Naftalin

Kordon’da Deli Olmak

18 Şubat 2020

Yazı: Kordon'da Deli Olmak | Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

Güneşin, bir gün önce yağmış karı ortadan kaldırma çabası var bugün. Yüzünü birazcık gösteriyor nazlı bir sevgili gibi. Deniz ile aşk yaşayan poyraz sayesinde, soğuk iliklere kadar hissettiriyor kendisini. Şu sigara mereti yüzünden kapının önüne atılmış tahta masaların birinde, kendini bile ısıtmayan bir elektrikli soba altında oturuyorum. Burası böyledir. Yaz da olsa kış da olsa Kordon’daki kahvelerde masalar hep dışardadır. Çünkü burada insanlar dışarıda otururlar, dışarıda yerler içerler. Spor yapan vitaminli suyunu. Ayyaş olan şarabını. Efkârlı rakısını. Kayalıkta kahkahalar atan gençler biralarını. Biraz yaşını almışlar mendirekte günbatımını içer.

Herkes bir şeyler içer Kordon’da.

Yanında nane likörü ve sodayla bakır tepside gelen kahvemi içiyorum ben de. Bu şehir kış sevmiyor. Ben de sevmiyorum. Hâlâ sonbaharla flört halindeyiz ikimiz de. Kahve tonlarından sarıya kaçan yapraklarla meşhur rüzgârı cilveleşiyor Kale-i Sultaniye’nin. Aylak kedileri, yapraklara pati atıp yakalamaya çalışıyor onları. Tatlı bir telaşla rehavet arasında gidip gelen bir ruhu var Kordon’un.

Sadece bir saatlik her şeyden kaçış. Boş boş bakmak karşı kıyıya. Bu şehri yaşlı, makyajı akmış, buna rağmen hayattan vazgeçmeyen ruhu oynak bir kadına benzetiyorum. O kadınla kendimde benzerlikler bularak akşamın gelişini seyrediyorum oturduğum yerden. Deli gibi. Tek başıma mırıl mırıl uydurma bir şarkı söylerken dudaklarım, meraklı bakışlar atıyor gelip geçenler. Bu şehir de birçok kadın gibi sever dedikoduyu. Anlatıp abartacak detaylar arar Kordon’daki banklarda, masalarda. Malzeme olabilirim bugün bu kadına. Uygun moddayım. Beni bana anlatsın absürt abartılarla. Ya da hakkında konuşacak başka birini bulalım. Ama bizden olmasın.

Kordon boyu çeşit çeşit insan dolu. Kiminin eli cebinde. Kiminin aklı evinde. Kiminin adımları hızlı. Akşam yemeğine yetişme çabasında. Kimi hiçbir yere ait değil. Derken biri takılıyor gözüme oturduğum yerden. Takılmayacak gibi değil ki.

Uzun boylu esmer bir adam.

Yaşı da var bayağı. Altmışlarında olmalı. Saçı sakalı karışmış. Gözler bilgece bakıyor. Beline kareli bir gömlek bağlamış. Montunu koluna sıkıştırmış. Ayaklarında iyi marka bir kış botu. Pis veya eski de değil. Gri renkli bir outdoor pantolonu var, birazdan üstünden düşecekmiş gibi duran. Nefes nefese.

“Bak bak geldi Profesör” diyor. Kahvenin garsonu yanında duran gence. “Bak şimdi izle. Nasıl takılacak biraz sonra.”

Ben de duyduklarımdan sonra meraklanıyorum. Neye takılacak anlayamıyorum. Profesör üç metre kadar yürüyor ve geri dönüyor. Adımları yaşına göre fazla hızlı. İki kafe sonra hızlı bir tam dönüş yapıp, biraz önce döndüğü yerden yine aynı kafenin önüne kadar konuşarak yürüyor. Yine aynı yerden bir daha dönüyor ve bunu beş, altı kez tekrarlıyor. Bir sınırlaması yok. Bazen bu takılmalardan on beş kez kadar yaparmış. Öyle diyor çocuklar. Kendi aralarında gülüşüyorlar.

“Neden Profesör diyorsunuz?” diye soruyorum.

Geçenlerde çay içmeye çağırmışlar. Kendini öyle tanıtmış.

“Ben Profesör. Çok özledim” demiş.

“Neyi özledin?” diye sormuşlar, cevap vermemiş.

“Değişik bir deli” diyor bir tanesi.

Ne güzel. Değişik olmak. Deliliğin bile değişiği makbul. Herkes işi gücü bıraktı ona bakıyor dış masalarda.

Neyi özlüyor hakikaten? Neyi tekrarlamak istiyor acaba? Onu merak eden sadece ben değilim. Türlü türlü hikâyeler yazmışlar birkaç gün içinde onun için. Yok, hastaneden kaçmış. Yok, eğitimini parasızlıktan tamamlayamamış. Yok, okuldan atılmış. Yok, çok âşık olmuş öğrencisine. Aslen buralıymış. Köklü ailelerindenmiş, ailenin içinde de ünlü şizofrenler varmış. Ne çok hayat hikâyesi yazılmış hakkında. Herkes kendi delirişinden bir şeyler katmış olmalı.

Ben delirsem ne yapardım acaba diye düşünüyorum.

Hangi farklı davranışımı anlatırdı insanlar? Zararsız olurdum büyük ihtimalle. İçe gömülmüş olurdum. Ama kesinlikle bir şeyleri onun gibi çok özlerdim. Doyamadığımdan. Çok yürümezdim onun gibi. Buna eminim. Bu şehrin diğer delisi Küfürbaz Naciye gibi ağzımı hiç bozmazdım. Hep kibar konuşmaya uğraşırdım. Kesin boncuk satan bir deli olurdum. Farklı yerlere kurardım tezgâhı. Sıra sıra boncuk dizerdim iplere. Hep aynı renklerde.

Kaçıncı tekrarı profesörün bilmiyorum. Bakmaktan yoruldum artık. Diğer merak edenler de bir süre sonra dağıldılar. Başımı kesik kesik okuduğum kitabımdan kaldırdım ve göz göze geldik. Hafifçe başını sallayarak selam verdi. Arkamı döndüm kimse yoktu. Selamı benimdi. Gülümsedim. O da güldü. Konuşmaya gerek yoktu.

“Hacı hacıyı Mekke’de, deli deliyi Dakka’da” demişler.

Bakışarak anlaştık. Başka bir tekrar mesafesini adımlamak üzere uzaklaştı Profesör Kordon’da. Ardından bakakaldım. Şizofren olmama gerek yoktu. Zaten her insan gibi ben de birazdan daha fazla deliydim.

Sonra çok klişe bir cümle geldi aklıma. Akıllı olup onca derdin içinde boğulacağına bir deli ol ki bütün dünya senin deliliklerinle eğlensin.

Güneş kaybolmuştu. Ayak parmaklarımı hissetmiyordum. Kar hafiften yine başlamıştı yağmaya.

“Hoş geldin kış” yürüyüşüne çıktım ben de.

Yeni olmuş akşam karanlığında.
Profesörün ardında.
Emin adımlarla…

Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 19 Şubat 2020 at 16:34

    Dünya umurunda olmayan bir deli olmak güzel. Anlaşılan profesör bir şeylerin mücadelesini veriyor. Çok yorucu olsa gerek.
     
    Aklı başında ama mutlu delilikler yapanlara selam olsun.

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan