Naftalin

Kelebek Bahriye, Balıkçı Bahtiyar

31 Mart 2020

Öykü: Kelebek Bahriye,Balıkçı Bahtiyar | Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

Burhaniye’nin Dutluca köyünde doğmuşum ben. Denizi olmayan rakımı yüksek minicik bir köyde. Anneannemin öldüğü gecenin sabahına gelmişim dünyaya. Annem bu dünyadan göçerken. İki ölüm bir doğum. Bir isim koymak gerekmiş yavruya. Suzan mı olsun adı, Bahriye mi derken dedem; “Bahriye gitmedi. Torunumla geri geldi” demiş.

İşte öyle Bahriye olmuş benim adım.

Dedem çok aşıkmış karısına. Bir de uçsuz bucaksız deryalara. İşte, ışıl ışıl bir nisan sabahı karısıyla kızını gömerken toprağa, benim adımı böyle fısıldamış kulağıma. Bu yüzden onun kıymetlisiymişim ben. Adımla doğduğum yer çok alakasız olsa da.

Ali dedem kocaman bir adamdı. Hastalığa tutulana kadar. O büyük bir çınar ağacıydı; bense dallarında şarkılar söyleyen minik bir serçe.

Dedemin masalları, teyzemin ninnileri hâlâ kulaklarımda.

“Upuzun, gepgeniş mavi-yeşil bir su düşün” derdi dedem kocaman işaret parmağı ile körfezi gösterirken. Düşünemezdim. Merak da etmezdim.

“Bizim denizimiz niye yok dede?” diye sorardım nohut kadar aklımla.

“Olmaz mı kızanım!” derdi.

“Bizim denizimiz de bu yeşil ovalar. Bulutlarla dolu gökyüzü. Sen hayal et kızanım, yüz buralarda doyana kadar. Bir gün gerçekten gördüğünde, içine alsın beni diyeceksin o güzelim ummanlar.”

Ben denizi ilk kez on üç yaşımda gördüm. Mutluluk muydu? Özgürlük müydü? Tutsaklık mıydı? Kafam karmakarışıktı. Sadece bir derin nefes çektim içime deniz kenarında. Dedeme dualarımı yolladım Ayvalık kıyılarından.

Dedem de yoktu artık. Masalları da. Büyüyordum.

Teyzemi Ayvalık’ta bir konağa gelin ettiler. Gelin mi köle mi bilinmez… Bensiz gidemeyeceğini söyleyince teyzem; Bahriye de konakta büyür, mutfağa yardım eder diyerek, bir taşla vurulan iki kanadı kırık kuşu, aldılar götürdüler beni.

Bir daha Dutluca’nın tepelerinde koşamadım. Tek katlı evimiz de kendi kendine yıkıldı gitti işte.

Dedemin uçsuz bucaksız ummanları, akşamları çok yorulduğumda dert ortağım olurdu. Yedi odalı konakta, bahçedeki ayrı müştemilatta Hafize abla ve Hasan abiyle yaşıyordum. Ayrı bir odam vardı minicik. Hem de deniz gören bir oda. Hasan abinin sabaha karşı balığa giden ayaklarının sesine açardım gözlerimi. Ardından Hafize abla uyanır abdestini alır, namazını kılar, beraber mutfağa koşuşurduk. On kişilik ev halkını doyurmak kolay olur mu hiç? Teyzem de çoğunlukla bizimle olurdu.

“Başkasına yaparsan kendine öğrenirsin” derdi Hafize. Teyzem de gülerdi.

“Ben öğrensem ne olacak? Kendim diye bir şey mi var bu evde?”

Baharda ot toplamaya çıkardık Cunda’nın tepelerine. En sevdiğim zamanlardı. Doğa kendini allar pullar aşk kokularını getirirdi burnumuzun dibine. Hafize tanıştırdı beni hindiba ile. Libez ve kuzukulağıyla.

Aşk nedir; tabi ki bilmiyordum. Dedemin Bahriye’ye olan aşkı dışında.

O masalsı söylentileri de duygu olarak hissedemiyordum ki içimde. Ama Hafize hep aşktan bahsediyordu yemek yaparken. Göçmen türküleri söylerken… Bir gün mezeler için, limonu zeytinyağını ve sarımsağı istedi benden. Hepsini tezgâha koydum.

“Biliyor musun Bahriyecik; aşkı hep iki kişilik sanırlar. Üçüncü bozar işi derler. Oysa en uyumlu yaşayan üç kişilik aşk işte budur” demişti.

Zeytinyağı önce limonla yaşarmış aşkı, sonra aralarına sarımsak katılırmış. Yüzyıllardır geçinip giderlermiş beraber.

Hafize’nin Girit türküsü söyleyip, ada otlarından meze yaptığı gün, bahçeden seslenen balıkçıya ben açtım kapıyı. Kapıyı açtığım an gönlümü de açtım bilmeden. Yosun yeşili gözlerinden çıkan ateşler yaktı göğsümün ortasını. Denizden yeni çıkmış gümüş balıkları balıkçının kovasında, gün yüzü görmemiş kelebeklerse benim karnımda oynaşıyordu.

Mutfağa döndüğümde Hafize, “Ne allandın bakem sen?” diye soruverdi. Ben de elimdeki balıkları lavaboya atıverdim.

“Gel bir kahvecik içelim senle” dedi Hafize, sanki yarama ilaç basacak gibi.

“Hasan abin kayığı zımparalıyor. Bahtiyar mı getirdi balıkları bugün?”

“Hı hı… Bahtiyar mıymış adı?”

“Ah Bahriyecik! Baharda güller açan Bahriyecik. Gördün demek dalyan gibi oğlanı. Nicedir aklımdaydı da uyduruverirdim ikinizi. Ben yapmadan kader yapacak demek ki aranızı.”

“Ne diyorsun abla sen?”

“Düğün olacak diyorum, fenerler yakılacak, davullar çalacak diyorum. Hele ki şu oğlana hazırlansın bakalım tekneciği. Bir başlasın bakalım işceğizine. Bahtiyar da senin gibi anasız babasız. Ay yüce rabbimin mucizesine” diyerek mırıl mırıl konuşup dualar etmeye başladı Hafize.

“İnsan damağının da bayramı vardır” derdi Hasan abi. Konağın müştemilatında, bayram seyran olmadan da damaklara bayram dediğimiz akşamlar geçirdik bahçede, soluk ışıkların altında. Aşkla, dostlukla.

Günler geçti. Güzel günler, aydınlık sıcak yaz günleri. Sonbahara vardı mevsim. Rüzgârlar başladı usul usul. Bahtiyar’la beni nişanladılar. Hasan abi ile birlikte çalışan Bahtiyar’ın da bir kayığı oldu. Adını Son Arkadaş koydu. Dedemin en sevdiği derya kuzularını tuttu. Restoranlara kalamarlar, ahtapotlar sattı. Üç kuruş, beş kuruş düğün parası yaptı.

Hafize de benim için, bir tutam sararmamış çeyizini yıkadı. El emeği göz nuru işlemeleri koyduk meşeden sandığa. İki göz evimiz oldu Bahtiyar’ımla.

Yazdan kalma bir eylül akşamı kınam yakıldı ellerime.

Davulla zurnayla tarifsiz bir aşkla girdim nohut oda bakla sofa yuvama. Sabah ezanıyla Bahtiyar kayığına koşar, bense konağın mutfağına. Çalışır çabalar yaşamaya direnirdik yan yana, omuz omuza.

Şu hayatta tek bildiğim erkek Ali dedemdi. Küçücükken almıştı hayat benden onu. Başıma çatı, sırtıma dayanak oluvermeden göçüp gitmişti dedem.

“Rabbim üzer, sonra sevindirir ama bir gün yine üzer de… Hepsi hayatın içinde, hepsini sev” diyen Hafize’yle, bana abilik yapan balıkçı Hasan’la ve konaktakilerle ve şimdi karnımdaki minicik bebeğim ile geldim bugünlere.

Şükür demek lazımmış. Şükredilirse mutluluk uzarmış. Mutluluk bir bana mı kısaymış?

Bir gün şafak sökerken çıktı evden Bahtiyar. Eski tekneciğine koştu. Yol arkadaşına, son yavuklusuna. Düğüm düğüm birbirine ekli, onu hayata tutamayacak ipleri vardı teknesinin.

“Nasibime” diye sürüdü ayaklarını o fırtınalı denize.

“Gitme” dediysem de dinletemedim. Duyuramadım sesimi kuzey rüzgârlarından.

Meçhule açıldı o sabah Bahtiyar.

Benden ve daha doğmamış güzel kızından uzaklara.

Akşam oldu gelmedi kocam. Sabah oldu, ezan okundu. Yok. Öğlenler okundu. Bekledikçe uzadı saatler. Fırtınadan dönen kayıklar oldu. Sorduysam da söylemediler. Günler sonra “Son Arkadaş”ı yalnız başına tımarhane adasının kıyısına vurmuş buldular. Bahtiyar yokmuş.

Bahtiyar en çok kuzeyinden gelen rüzgârı sever diyerek bekledim sahilde. Elbet doyacak aşkına, dönecek diye. Sevgilinin kokusunu gölgelerden esen serin rüzgârlarda koklar oldum ben.

Yedi yıl geçti üstünden. Erguvanlar açtı. Mor salkımlar boy aldı. Kırdaki çiçekler bile merakla başlarını kaldırdı da Bahtiyar gelmedi.

***

Bahriye, mavi-yeşil ummanlara attı kendisini. Onu Bahtiyar’a götürsünler diye. Olmadı. Ölemedi Bahriye.

“Bir gün daha bitiyor” diye yazdı defterine.

“Çok kederli. İçim yangın yeri. Beklemek ilacı bana hiç iyi gelmedi.”

O gün bugündür Cunda kıyısında bekler durur Bahriye Bahtiyar’ını. Kucağında kızıyla.

Kuzey rüzgarlarına koşan tüm balıkçılara…

“Gitmeyin” der gibi.
 
 
Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 31 Mart 2020 at 14:38

    Merhaba,
    Elinize, yüreğinize sağlık. Bu kapkara günlerde, ılık bir esinti, taze bir nefes oldu okuduklarım.
    İnşallah bu karanlık günler de bitecek ve Bahriye Cunda’ya gidenlere “MERHABA” diyecek yine sahilde.
     
    Sevgiyle kalın.

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 31 Mart 2020 at 14:46

    Çok teşekkür ederim yorumunuz için..

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 31 Mart 2020 at 15:49

    Cunda’da bu heykeli her gördüğümde hikayesini bilmenin burukluğu ile geçeceğim yanından. Çok çok güzeldi, hem anlatım hem de hikaye.

    • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 31 Mart 2020 at 18:22

      Sevgili patronum. Öncelikle çok teşekkur ederim. Bu heykelin bir hikayesi var mı diye o kadar çok araştırdım ki… Sadece heykel dikildiğinde, “balıkçı eşlerini bekleyen hanımları temsilen” şeklinde bir açıklama okudum, o kadar. Bence sahiplenilmesi gerekiyordu. Ben de Bahriye koydum adını. Güzel kelimelerinize çok memnun oldum.
       
      Seviyorum sizi ♥️

  • Cevapla Beril Erem 31 Mart 2020 at 16:46

    Gökçem benim, yine pamuk kelimelerini içindeki duygu ummanından 🙂 söküp çıkarmış, hikayeni bir güzel terbiye etmişsin. Limon, zeytinyağı ve sarımsağın aşkı gibi zaman, mekan ve kahramanlar da bu öyküde birbirlerini tamamlayan, biri diğerinin asla önüne geçmeyecek şekilde uyumlu bir birliktelik içindeler.
     
    Haklıymışsın… Çok sevdim bu öykünü 🙂

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçare 31 Mart 2020 at 18:24

    Editörüm beğendi ve sevdiyse benim motivasyonum tavan olmuştur şu dakika :)) Desteğiniz o kadar değerli ki. Çok seviyorum sizi çok ♥️

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan