Uykusuz Klavye

Madam Vanuş’un Vişne Likörlü Hikayeleri | 1

13 Mart 2020

Öykü: Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | Yazan: Beril Erem

Madam Vanuş, ne olduğundan kendisinin de emin olamadığı beklentilerini ihtimaller diye adlandırmaya alışmıştı. Hayallerini bir evin ve tek bir ömrün içine sığdıramayan ya da yolda yürürken keşfedilmeyi bekleyen yeni yetmeler gibi bir gün hayatının kökten değişeceğine hâlâ yürekten inanıyordu.

Kör gözüne vurgun yemiş gibi içtiğim bir akşam, önümü dahi göremez haldeyken apartman girişinin ölügöz ışığı altında, elmacık kemiklerine vuran neşeyle anlatmıştı bunu bana. Ve daha pek çok şeyi.

Mesela; ilk hayat dersini ona ağabeyinin verdiğini.

“İsa her gece rüyama girerdi” diye başlamıştı, ak gerdanına yaslanmış haçı öpüp istavroz çıkarırken.

“Bir gece rüyamda, Zeytin Dağı’nda vaaz veriyordu; ben de onu dinleyen kalabalığın içindeydim. Uzun ince parmakları vardı, her konuştuğunda havada beyaz bir güvercin gibi hareket ediyordu narin elleri. Kötülük yapana karşı koymayın; sağ yanağınıza vurana öbür yanağınızı da çevirin demişti. Sonra biz kendi aramızda ikili gruplar oluşturup onun bu dediğini yapmaya başladık. En çok da bana vuruluyordu. Her vurduklarında canım acıyordu ama Tanrı’nın oğlunu hayal kırıklığına uğratmamak için sesimi çıkartmayıp diğer yanağımı uzatıyordum. Bir süre sonra yanıma geldi, eliyle başımı sevdi. Gül gibi kokuyordu avuç içleri. Öyle uyandım.

Ertesi gün bir sebepten ağabeyimle kavga etmeye başlamıştık. Geldi okkalı bir tokat attı yüzüme. Ben gece gördüğüm rüyayı ilahi bir işaret kabul edip, diğer yanağımı çevirdim. Ağabeyim o yanağıma da bir tokat yapıştırdı.”

“Siz ne yaptınız peki?” diye sordum. Cevap vermedi.

Ama ben hep merak ettim, sonrasını.

Ağlamış mıdır, öfkelenip bağırmış mıdır? İsa hazretleri tekrar ziyaret etmiş midir? Ben olsam mutlaka ederdim.

‘Tenin hafızası yoktur, o yüzden ilk tokadını hatırlamayacağını ama ikincisini unutmayacak bir yerine, kalbine attığını söyle ağabeyine’ derdim. Hani illa bir ders alınması gerekiyorsa…

***

Madam Vanuş’un karşı komşum olduğunu apartmana taşındığım ilk gün öğrenmiştim.

Mutfakta soğan kavururken, apartman boşluğuna bakan mutfak penceresinde göz göze gelmiştik. Elinde, dertlerden dertop ettiği bir toz bezi. Silkeliyor da silkeliyordu. Ben kendi dertlerimi kavuruyor da kavuruyordum.

Yaralıyı yarasıyla görmek lazım ya hani. Öyle gördüm ben de onu. Bana göstermek ister gibi sanki içini, toza dönüştürdüğü dertlerini bırakıyordu aramızdaki boşluğa. Giderek kapanacak o boşluğa. Beni fark edince gülümsemişti. Eliyle gel işareti yapınca, ocağın altını kapatıp ayıp olmasın diye gitmiştim.

Eve girerken, Nuh Nebi’den kalma kapitone portmantodan hafif topuklu, burnu açık rugan bir terlik çıkarıp vermişti. Hoş gelmiştim, hayırlı olsundu, ne zamandır boşmuş o daire, ne iyi olmuştu da benim gibi genç biri tutmuştu evi, çok sıkılıyormuş_tu…

Üstümde bok sarısı bir eşofman, ayağımda makinede yıkanmaktan rengi atmış kırmızı çizgili çoraplar ve rugan terlikler… İçimde soğan kavurmaya uygun ama misafirliğe uygunsuz duygular.

Hoş bulmuş muydum ben de?

O an kendimi bir aynada görseydim, rugan terliklerle birlikte, içimde uyanan kaçma duygusuna yenik düşebilirdim. Ama Madam Vanuş, benim bunları düşünemeyeceğim çabuklukta hareket ediyordu.

İçinde hiç çocuk yaşamamış odaların, sessiz duvarların yanından geçip loş salona aldı beni. Bir yaşlının evinde olmaya pek alışkın olmadığımdan, merakla inceliyordum her eşyayı. Bir sürü porselen biblosu vardı Madam Vanuş’un. Çocuklarına sarılan bir anne, sevgilisini salıncakta sallayan bir Orta Çağ beyefendisi, kucağında bebeğini emziren başka bir anne, el ele tutuşmuş iki sevgili, köpekler, geyikler, gülümseyen küçük çocuklar, melekler… Sanki hayatında olabilecek iken bir sebepten ötürü olamayan ne varsa sırlı taşlarla mühürlemişti evine.

Girişteki portmanto gibi salondaki eşyalar da kendi zamanının çok eskisiydi. Belki annesinden hatta onun annesinden kalma. Ancak bu kadar eskinin içinde onda yeni bir şeyler vardı. Çekim alanına girdiğinizde hissedebileceğiniz türden bir enerji. Çocuksu bir hal. Kırmızı ruju ya da kısacık kesilmiş saçlarına taktığı tokalardan mı yoksa tatlı bir telaşla, çıtı pıtı attığı adımlarından mı, anlamamıştım.

Çerçevesinden püsküller sarkan, şapkası yamulmuş bir abajurun yanında duran kadife kaplı tekli koltuğu işaret etti. O da karşısındaki diğer tekliye oturdu.

“Çok teşekkür ederim davet ettiğiniz için” dedim otururken.

“Ne demek yavrum; dedim ya, ne zamandır boştu o daire diye. Sizi görünce mutfakta, çok sevindim. Ne zaman taşındınız?”

Sondaki çoğul eki mesafeden mi, yoksa yalnızlığı mı yakıştıramadı bana diye merak ettim.

Annem de bir gün babama “İlk bu gidecek kocaya, gör bak!” dememiş miydi benim için? Öyle de olmamış mıydı? Hatta Mete bile, biz sevgili olduktan sonra bana; “Sen tam evlenilecek kadınsın!” dememiş miydi? Kocam. Eski kocam.

“İki gün oldu.”

İki hafta oldu. Çocuksuz odaları, sessiz duvarları, mutsuz bir evlilikle dolup taşan aydınlık salonumu bırakalı. Buna rağmen hâlâ içimde soğan kavurmaya yetecek kadar yaşama isteği kalmış demek ki. Ve bu rugan terliklerin burnundan kayan kırmızı çizgili çoraplarımı komik bulacak kadar gülme isteği.

“Niye güldünüz?”

“Kusura bakmayın, sizi bekletmeyeyim diye ev halimle çıktım. Şimdi ayaklarıma bakınca, gördüğüm manzara komiğime gitti.”

“Her uyumsuzluğun bir uyum noktası vardır. Aynı müzikte olduğu gibi” diye cevapladı.

Sonra ayağa kalktı ve karşıdaki aynalı büfenin üstündeki pikaba bir plak koydu. Bir anda o sessiz duvarlarda Beatles’ın sesi yankılanmaya başladı.

Don’t pass me by
Don’t make me cry…

Tezat taşıyan notaların kancasına takılı bir sürü ihtimal.

İşte ilk o gün öğrendim; Madam Vanuş’un da hayatında kancalar olduğunu. Aşk kancası, aile kancası, yurt kancası, mutluluk kancası… ve hepsinin ucunda püsküllü ihtimallerin asılı olduğunu.

İncecik sesiyle eşlik ederken nakarata içeri gitti. Az sonra elinde bir şişeyle döndü.

“Bunu kutlamalıyız. Evyenin altında tatlanıyordu benim güzelliğim. Artık zamanıdır” derken, yüksük kadehlere doldurmaya başlamıştı bile içkiyi.

Mis gibi tatlı vişne ve portakal kokmuştu salon.

“Çok güzel kokuyor. Nedir bu?” diye sordum.

“Vişne likörü” dedi.

Kadehlerimizi kaldırdık. Hayatımda ilk defa yüksük kadehle içki içiyordum, tam olarak neyi kutladığımı da bilmeden. İlk yudumu alınca çok hoşuma gitti. Boğazımda tatlımsı bir ılıklık hissettim.

“Eee?” dedi.

“Şimdi size neden bu şarkıyı çaldığımı merak ediyor musunuz?”

Etmiyordum ama o böyle sorunca, uçları tümden eprimiş eski kravatlar takan, elleri gibi yüreği de katılaşmış bir adamın görüntüsü geldi gözümün önüne. Eski bir aşk hikayesi, kalp kırıklığı, tepesinde disko topu dönen, dans ederken elinin bele mi, avuç içine mi konulacağı kestirilemeyen çay partileri, defterlerin arasına kurusun diye bırakılan güller… olamazdı elbette, Madam Vanuş’a göre değildi bunlar.

“Çünkü bu şarkı bana yazıldı” dedi birden.

Beklemediğim yerden bir delilik çarpmıştı suratıma. Yavaşça bıraktım elimdeki kadehi. Kalkmak için izin isteyecektim ki devam etti Madam.

“İnanmıyorsunuz şimdi siz bana ama gerçekten öyle. 1968’de hem de. Kimse bilmez Beatles’ın İstanbul’a geldiğini. O zamanlar, şimdiki gibi değildi. Artık herkes ve her şey göz önünde. Eskiden gizli bir şey yapılmak istendi mi, bunda başarılı olunurdu.”

Hikâyenin nereye gideceğini kestiremiyordum. Sehpanın üzerine bıraktığım kadehe biraz daha likör koyup, bu deliliğin şafağına sokulmaya karar verdim.

“Nisan sonuydu. Hiç unutmuyorum çünkü İşçi Bayramı için her yerde bir hareketlilik vardı. Ben on beş yaşındayım o zaman. Babam sıkı sıkı tembihlemişti beni, sinemadan sonra hemen eve döneceksin diye. Neyse biz arkadaşım Roksan’la Alkazar’a gittik filme. Kınalı Yapıncak oynuyordu. Hani Hülya Koçyiğit’le Engin Çağlar’ın oynadığı. İzlemiş miydiniz?”

Hayır manasında başımı salladım. Devam etti.

“Mutlaka izleyin. Neyse film bitince Roksan tutturdu Markiz’e gidelim diye. Peki, dedim. Markiz’in böyle süslü kağıtlar içine oturtulmuş yeşil incirli, turuncu portakal kabuklu bir fruit glacee’leri vardı, asla dayanamazdım onlara. Bir de bütün ünlü şairler, yazarlar hep orada olurlardı. Biz de genciz, heves işte… Gittik Markiz’e. Fakat içeri girince ne görelim? Markiz bomboş, kısmen tabi”

“Kısmen mi?”

“Yaa öyle… Hemen Mösyö Michel geldi yanımıza. Markiz’in en kıdemli garsonuydu. ‘Kapalıyız Matmazel’ dedi. Halbuki içeride oturan bir grup vardı. Roksan, kıyameti kopardı. Sonunda gruptan biri baktım bize doğru ilerliyor. İlk gözleri çekti dikkatimi. Masmavi. Gökyüzü gibi. Üzerinde harika desenli ipek bir tunik. Kollarında gümüş takılar. Hayatımda ilk defa görüyordum bir erkeğin böyle giyindiğini. Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı.”

“Kimmiş peki o?” diye sordum.

“Ringo Starr”

Bu kadarı da fazlaydı artık. Aksi gibi cep telefonumu evde bırakmıştım. Yoksa ablama mesaj atıp beni aramasını ve acil bir iş çıkmış gibi çağırmasını isteyebilirdim. Ama yapamadım. Onun yerine elimdeki vişne likörünü bir yudumda kafaya dikip bitirdim.

Madam Vanuş, gülümseyerek aldı elimdeki kadehi, sehpada tek hamlede yetişemeyeceğim bir noktaya koydu.

Etten, kemikten, kandan, candan, soluktan bir kadın şimdi bana en popüler olduğu yıllarda bütün kadınların hayallerinde yaşayan ve “la” sesinde tınlayan bir ilahın ona şarkı yazdığını anlatıyordu.

Ben de mırım mırım oturmuş dinliyordum.

Devam Edecek.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

22 Yorum

  • Cevapla Emel Erem 15 Mart 2020 at 14:51

    Aaaa meraktan çat ben; devamı ne zaman güzelim? 😍

    • Cevapla Beril Erem 15 Mart 2020 at 20:49

      1 ay sonra annem 😁😘

      • Cevapla Fatma İrier 17 Mart 2020 at 18:35

        Çok beğendim. Merakla bekliyorum devamını.

        • Cevapla Beril Erem 18 Mart 2020 at 00:45

          Teşekkür ederim Fatma Hanım 🍀

  • Cevapla Sevgi Tetik 15 Mart 2020 at 17:40

    Berilcim olmaz amaa… Ne güzel kaptırmıştım kendimi. Merakla bekliyorum devamını.

    • Cevapla Beril Erem 15 Mart 2020 at 20:51

      Sevgi teyzecim,
       
      Çok teşekkür ediyor ve öpüyorum 😘

    • Cevapla Selma 19 Mart 2020 at 10:40

      Merhaba,
      Öykünün gerçek olduğuna inanıyorum.
      Bazen hiç ummadığınız kişilerin ummadığınız kişilerle yaşanmışlıkları vardır.
       
      Saygılar

      • Cevapla Beril Erem 24 Mart 2020 at 01:25

        Selma Hanım merhaba,
         
        Kim bilir belki de dediğiniz gibi yaşanmıştır:))
         
        Sevgiler,

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 15 Mart 2020 at 17:45

    Ne kadar keyifli bir hikayeydi. En heyecanlı yerinde durdurmuşsun, tam “arkası yarın”lar heyacanında 😉 Merakla bekliyorum canım devamını.

    • Cevapla Beril Erem 15 Mart 2020 at 20:55

      Canım Didem’im çok teşekkür ediyorum 💞

  • Cevapla Hasan Saraç 16 Mart 2020 at 02:06

    Bir öykü, novella ancak bu kadar güzel başlayabilir.. Kullanılan fotoğraf da tam buna göre, çok güzel bir seçim. Anlatım akıp gidiyor, sahne, perde, ışıklar hepsi yerli yerinde. Dekor enfes.. Devamını merakla bekliyorum.. Bence SenVeBen okurları çok şanslı.

    • Cevapla Beril Erem 16 Mart 2020 at 12:35

      Hasan ağabey çok teşekkür ederim, sizin yorumunuz benim için ayrıca anlamlı 😇
       
      Sağ olun, var olun 🍀

  • Cevapla Leyla Çam 18 Mart 2020 at 07:20

    Tebrik ederim, harikulade bir anlatım. Tesadüf denk geldim. Karşı komşu gibi takılıp kaldım. 1 ay çok uzun bir zaman ama. Tuhaf ilk kez rastladım. Arkası yarın gibi sanki. Kitap hali var mı? Cahilliğimi mazur gör hiçbir bilgim yok çünkü gerçekten bir bahar akşamı olmasa da tesadüfen rastladım sana. Yoksa da bekleyeceğiz mecbur.
     
    Sevgiler

    • Cevapla Beril Erem 18 Mart 2020 at 23:40

      Merhaba Leyla Hanım,
       
      Hoş geldiniz öyleyse 🙂 Sefalar getirdiniz.
       
      Bu öykümün kitap hali yok. Ancak başka öykülerimin olduğu “Ruhdanlık” isminde bir öykü kitabım var. Aşağıya linkini koyuyorum:
       
      https://www.kitapyurdu.com/kitap/ruhdanlik/515081.html
       
      Çok sevindim sizi ağırladığıma; bunu saymam, yine beklerim:)
       
      Çok sevgiler

  • Cevapla Gönül Emüler 19 Mart 2020 at 11:09

    Beril Hanım, çok sevdim yazınızı. Bir türü bırakmak istemedim. Bu aralar dışarı da çıkamıyoruz. İlaç gibi geldi. Teşekkür ederim.
     
    Devamını merakla bekliyorum.
     
    Sevgiler

    • Cevapla Beril Erem 24 Mart 2020 at 01:27

      Gönül Hanım , çok teşekkür ederim. Böyle güzel yorumlardan sonra devamını yayınlamak için ben de ayrıca sabırsızlanıyorum:)
       
      Çok sevgiler,

  • Cevapla Fatma Sümer 20 Mart 2020 at 02:18

    Beril hanım tesadüfen gördügüm sayfanız bir harika. Üyeliğimi kabul ederseniz sevinirim. Herhangi bir koşul var mı?

    • Cevapla Beril Erem 20 Mart 2020 at 23:35

      Teşekkür ederim Fatma Hanım. Uykusuz Klavye facebook sayfası için soruyorsanız sadece sayfayı takibe almanız yeterli.
       
      SenVeBen için e-mailiniz ile kayıt oluşturabilir ve her gün birbirinden farklı konularla ilgili yazan yazarlarımızı takip edebilirsiniz 😊

  • Cevapla Sema Doğan 22 Mart 2020 at 20:11

    Sitenizde gönderilen öyküleri yayınlıyor musunuz? Bunun için şartlarınız var mı? Öykünüze bayıldım. Mutlu kalın.

    • Cevapla Beril Erem 24 Mart 2020 at 01:32

      Sema Hanım merhaba
       
      Dergimizde tek seferlik öykü yayınlamıyoruz. Ancak periyodik olarak yazmayı taahhüt eden yeni yazarlara kapımız her zaman açık. Bunun için üst sekmedeki Yazar Başvurusu kısmından bize yazabilir ve öykülerinizi gönderebilirsiniz. Değerlendirme sonucunda eğer uygun bulunursa siz de dergimizde öykülerinizle yer alabilirsiniz.
       
      Yorumunuz için de teşekkür ederim, size de mutluluklar ve çok sevgiler,

  • Cevapla Serap Alkan 23 Mart 2020 at 15:07

    Çok güzel. Devamı ne zaman?

    • Cevapla Beril Erem 24 Mart 2020 at 01:34

      9 Nisan, Perşembe:)
       
      SenVeBen online dergiye, ana sayfadan üye olursanız veya Uykusuz Klavye Facebook sayfasını takip ediyorsanız bildirimler geliyor yayınlandığı gün 🙂
       
      Dergi üyeliği için sadece e-posta adresi vermeniz yeterli.

    Cevap Yaz