Aşk ve Farkındalık

Mağara

27 Şubat 2020

Yazı: Mağara | Yazan: Ateş Karadeniz

Uzun ve karanlık bir koridorun ortasında öylece duruyordu. Vücudunun tüm kemikleri korkuyla titrerken, hâlâ ayakta durabildiğine şükrediyor ve bu dar, rutubetli koridora nasıl geldiğini hatırlamaya çalışıyordu.

Oysa, iki gün öncesine kadar her şey gayet normal ve heyecan vericiydi.

Sevil, çalıştığı derginin araştırma konusu için İstanbul’dan Antalya’nın Alanya ilçesindeki Dim mağarasına gelmişti. Burası ile ilgili etraftan bilgiler toplayarak, kaldığı otel odasında yazısı için taslak hazırlamaya başlamıştı.

Fazlasıyla çalışkan ve araştırmayı seven bir kadındı. Yirmilerinin sonunda olmasına rağmen olumlu duruşuyla her yaştan insana hitap edebiliyordu. Samimi ve içten gülüşü yüzünden hiç eksik olmamasına karşın, geçilmez duvarlarıyla girdiği ortamlarda fazlasıyla ilgi çekici oluyordu. Bu yüzden gittiği her yerde kısa sürede tanınan ve neşeyle karşılanan biri haline geliyordu.

O iğrenç koridorda bunları düşünürken, hâlâ ne ara bu hâle geldiğini sorguluyor; gereğinden fazla titrediği için yaşadığı hiçbir olaya odaklanamıyordu.

O günü bütün detaylarıyla hatırlamaya çalıştı.

Yazısını tamamladıktan sonra, önünde rahatlayabileceği bir günü vardı. Uçağı ertesi gün olduğu için, kendine kalan bu günü yine mağaraya giderek değerlendirmek istemişti. Bir türlü bastıramadığı mükemmeliyetçiliği, onu atlamış olabileceği detayları aramaya itiyordu. Bu yüzden uyanır uyanmaz dönüş için eşyalarını hazırlayıp, odayı toparladıktan sonra dışarı çıkmıştı.

Çam ormanları ve Toros Dağları’nın muhteşem manzarası eşliğinde yaklaşık bir saat yürüdükten sonra mağaraya varmıştı. Birkaç yıldır aksatmadan katıldığı trekking turları sayesinde, mağaraya giden engebeli yolda fazla zorlanmamıştı. Üstelik en sevdiği hobisini işiyle birleştirebildiği için bu yürüyüşten keyif de almıştı.

Merdivenleri çıkınca derin bir nefes aldığını anımsadı. İçerisi fazlasıyla nemli olduğundan hem manzaranın tadını çıkartmak istemiş hem de bu sayede nefesini düzenlemişti.

İşte her şey tam bu noktada başladı.

Mağaraya girmeden hemen önce yanında bir adam belirdi Sevil’in.
Hava sıcak olmasına rağmen üzerinde kahverengi bir takım elbise vardı. Dikkatsiz gözler için fazlasıyla şık görünen takımın eskiliği, Sevil’in gözünden kaçmamıştı oysa. O da Sevil gibi bir eli cebinde manzarayı izliyordu. Sonra gayet olağan bir şekilde onunla konuşmaya başladı. İlk önce havadan sudan konuştuktan sonra, tanışma gereği duymadan, sadece mağara hakkında sohbet ederek birlikte içeri girdiler.

Mağaranın içi nemli olmasına rağmen adamın nefesinde en ufak bir değişim olmamıştı. Etrafı inceliyor gibi davransa da pek ilgili olmadığı anlaşılıyordu. Sağ elini cebinden hiç çıkarmıyor ve diğer eliyle de ara ara başını tutuyordu.

Sevil detay atlamamak için mağaranın her bir noktasına tekrar tekrar baktığından şüphelenmesi gereken bu özellikleri fark etmemişti. Yalnız bir ara, mağaranın sarı ışığı adamın yüzüne vurduğunda, sonradan unutacağı bir şey dikkatini çekmişti.

Adamın mimikleri öyle duygusuzdu ki; Sevil, adam gözlerini kapatsa ölü zannedilir diye düşünmüş ancak o an yazısıyla ilgili atladığı bir şeyi fark edince bu gariplik de aklından çıkmıştı. Çantasındaki not defterine eklemeler yaptıktan sonra sohbete devam ettiler. O an aklında bir an önce otele dönüp, yazdığı taslağa son aldığı notları da girmek vardı. Çünkü en geç ertesi sabah yazı editörünün elinde olmalıydı.

Mağaradan çıktıklarında adam abartılı bir kibarlıkla onu oteline bırakmayı teklif etti.

Sevil, aklında sadece yazıyı yetiştirme isteği olduğundan adamın teklifinde en ufak bir art niyet sezmemişti. Birlikte arabaların park ettiği alana doğru yürürlerken Sevil, telefonundan gelen e-mailleri kontrol ettiği için geriden geliyordu. Birkaç metre sonra adam siyah, eski bir arazi aracının yanında durdu. Sevil, o sıra gelen bir maile cevap yazdığı için gözünü telefondan ayırmıyordu. Arabaya bindiklerinde adamın sessizleştiğini fark edince, “iş” diyerek açıklama yapma gereği hissetti ve gelen son e-maili açıp okumaya devam etti.

Adamın sağ elini de o sırada fark etti. Vitesin üzerinde bomboş duruyordu. Adam anlamasın diye, hâlâ telefona bakıyormuş gibi yaparak incelemeye başladı. Tamamını göremese de, elinin yarısını kaplayan ve bileğine dek uzanan korkunç bir yanık iziydi bu.

Parmaklarının görünen kısmında da derin yarıklar vardı.

Adam onun bakışlarını fark ettiğinde gülümsedi.

“Çocukken evimizde yangın çıkmıştı.”

“Çok geçmiş olsun. Büyük bir yangın mıydı?” diye sordu Sevil.

“Fazlasıyla. Tüm ailemi o yangında kaybettim.”

İçini büyük bir üzüntü kapladı Sevil’in.

“Çok üzgünüm. Sorarak üzmek istemezdim.”

Araba dağ yolunu dönerken yavaşladı.

Sevil adamın ona bakıp gülümsediğini hatırlıyordu. Üstelik de bariz bir şekilde ifadesiz ve büyük gözlerle… Adamın yana kıvrılan dudağında büyük bir boşluğun, duygusuzluğun kanıtı duruyordu sanki.

“Üzülme” demişti yavaşça.

“O yangını ben isteyerek çıkarttım.”

Sevil, şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışırken adamın yumruğu hızla yüzünde patlamıştı. Duyduğu son cümlenin şokunu yaşayamadan bayılmıştı.

Adam arabayı hızlandırırken Sevil’in duymayacağını bile bile devam etmişti.

“Elime gelince… Her baktığımda o hazzı hatırlayabilmek için, bilerek yaktım.”

O dar koridorda Sevil’in aklına gelen şeyler sadece bunlardı. Kendinden geçmiş olmasına rağmen o son söylediğini de hayal meyal hatırlıyordu.

Aldığı darbeyi hatırlayınca burnuna dokundu hemen. Yumruk tam burnuna gelmemiş gibiydi ancak canı çok yanıyordu. Ağzına, burnuna dolan kan kokusu dehşetle irkilmesine neden oldu. Ellerindeki ılık ıslaklığı fark etti o anda. Yüzü kan içindeydi.

Tam o esnada dışarıdan sesler gelmeye başladı. Onu kaçıran adamdan başka biri daha vardı dışarıda. Sesler çok anlaşılmasa da selamlaşmalarından yeni geldiği anlaşılıyordu. Sesini duyurmak için duvarlara tutuna tutuna koridorun sonuna geldi. Önünde kapı gibi bir şey vardı. El yordamıyla kapıyı yokladı. Ancak kapı kolu, tokmak ya da kilit gibi bir şey yoktu üzerinde. O yüzden bağırmayı denedi. Can havliyle o kadar çok bağırdı ki bir anda nefesi kesilip yere çöktü. Kimse onu duymuyordu. İki adam konuşmaya devam ediyorlardı. Sevil yerden kalkıp dikkat kesilerek olabildiğince sessiz olmaya çalıştı. Öyle ki konuşmalarını duyabilmek için nefes bile almıyordu.

Yaklaşık on dakika dinledikten sonra anlayabildiği bir kaç şey vardı.

Birincisi; kesinliğinden emin olmasa da yerin bayağı bir altındaydı. İkincisi; onu kaçıran adamın kullandığı araba, yeni gelen adama aitti ve kendisini kaçıran adam insanlara kendini yardıma muhtaç biri gibi tanıtıyordu. Yani diğeri bilmeden onun suçlarına “iyilik yapıyorum” diye ortak oluyordu. Üçüncüsü; ayağa bile nasıl kalktığını hatırlamazken, tahminlerinde yanılmıştı. Kaçırılması bir iki gün önce filan değildi. O uzun zamandır bu koridorun içinde, hafızası yitik bir şekilde tutuluyordu.

Sevil için anlaması en güç ve üzücü olanı ise, olanları çok uzun süre sonra hatırlamaya başladığını fark etmekti. Tam o anda beyni uzun zamandır hatırlayamadığı, arada kalan onca olayı bir bir gözlerinin önüne getirmeye başladı.

Gerçeklerle bir anda yüzleşen Sevil bağıra bağıra ağlayarak yere yıkıldı. Her şeyden önce yaşanan tüm olayları en ince ayrıntısına kadar hatırlamalıydı. Sonra bu üzüntüden bir an önce kurtulmalı ve kaçış için iyi bir plan hazırlamalıydı.

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan