Yazdıklarıyla Yaşayanlar

Fyodor Dostoyevski

9 Mart 2020

Yazı: Yazdıklarıyla Yaşayanlar | Fyodor Dostoyevski | Yazan: Hasan SaraçSibirya steplerinden edebiyatın zirvelerine…

“Suç ve Ceza’nın ilk hali altı bölümlük büyük bir roman olmuştu. Kasım ayı sonunda çoğu tamamlanmış durumdaydı. Ama tümünü yaktım onun. İçime sinmemişti. Yeni bir biçim, yeni bir plan çelmişti aklımı, böylece tekrar en baştan başladım… Roman şiirsel bir yapıttır. Onu yazabilmek için mutlaka ruh ve zihin huzuruna ihtiyaç duyar insan…” – Dostoveski’nin dostu Baron Vrangel’e yazdığı mektubundan.

Ülkesini Orta Çağ karanlığından çıkarıp pozitif düşünceyle tanıştırmaya, bir kültür devrimi yaratmaya çalışan Büyük Petro (1672-1725) Neva nehrinin kıyılarında devasa tersaneler kurmaya başlamıştır. Öncelikle, oralarda bir yere küçük bir kulübe inşa ettirir kendisi için. Ardından bir yazlık ve nihayet kışlık bir saray… On sekizinci yüzyılın eşiğinde, etrafını saran bataklıklarıyla yalnızlığa terk edilmiş o bölge aniden bir yapılaşma sürecine girmiştir. Gelecekte Kuzey’in Venedik’i olarak anılacak olan bu yeni yaşam merkezinin inşası, Çar Petro’nun ölümüyle kısa bir durgunluk dönemi geçirse de kızı Elizabeth’in tahta geçmesiyle yeniden canlanacaktır. On sekizinci yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde 150 bine ulaşan nüfusu, çağdaş mimarisi, canlı sosyal yaşantısı ile sıfırdan yaratılmış etkileyici bir kent görünümündedir artık.

Önce saray erkânı, üst düzey yöneticiler, ordu birlikleri, ardından zenginler, tüccarlar göçer bu kente. Onları Rimski-Korsakov, Çaykovski, Borodin, Musorgski gibi besteciler; Gogol, Turgenyev, Tolstoy gibi ünlü yazarlar takip eder. Artık Çarlık Rusyası’nın kalbi, bundan böyle St. Petersburg adıyla anılacak olan yeni başkentlerinde atacaktır.

“Güç, yalnızca onu yerden almak için eğilmeyi göze alanlara bahşedilir. Önemli olan tek bir şey vardır, tek bir şey; cesaret edebilmek!”

11 Kasım 1821 günü, Moskova’nın düşkün ve yoksul insanlarının sığındığı Mariinsky Hastanesi’nin doktorlarından Mikhail ile eşi Maria’nın ikinci oğulları dünyaya gelir. Adını Fyodor koyarlar. Maria ilk iki oğluna daha sonra beş kardeş daha doğuracaktır. Fyodor ile ağabeyi Mikhail pek çok açıdan birbirlerine benzemektedir. İkisi de okumaya, öğrenmeye tutkundur. Fyodor henüz 15 yaşındayken anneleri tüberkülozdan ölünce, iki kardeş St. Petersburg’daki Askeri Akademi’ye öğrenci olarak gönderilirler. İki yıl sonra da geride bıraktıkları babaları bilinmeyen bir nedenle öldürülür. Dostoyevski kardeşler artık geleceklerini kendileri tayin edecektir.

“Güzellik gizemli olduğu gibi korkunçtur da. Tanrı ile şeytan savaşır orada ve o savaş meydanı insanın ta kalbidir.”

Fyodor eğitim yıllarında edebiyata büyük ilgi duyar. Öncelikle Schiller, Puşkin ve Gogol’un eserlerinde belki kendi geleceğini de yönlendirecek ipuçlarını arar. Teğmen olarak eğitimini tamamladıktan sonra da ünlü düşünür, tarihçi ve şair Schiller’in etkisiyle iki oyun yazar. Ardından Fransız yazar Honoré de Balzac’ın bir romanını Rusça’ya tercüme eder. 1845-1846 arasında dokuz ayda kaleme aldığı İnsancıklar romanı ile edebiyat çevrelerinde tanınmaya başlar. Hatta eseri yayınlayan derginin yönetmeni “Yeni bir Gogol geliyor” der gururla. Bu eseri, St. Petersburg kentinde yaşayan fakir bir kızı anlatan Netoçka Nezvanova (Adı Olmayan Kız) izler. Aslında yarım kalmış bir romanın parçaları olan üç hikâyeden oluşan bu eser, yazarın “büyük romanlarındaki ideoloji ve tekniklerin geliştirildiği bir laboratuvar” olarak da nitelenmiştir.

Fyodor bir yandan da edebi, felsefi ve siyasi yeni fikirler ve gelişmelerle ilgilenmektedir. Bu ilgisi nedeniyle toplantılarına katıldığı, Çar yönetimine muhalif bir grup entelektüel ile birlikte tutuklanır.

Günlerden 22 Aralık 1849

Kuzeyden gelen sert rüzgârların karları havaya savurduğu bir kış sabahı, bellerine kadar soyulmuş yirmi bir siyasi suçlu St. Petersburg’un Semenov meydanında son anlarını yaşamaktadır.

Elleri arkaya bağlanmış olan suçlular arasından rastgele seçilmiş üç kişi ön saflara getirilir. Gözleri siyah bantlarla sıkı sıkıya bağlanmıştır hepsinin. Askerler pozisyon alır. Takım komutanı tam “ateş” emrini vermek üzereyken dörtnala yaklaşan bir atlı görünür ufukta. Çar 1. Nikola mahkûmların hayatını bağışlamıştır.

Hayatı bağışlanan mahkûmlar arasında Dostoyevski de vardır. Cezası hapse çevrilir ve dört yıl boyunca Sibirya kamplarında sürgün hayatı yaşar. Bu yıllar yazarın kişiliğinin gelişmesinde, dine olan bağlılığının pekişmesinde, hayat hakkındaki görüşlerinin olgunlaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Yoksulluğu, acıyı, cefayı orada tanıyacak, yaşadığı deneyimler iradesini güçlendirecektir. Sürgün yıllarındaki yaşam koşullarını şöyle özetler bir yazısında:

. . . Yazları terden sırılsıklam, çekilmez bir beraberlik; kışları dayanılmaz bir soğuk… Taban döşemeleri baştan aşağı çürümüş. Yerleri pislik götürüyor, üzerinde yürümeye çabalarken her an ayağınız kayabilir, burun üstü kapaklanabilirsiniz yere… Tıka basa fıçılara doldurulmuş kokmuş balıklardan farkımız yok hiçbirimizin… Sağımıza solumuza dönecek, kıpırdayacak kadar bile yer yok. Alacakaranlıktan şafak sökene kadar domuzlar gibi dip dibe… Bitler, pireler, karafatmalar sarmış dört bir yanımızı…

Sürgün yıllarının ardından askerlik mesleğine geri dönen Fyodor, 1857 yılında Maria Isayeva ile evlenir. Genç teğmen çektiği tüm sıkıntılara rağmen yazmaya devam etmektedir. Ezilmiş ve Aşağılanmışlar (1861) Sibirya döneminin izlerini taşır. Aşağı yukarı aynı yıllarda Fransa’da Victor Hugo, İngiltere’de Charles Dickens gibi tanınmış yazarların eserleri de tıpkı Dostoyevski’nin romanları gibi, bir dergide tefrikalar halinde yayınlanarak okurlarıyla buluşmaktadır.

“En zeki insan, kanaatimce, ayda en az bir kere kendine ahmak diyebilendir.”

Genç evliler nihayet 1859 yılında St. Petersburg’a yerleşirler. Yeni başkentlerine taşındıktan dört yıl sonra eşiyle birlikte bir Avrupa gezisine çıkan Dostoyevski, orada bir yandan sürekli kumar oynarken öte yandan da sonradan yazacağı romanların karakterleri ile tanışmaya devam eder. Kumarın pençesine düştüğü ilk yolculuğunda her şey olup bittikten sonra yaşadığı düş kırıklığını ağabeyine şu satırlarla anlatır:

Sistemime inanıyordum… Bir saatte 600 frank kazanmıştım. Aynı hızda oynamaya devam ettim. Nasıl oldu bilmem, birden kaybetmeye başladım. Önce kontrolümü, ardından tüm paramı kaybettim… En sonunda saatimi satıp evime döndüm.

Yazarın 1864 yılında kaleme aldığı novellası Yeraltından Notlar, St. Petersburg’da yaşayan içine kapanık, bitkin, bıkkın bir memurun duygu ve düşüncelerini konu alır. Bir monolog halinde akıp giden bu deneme, edebiyat dünyasının ilk varoluşçu eseri olarak da kabul edilir. Hemen ardından, ünlü edebiyat dergilerinden birinde tefrikalar halinde on iki ay boyunca yayınlanan Suç ve Ceza Dostoyevski’yi zirveye taşıyacaktır. Gelecekte Hemingway, Dostoyevski’den çok etkilendiğini yazacak, Nietzsche “Kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikolog Dostoyevski olmuştur” diyerek ünlü yazarın romanlarında yarattığı karakterlere övgüler düzecektir.

Suç ve Ceza

Cinayet, hırsızlık ya da yüce bir amaca hizmet ettiği öne sürülerek işlenen toplumsal suçlar, vicdan yükünden ve cezadan muaf olabilir mi? Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı başyapıtı esas itibariyle bu sorunun cevabını arar. Romanın kahramanı Rodion Romanoviç Raskolnikov, başarılı bir öğrenci olmasına rağmen hukuk fakültesini maddi nedenlerle yarıda bırakmak zorunda kalmıştır ve okumak için geldiği St. Petersburg’da kirasını bile ödeyememektedir. Üzerindeki maddi baskılara daha fazla dayanamaz ve kimsenin sevmediği bir tefeci kadına giderek saatini satar. Karşılığında aldığı para ile gittiği meyhanede bir yandan içerken bir yandan da çevresindekileri izlemektedir. Bu insanların halleri, tavırları, yaşam koşulları içini daha da karartır. Topluma yararlı olacak bir genç, bir tefeciyi öldürme hakkında sahiptir, diye düşünerek saatini yok pahasına satmak zorunda kaldığı yaşlı kadını öldürmeye karar verir. Böylece hem eğitimine devam edebilecek hem de ilahî adaleti yerine getirmiş olacaktır. Ancak cinayeti işledikten sonra olaylar hiç de genç adamın umduğu şekilde gelişmez. Çok tedirgindir. Bir zamanlar içsel çelişkiler yaşamasına neden olan şeytanî düşünceler gitmiş, yerine dayanılmaz bir vicdan azabı gelmiştir.

Dostoyevski sıradan denebilecek bir cinayetten yola çıkarak okuru adalet, vicdan, suç, ceza gibi tartışmalı kavramların irdelendiği bir noktaya götürecektir. Roman aynı zamanda, insanoğlunun kendisini kolayca kandırabileceği, en haksız olduğu anda bile kendi masumiyetine inanabileceği ama bilinçaltındaki suçluluk duygusuyla, vicdanındaki yükle aynı kolaylıkla baş edemeyeceği gibi karmaşık beşeri hallere de ışık tutmaktadır.

“Bir insanı gülüşünden tanımak mümkündür. Eğer hiçbir özelliğini bilmediğiniz bir insanı gülüşünden sevdiyseniz, onun iyi bir kişiliğe sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz.”

Önce ilk eşinin, ardından ağabeyi Mikhail’in ölümüyle Fyodor depresyona girer ve adeta şuursuzca içki ve kumar peşinde koşmaya devam eder. Çağdaşı Tolstoy da benzer şekilde har vurup harman savurduğu yıllarda yaşadıklarını İtiraflarım adlı eserinde okurlarıyla paylaşıp günah çıkartacaktır. Bu kısır döngüden bir türlü kurtulamayan Fyodor, kaybettikçe oynamaya devam edecek, oynadıkça daha beter kaybedecektir. En sonunda biriken borçları nedeniyle iflasın eşiğine gelen yazar, bugün dünya edebiyatının başyapıtlarından biri sayılan Suç ve Ceza adlı eserinin tüm haklarını borçlarına karşılık yayınevine devreder. Çilesi henüz bitmemiştir. İmzaladığı yeni sözleşme, bir ay içinde ikinci bir roman yazmasını da şart koşmaktadır. Adeta trans halinde içine doğduğu gibi anlattıklarını büyük bir özenle yazıya döken stenograf Anna Grigoryevna’nın yardımıyla Dostoyevski, Kumarbaz adlı novellasını vaktinde bitirip borçlarını tasfiye edecektir. Daha sonra sevdiği bir başka kadın tarafından reddedilmenin burukluğuyla hayata bir kez daha küsen yazar, Kumarbaz’ı yazdırırken tanıştığı, kendisinden yirmi beş yaş küçük Anna ile evlenip nihayet huzura kavuşur.

“Öyle görünüyor ki, gerçekte bir insanın hayatının ikinci yarısı ilk yarıda edindiği alışkanlıklardan başka bir şey değildir.”

Böyle söylemişse de Dostoyevski hayatının ikinci yarısını daha sakin ve düzenli bir ortamda geçirir. Bunu da büyük olasılıkla kendisine dört evlat doğuran ve hayatına çeki düzen veren ikinci eşi Anna’ya borçludur. Bu dönemde yine seyahat etmeye başlar. Ancak bu defa gecelerini kumar salonlarında değil, çoğunlukla yazı masasının başında geçirecektir. Nitekim Budala (1868) ve Ecinniler (1872) bu seyahatler sırasında, ülkesinden uzak yerlerde kaleme aldığı eserlerdir.

Hayatın acılarını fazlasıyla tatmış, insan denen meçhulün derinliklerine inip en karanlık yönlerini görmüş, hissetmiş, kayda geçirmiş bir yazar olması nedeniyle eserlerinde bazen karamsarlığın ağır bastığı görülse de o ne yaşama sevincini kaybetmiştir ne de yazma tekniğini sürekli geliştirme arzusunu. Bunun en güçlü kanıtı da ileri yaşlarda kaleme aldığı eserlerinde karşımıza çıkan kanlı canlı, ayrıksı karakterlerdir. St. Petersburg’da kimsenin tanımadığı bir romantik genç olarak kaleme aldığı Beyaz Geceler öyküsünü okuyup, hemen ardından son eseri Karamazov Kardeşler’i (1880) eline alan bir okur, bu usta yazarın ne denli çarpıcı bir gelişim sürecinden geçtiğini derhal görecektir.

Edebiyatta modernizm ve varoluşçuluğun yanı sıra çeşitli psikoloji, teoloji ve edebi eleştiri ekollerinin de Dostoyevski’nin fikirleriyle şekillendirildiği söylenir. Eserleri çoğu kez “kâhince” sıfatıyla tanımlanır. Kurt Vonnegut Jr. “Hayatta öğrenmek istediğiniz ne varsa hepsini Karamazov Kardeşler’de bulursunuz” derken, Freud bu romanın edebiyat dünyasının en güçlü üç eserinden biri olduğunu yazmıştır.

Dostoyevski, 1881 yılında hayata veda eder.

Yıllar sonra, “Rus Bakış Açısı” başlıklı denemesinde büyük usta için şöyle diyecektir Virginia Woolf:

“Dostoyevski’nin romanları köpüren girdaplar, döne döne savrulan kum fırtınaları, tıslayarak bizi emip içine alan hortumlardır. Sadece ve bütünüyle ruhun özünden oluşurlar. Gayriihtiyari çekiliriz içine, fırıl fırıl döndürülür, kör olur, soluksuz kalıp boğuluruz ama aynı zamanda delişmen bir sarhoşlukla dolup taşarız.”
 
 
 

Bu portre, yazarımız Hasan Saraç’ın Yazdıklarıyla Yaşayanlar adlı eserinden alınmış olup, yayıncı kuruluş Portakal Kitap‘ın özel izniyle yayınlanmıştır. Bir başka ortamda kullanılması, paylaşılması yasaktır…

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Günay Aydın 10 Mart 2020 at 11:20

    Keyifle okuduğum güzel bir yazı.
    Henüz 12-13 yaşlarımda tanıştığım Raskolnikov’un babası Dostoyevski’yi sizden dolu dolu okumak da öyle…
     
    Teşekkürler

    • Cevapla Hasan Saraç 11 Mart 2020 at 00:44

      Değerli yorumunuz için teşekkür ederim.
      Siz sağolun.

  • Cevapla Atakan Balcı 10 Mart 2020 at 12:43

    Dostoyevski ne kadar büyük bir birey, yazar!
    Teşekkürler!…

  • Cevapla Hasan Saraç 11 Mart 2020 at 11:15

    Haklısınız, ben de eserlerini çok severek, saygı duyarak okumuşumdur.
    Yorumunuz için teşekkür ederim.
    En iyi dileklerimle…

  • Cevap Yaz