemin ana etkenleri oldular. Kitabın ortasından başlayalım. Türkiye’den Ukrayna’ya niye gidilir? “Gidiyorum” dediğiniz anda duyanların yüzündeki hınzır gülümsemeyi görmeyen yoktur. “Seni gidi seni” diyen bu manalı bakışlar çoğunluğun görüşü ve niyetini ortaya koymaktadır. İçgüdüsel itkilerin tesirleri altında kalmadan bu ülkeye seyahat eden birçok vatandaşımız elbette vardır. Sözüm bu nezih meclisten dışındakileri kast ediyor. Diğerleri nezih sıfatını hak etmiyor mu? Bana göre etmiyor. Tensel zevkleri amaç edinerek bir ülkeden bir ülkeye giden bir kişide estetik, hümanist miras, sanat, edebiyat vb. değerleri anlayacak ya da anlamaya çalışacak bir alt yapı olduğuna inanmıyorum. Öznel görüşümdür. Herhangi bir düşünceyi, zümreyi bağlamaz. Yani bu zavallı birimde ruh (var ama farkında değil) yoktur.

Ezbere konuşmuyorum. Dönüş uçağında Ankara’ya kadar sesli konuşan bir grup vardı. Ne yapmışlarsa en ince detayına kadar dinlemek zorunda kaldık. Çocuklar, kadınlar vardı uçakta. Üstelik vakit gece yarısını geçmişti. Uyarılarımıza rağmen susmadılar. Bir ülkeden bir ülkeye gitmek zahmetli, maliyetli bir iştir. Ülkeye vardıktan sonra yeni bir kültür, yeni insanlar, yeni parklar, yeni müzeler ve yeni sokaklar… Her şey yeni ve keşfedilmeyi bekliyor. Bütün bunları atlıyorsunuz insana zevk verse bile peşinden acı veren, kısacık tensel bir keyfi seçmek akılla izah edilmez. Neyse konumuz beyni kemer altına inenler değil. Kimsenin hayat tarzı kimseyi ilgilendirmez.

Soğuk ve Gururlu Yulia

Evet, vardık Kiev’e ilk başta verili bilgilerden dolayı kadınlara bakıyorsunuz. İnanın hiç etrafına bakan kadın görmedim. Butik küçük bir otelde kaldım. Resepsiyona bakan Yulia nasıl kibar ve bir o kadar da soğuk bir kızdı. Hayran kaldım.

Minibüse bindim, metroya bindim. Kiev’in kadınları buzdan heykel gibiydi.Turistlerin yoğun olduğu mekânlarda çok gezdim, oturdum. Evet, ortalamanın altında bir boyum ve pek de simetrik olmayan bir yüzüm var. Fakat menfaat (zinanın esası kişisel menfaat amacıyla yapılan eylem ya da düşüncedir. Bu durum bütün insan-insan; insan-tabiat ilişkilerini kapsar. Sevgisiz yapılan her şey kanımca zinadır) hedefiyle yapılan herhangi bir görüntüye de rastlamadım. Gözlerim davetkâr bir bakışla kesişmedi. Sadece bana değil kimseye baktıklarını görmedim.

Kızıma yerel bir elbise almak için bir pasaja girdim. İlgi on numara. Üstelik satıcıların tamamı kadındı. Bir-iki dükkânda bulamadım. Beni o dükkândan o dükkâna dolaştırdılar. Sonunda çok iyi bir elbise buldular. Hepsiyle kelimesiz sohbet ettim. İnanılmaz ilgi gösterdiler. “Kızın kaç yaşında? Eşine de al” gibisinden lafladık.

Gördüğüm kadarıyla aile her şey demek Kiev’de. Hayvan gözüyle baktığımız Ukraynalı kızların anneleri için onlar prenses, değerli ve akıllı. Bu da böyle biline. Can alıcı soru şu: Bu kadar gururlu ve kültürlü bir kitle nasıl oluyor da fuhuş yapıyor? Bunu da insanı eşyaya köle eden bir kapitalizm eleştirisi ve farklı bir Karl Marks portesini içeren gelecek yazıda anlatmak istiyorum.

Dostoyevski’nin Kahramanları

Ulusal Sanat Müzesinden (National Art Museum of Ukraine) aldığım keyfi kelimelere sığdıramam. Resim, heykel vb. sanat dallarıyla haşır neşir olan bir insan değilim. Sergi ziyaretleri falan yapmışlığım yoktur. Genelde arkeoloji temalı müzelere giderim. İlk defa bir sanat müzesi ziyaret ettim. Kapıdan girerken çantanızı emanete veriyorsunuz. Montum da çanda idi. İçerisi buz gibi olduğu halde kaç saat kaldım bilmiyorum. Bir ara titreme geldi. Hasta olacağımı anladım da çıktım. Özellikle Geri Dönüş (The Return Volodymyr Kostets’kyi-1947) tablosu beni çok etkiledi. Köy yaşamını konu alan tablolar, kış, kentin ortasından geçen Dinyeper Nehri ve kadınların yaşamını anlatan tabloların seyrine doyamadım.

Devasa parklarda oturdum. Nezalezhnosti Meydanı’nında gitar çalan genç bir kızın notalarıyla farklı bir boyuta taşındım. Kıyısında bir ağaca yaslanarak Dinyeper’i seyrettim. Dostoyevski’nin fakir ama gururlu karakterlerini hatırlatan insan manzaraları aktı önümden.

Sekiz ya da on yaşında olması muhtemel sarı saçlı bir kız çocuğu gördüm. Böyle bir sarı, böyle bir yüz masumiyeti hiç görmemiştim. Beni çarpan bu kare bu topraklardaki kadınların tarihini bir-iki sanayide görmemi sağladı, hissettirdi.1 Korsanlar tarafından ailelerinden zorla alınan küçük kızlar, fakirlikten dolayı yabancılara menfaat karşılığı teslim edilenler. Aklım “Petrol gibi güzellik de başa beladır. Sahip olanlara pek hayır getirmemiş” yargısına varıyor. Kendi tarihimizi düşündüm. Harem… Hürrem, Kösem…

Yeraltındaki Azizler

Dinyeper’in karşı kıyısındaki onlarca tarihi kiliseye baktım. Bu alan Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri. Kiliselerin altına uzanan tünellere kendilerini kapatarak ermeye, aziz olmaya çalışan ruhbanları düşündüm. Eh bu kadar güzel kadının olduğu buralarda ermek için ancak yer altına inmek lazım(!)

Evrensel yasa, görelilik (izafiyet) hükmünü her daim icra ediyor. Güzel bir kadına bakan gözler farklı şeyler görürler. Kimi bütünün güzelliğini, zarafetini, kimi nar gibi kızarmış bir Teksas bifteğini… Görüntüyü aşmamışsanız yer altına inmeniz de fayda etmez derler. Birçoğu yer üstüne çıkınca da gizliden gizliye daha çok biftek yemek istermiş. Atalarımınız ne demiş:

“Haram olan kadının yüzüne değil arkasından bakmaktır.”

“Dağa kaçma dağa götürdüğün dağ tanrısıdır. Şehirde hükmü geçmez.”2

İlaç olan mutlak tekliği görmektir.
 
 
Hüseyin Küçükkelepçe
 
 

Notlar & Açıklamalar:

1.) Daha önce seyredip çok etkilendiğim Toprağın Tuzu belgeselinde Sebastiao Salgado Serra Pelada bulunan altın madeninde çalışan 50 bin işçiyi görünce, “Yarım saniye içinde bütün insanlık tarihini adeta görür gibi oldum. Piramitlerin, Babil Kulesinin inşasını Kral Süleyman’ın madenlerini…” sözü böyle düşünmemde payı vardır. ⇡⇡⇡

2.) Zen kıssasından esinlenme ⇡⇡⇡

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz