Aklımdan Geçenler

Romanın Kurgusu Nasıl Pişer, Sonra Başına Neler Gelir?

26 Şubat 2020

Yazı: Romanın Kurgusu Nasıl Pişer, Sonra Başına Neler Gelir? | Yazan: Hasan Saraç

Önceden tanıştıklarımız var elbette, yine de kısa bir özet yapayım ilk kez karşılaştığım değerli SenVeBen sitesi okurlarına…

Elli küsur yıldır edebi eserler, biyografiler, otobiyografiler ve farklı türden romanlar okuyan bir faniyim. On yıl önce kendimi emekli ettim, o gün bu gündür de bir yandan okumaya devam ederken bir taraftan da sürekli yazıyorum. Bu süreçte Yazdıklarıyla Yaşayanlar (2018) ve Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2 (2020) adında, her biri yirmi beş usta yazarın hikayesini içeren iki edebi eserim ve altı romanım yayınlandı… Bir de bilgisayarımın gizli köşelerinde yayınlanmayı bekleyen bir otobiyografi ile iki bilim kurgu romanım var.

Siz bu satırları okurken de yedinci romanım Kafkas Ateşi yayınlanmış olacak. Bu vesileyle, kapak tasarımı üzerinde çalışılırken kendisine gönderdiğim taslakları yorumlayarak ufkumu genişleten sitemizin kurucusu Didem Hanım’a huzurunuzda çok teşekkür ediyorum.

Sizlere bugün ne tür bir vaatte bulunacağıma gelince…

Son on yıl içinde usta yazarların yazma alışkanlıklarını, tarzlarını, edebiyata bakış açılarını ve kurguyu nasıl oluşturduklarını anlatan onlarca eser, yüzlerce yorum ve söyleşi okudum. Bu araştırmalardan aklımda kalanları özetleyecek, roman yazarken başımdan neler geçtiğini de elimden geldiğince paylaşmaya çalışacağım sizlerle.

En sonda yazacağımı en baştan söyleyeyim…

“Edebi bir eser yazmanın kuralları” diye başlayan hiçbir metne, yoruma, eleştiriye saygı duyamıyorum. Bu tür sınırlayıcı, kural koyucu yaklaşımların yersizliği tarih boyunca sanatın her dalında çoktan ispatlanmış zaten. Öyle olmasa Van Gogh’lar, Salvador Dali’ler, Picasso’lar nasıl bir iz bırakabilirdi şimdi her biri milyonlarca dolar eden tuvallerinde? Beatles’ın, Madonna’nın, Queen’in olmadığı, caz müziğinin horlandığı bir müzik dünyası ne kadar yavan olurdu düşünsenize… Klasik bale varken Cirque de Soleil’e ne gerek var mı diyelim? Zaten opera var diye başarılarından ötürü İngiliz Kraliyet Nişanı almış ünlü besteci Andrew Lloyd Webber’i evine mi yollayalım? Yüz milyonların hayran kaldığı Jesus Christ Superstar, Cats, Phantom of the Opera, Evita, Les Miserable gibi onlarca müzikali yasaklayalım mı? Klasik müzik bile yıllar içinde değişime uğramıyor mu?

Doğru dürüst hiçbir şey üretmemiş, ezberle bir yerlere gelmiş sınır bekçilerine kimsenin ihtiyacı yok bu dünyada. Gölge etmeyin yeter… Efendiler; edebiyat dünyası üç yüz altmış dereceden oluşurken onu karpuz gibi dilimlere ayırıp bunlar yenir, diğerleri işe yaramaz deme hakkını size kim verdi önce onu bir açıklayın da bizler de aydınlanmış olalım, şöyle pırıl pırl parlayalım, öyle değil mi? Pek çok ünlü yazar farklı özellikleriyle, hayal dünyamıza kattıklarıyla, zihnimizde yarattıkları ışıltılarıyla bu evrene bir şeyler kattı. Dönüşüm hangi edebi gruba giriyor? Küçük Prens, Lolita, Alice Harikalar Diyarında, Mezbaha-5, Hayvan Çiftliği vb. yüzlercesi size kalsa hiçbir zaman yayınlanamayacaktı, farkında mısınız?

Neyin iyi neyin yetersiz olduğunun kararını da egosu tavan yapmış çok bilmişler değil okurlar ve tarih verecektir.

Sizin gibiler yüzünden zorla unutturulan, önlerine geçilmez bariyerler dikilen Sabahattin Ali’ler, Oğuz Atay’lar ve daha pek çokları bu dünyaya gözleri açık veda etti. Sonra ne mi oldu? Sizin adınızı kimse hatırlamazken onlar yazdıklarıyla yaşamaya devam ettiler. Tüm engellere rağmen bir süre geçtikten sonra edebiyat dünyamıza yeniden merhaba diyebildiler. Büyük ustalarımızdan Yaşar Kemal şöyle demişti bir keresinde…

“Dünya on binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir, her çiçeğin ayrı bir rengi ve kokusu vardır. Bir çiçeğin koparılması bir rengin bir kokunun yok olmasıdır. Tek dille, tek renge kalmış bir dünya hapı yutmuştur.”

Kurgu konusuna gelince…

Yazarların bir kısmı daha tek bir kelime dahi yazmadan aylar önce en ince ayrıntısına kadar örmeye başlar kurgularını. Bazıları da ilginç bir sahneden, şahit oldukları bir olaydan, tesadüfen akıllarına gelen bir fikirden yola çıkar. Yol boyunca o kurgu pek çok kere değişikliğe uğrar haliyle, bazen karakterler aralarında yarışır, bazıları ön plana çıkar sessizce, yazar bile engel olamaz bu duruma. Olur mu öyle şey diyenlere yine Yaşar Kemal’den bir alıntı ile cevap vermeye çalışacağım:

“Yazar bindiği atın dizginlerini bir çeker, iki çeker, at başını almış gitmişse artık onu yenemez. Bir konu ne istiyorsa, ne kadar olacaksa yazar onun istediğini yerine getirmek zorundadır.”

Benim başımdan neler geçtiğine gelince…

On yıl önce bilgisayarın başına oturduğumda hayatımı belirli bir kurgu içinde anlatan otobiyografik bir şeyler karalamaya çalıştım. Deneme olarak gönderdiğim dostlarımdan olumlu mesajlar alınca üçüncü ayın sonunda bir şeyler çıkmıştı ortaya. Hatta adını da Düş Kapanı koymuştuk.

Eşimle birlikte Belek bölgesindeki otellerden birine gittik bir haftalığına. Mart ayı olduğundan otel kalabalık değildi, fiyatlar ucuzdu ve hava da çok güzeldi. Amacım Düş Kapanı üzerinde biraz daha çalışmak, daha önce yazdıklarımın üzerinden yeniden geçmekti. İkinci günümde havuzun kenarında oturmuş bir şeyler düşlerken kendime şu soruyu sorduğumu çok iyi hatırlıyorum.

“Olmuş bitmişleri bir araya getirdin ama bu çabanın bir hayal gücü, yaratıcılığı yok ki. Bakalım gerçek bir roman yazabilecek misin, gücün buna yetecek mi?”

Özetle, havuzun başında meydan okuyordum kendime!

İlk önce okumayı hayal ettiğim roman başlangıçlarını düşünmeye başladım. Bir film senaryosu da olabilir elbette. Diyelim ki bir insan uçakla ya da farklı bir araçla yola çıkıyor ve yaşadığı ortamdan uzaklaştıktan bir süre sonra aniden hafızasını kaybediyor. Varlığını ispat edecek belgeler, daha önceden bıraktığı izler de yok olmuş gitmiş. Elinde beş benzemez yepyeni bir hayata adım atıyor… Nasıl başa çıkabilecek bu travmayla, başına neler gelecek, pes mi edecek, yoksa mücadele mi?

Peki, ya iki kişi birden aynı anda bu travmayı yaşasa, fantastik bir şekilde bedenleri de kimlikleri de yerinde kalsa ancak bir uçak yolculuğunun sonunda uykudan uyandıklarında ruhları yer değiştirse? İkisi de yeni ayak bastıkları farklı ülkelerde bambaşka bir bedene ve kimliğe kavuşsa?

Böylesine ağır bir travmayla baş edebilirler miydi acaba?

İki saat sonra ilk romanım Çapraz Oyun’un kurgusu çoktan bitmişti. Odama döndüm ve ilk bölümü yazmaya başladım. Bu başıma gelen en güzel şeydi, bir daha da olmadı. O günden sonra yazdığım romanların kurguları ağır ağır gelişti zihnimde. Yol boyunca ilerlerken de bambaşka yollara saptı, hatta ilk başlangıcından eser kalmadı, yine de er geç bir roman çıktı ortaya.

Bu romanları yazarken çoğu kez arka planda ülkemizde yaşayan azınlıklara yer verdim. Bir amacım da onların yaşam biçimlerini, kültürlerini, geleneklerini araştırıp okurlarımla paylaşmaktı. Nitekim sizler bu satırları okurken yayınlanacak olan Kafkas Ateşi de böyle ortaya çıktı. Diğerlerinde yaptığım gibi Kafkasların geçmişi hakkında yazılmış araştırmaları, o kültürü anlatan eserleri okudum öncelikle. İnternette kaynak taradım, o cemaati ülkemizde temsil eden pek çok kişiyle sohbet edip sorular sordum. Hafta sonu toplantılarına katıldım. Her defasında olduğu gibi yazımı bitirmeden önce Doğu Karadeniz, Gürcistan, Abhazya’yı kapsayan iki haftalık bir gezi yaptım. Pek çok romanımda olduğu gibi Kafkas Ateşi’nde de yolculuğumdan döndükten sonra kurgumda önemli değişiklikler yapmam gerekti, hatta pek çok bölümü yeniden yazmak zorunda kaldım.

Hiçbir hazırlık yapmadan bir roman yazılabilir mi sorusuna bir cevap verebilmek için de Aynadaki Adam’ı beklemem gerekti.

Bir polisiye roman olacaktı bu.

Peki, başlangıç sahnesi nasıl aklına geldi derseniz…

İlk romanım Çapraz Oyun’un dosyasını bir yayınevine götürmek için randevu almıştım üç yıl önce. Ofise zamanında yetişmek için yokuşu çıkarken arka pencereleri siyah buzlu zamla kaplı, dört çeker, küheylan gibi bir araçla karşılaştım. Birileri kaldırıma park edip gitmiş olmalıydılar. Araca biraz yaklaşınca güneş ışığında pırıl pırıl parlayan camda kendi yüzümü gördüğümü çok net hatırlıyorum. O anda “Aniden yan pencere aşağıya inse ve birisi beni yani o yaşlı başlı erkek roman kahramanını iki kurşunla yere serse, sonrasında da o gizemli araç oradan uzaklaşıp bir daha da asla bulunamasa bu durumdan nasıl bir hikâye çıkar” diye düşündüm. Yıllar sonra, aradan uzun bir süre ve üç roman taslağı geçtikten sonra o soruyu bir daha sordum kendime…

Ve bilgisayarımın başına geçip o ilk sahneyi yazdım.

Biraz da abartmışım, yirmi sayfa tuttu o ilk bölüm. Ardından on, sonra da üç sayfaya indirdim giriş bölümünü. Başka hiçbir hazırlık, ipucu yoktu elimde. Üç sayfası yazılmış bir giriş bölümü yalnızca… Dördüncü günde vurulan adamın bir kızı olsa diye düşündüm. Bülent Bey’in yedi yaşından beri görmediği kızı artık bir komiser olmuştu İstanbul’da. Ne yazık ki kader onları ayırmıştı birbirinden. Daha sonraki günlerde iki kurgu birbirine paralel ilerledi aylar boyunca. Bülent Bey ve Yonca’nın yer aldığı geri dönüşlerde hüznü yaşadım. Bir yandan da babasının hâlâ hayatta olduğunu ve bilinenlerin aksine hâlâ İstanbul’da yaşadığını öğrendikten sonra saldırganların peşine düşen narkotik bölüm şefi Yonca’nın mücadelesi anlatılıyordu romanda. Gittikçe çetrefilleşen, neredeyse kendisinden gizlenen tuhaf şeyler oluyordu polis teşkilatı içinde.

Yazmayı aralıksız sürdürüyordum. Bir yanda ayrı kalmış baba kızın acıklı hikâyesi. Bir yanda da babası koma halinde hastanede yatarken bu gizemli olayı çaresizce araştırmaya devam eden kızının mücadelesi…

Aradan beş ay geçmiş, romanın sonlarına gelmiştim ama hâlâ bu iki birbirinden kopuk, birbirine paralel ilerleyen hikâyeyi nasıl birleştireceğimi kestiremiyorum.

Anlaşılan bilinçaltım da benden habersiz hazırlık yapıyordu ne olur ne olmaz diye.

Yazmaktan yorulup parkta yürüyüşe çıkmıştım bir gün, kafamı kaldırmış ağaçların dallarına bakarken gökten bir elma düştü aniden. Evet, farklı yönde ilerleyen iki hikâyeyi birleştirecek o sihirli kapı açılmıştı artık…

Haklısınız, böyle saçma şey olur mu, böyle de roman yazılır mı diye sorabilirsiniz bana. Ortaya muhteşem bir eser çıkarttığımı da iddia etmiyorum zaten. “Roman kurgularım bazen böyle tesadüfen ortaya çıkar” diyen pek çok ünlü yazarın (romanları en çok beyaz perdeye yansıtılan Stephen King, bilim kurgu ödüllerine doymayan Isaac Asimov, iki man booker ödülü kazanmış Peter Carey ve daha niceleri…) o süreçte neler yaşadığını gözlemek istemiştim aslında.

Aynadaki Adam adlı romanımı çok beğenenler de oldu, hiç adını duymayanlar da kapağını görüp almayanlar da… En azından ilginç bir macera yaşadım, altı aylık süreçte başımdan neler geçtiğini sizlerle paylaşma imkânım doğdu…

Fena mı oldu?

İlk fırsatta yeniden görüşmek umuduyla, sizlere sevgi ve saygılarımla sunuyor, mutlu, sağlıklı, başarılı bir ay diliyorum.

Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz