Roman

13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3

16 Nisan 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Öykünün birinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 1
Öykünün ikinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 2

 
 

“Bir hikâyenin gerçekliği detaylarda gizlidir.”

– Paul Auster

 
Bir sabah otel odasında hafızasını kaybetmiş olarak uyanır İstanbullu Erol Adoni. Tanımadığı bir yerde, İtalya’nın bir kasabasındadır…

Kendisiyle ilgili tüm geçmişi silinmiştir hafıza kayıtlarından. Öte yandan, okuduğu kitapları, seyrettiği filmleri, araştırma yaparken incelediği tüm eserleri daha bir gün önce okumuş kadar net hatırlıyordur.

Aynı gün ünlü bir akademisyen ile yazdığı romanlar hakkında söyleşi yapacağını öğrenince olabilecek her türlü aksiliği göze alır ve Prof. Moretti’nin bağ evine gider kiralık arabasıyla.
 
 

3. BÖLÜM

 
 
Mini bloknotuyla ses kayıt cihazını yan koltuğa atıp navigasyon cihazının gösterdiği istikamette aracını sürmeye başladı Erol.

Birkaç dakika geçmeden iki katlı San Michele Belediye Binası’na ulaşmış, küçük parkın etrafından dolanıp kasabanın dışına çıkmıştı bile. Via Pazzola’ya gelince yavaşladı, üzüm bağlarıyla kuşatılmış bir köy yolundaydı artık. Bir süre ilerledikten sonra yolun sol tarafında sarmaşıklarla kaplı taş bir duvar göründü.

Anlaşılan kısa yolculuğu son ermiş, bahçesi taş duvarlarla çevrili büyük bir bağ evine ulaşmıştı. Saatine baktı. Randevusuna on dakika erken gelmişti. Arabasının motorunu durdurdu, son bir kez notlarına hızla göz gezdirdi ve derin bir nefes alıp dışarı çıktı. Çift kanatlı ahşap kapının ziline basıp beklemeye başladığında kalbi hızla çarpıyor, sanki peşinden birileri kendisini takip ediyormuş gibi sürekli sağına soluna bakınıyordu. Yaklaşan ayak seslerini duyunca toparlandı. Nefesini kontrol altına almaya çalışırken ahşap kapı yavaşça aralandı.

Karşısında kırk yaşlarında, kızıl saçlı, yanık tenli, son derece çekici bir kadın duruyordu. Sol yanakta derin bir gamze, dolgun dudaklar, ışıltılı sıcak gözler…

Birden yüreği daraldı. Bu yüzü bir yerden tanıyor olabilir miydi? Rüyasındaki çamaşırhane sahnesi canlandı birden gözünün önünde… İçinden tarifsiz bir sızı geçti.

“Signor Adoni?”

“Evet” diyebildi ancak, alabildiğine ürkek, bir o kadar da kısık bir sesle. “Prof. Moretti ile görüşmeye gelmiştim.”

Gizemli kadın dostça gülümsedi.

“Bruno da sizi bekliyordu zaten. İsterseniz aracınızı evin önündeki düzlüğe park edin. Bu dar yolda başına bir iş gelmesin.”

Arabasını bahçe kapısından içeri sürdü yavaşça, dalları dört bir yana uzanan asırlık bir sakız ağacının altına park edip dışarı çıktı.

Ufak tefek bir adam evin kapısında onu bekliyordu.

Tıpkı resimlerindeki gibiydi. Geniş alnına düşen karmakarışık kır saçlar, çizgileri derinleşmiş ince bir yüz, kemerli bir burun. Elleri cebinde, metal çerçeveli gözlüklerinin ardından sessizce onu süzüyordu. Erol kapıya doğru yürüyüp önündeki birkaç basamağı hızla tırmandı. Dostça el sıkıştılar.

“Bağ evime hoş geldiniz Signor Adoni, sizi Milano’dan buraya gelmek zorunda bıraktığım için beni bağışlayın, neden bilmem, ziyaretçilerimi kendi çalışma mekânımda ağırladığımda sanki söyleşiler daha verimli geçiyor.”

Erol gülümsemeye çalıştı, “Hoş bulduk” kabilinden bir şeyler geveledi kendi kendine. Aslında Moretti’nin içten tavrı onu biraz olsun rahatlatmıştı. Ya bir de suratsız adamın biri olsaydı, diye geçirdi içinden.

Evin kapısından birlikte içeri girdiler.

Dört bir köşesi rahat koltuklarla döşenmiş loş bir salondan geçip yan odaya açılan geniş bir kapının önünde durdular.

“İsterseniz görüşmeyi çalışma odamda yapalım, bu sayede ilgi duyduğunuz kitaplara da bakabilirsiniz.”

Ne cevap vermesi gerektiğini düşündü bir süre. Ne kadar çabalarsa çabalasın, duruma uygun bir cevap çıkmadı ağzından bir türlü. Sanki hafızası ile birlikte konuşma yetisini de bırakmıştı gerilerde, Maria adındaki esmer güzelinin görev yaptığı o iki katlı butik otelin kendisine ait loş odasında. Sadece başını öne doğru sallayabildi mahcup bir tavırla ve odanın kapısından içeriye yönelen profesörün ardından ilk adımını attı.

Kapının tam karşısında antika bir çalışma masası, önünde de karşılıklı iki koltuk duruyordu. Duvarlar yerden tavana uzanan raflar dolusu kitapla kaplıydı. Çalışma masasının üzerinde bir laptop duruyordu, birbiri üzerine yığılmış kitaplar, dergiler, dosyalar ise masanın her tarafına yayılmıştı. Odanın bir köşesine de yine antika görünümlü bir salıncaklı sandalye yerleştirilmişti. Üzerindeki şilteye azametle uzanmış, yemyeşil gözleriyle dünyaya meydan okuyan siyam kedisine sorarsanız bu evin tek hâkimi o olmalıydı.

“Bu çalışma odası dedeme aitmiş. Çocukluğumda buraya gelip kitapların tozlanmış ciltlerine baktığımı hatırlarım. Kısa bir süre de babam kullandı burasını, ne yazık ki ailemi genç yaşta, bir uçak kazasında kaybettim. Tek mirasçı olduğumdan bu ev de bana kaldı, her fırsatta Milano’dan kaçıp buraya sığınırım. Kapıda sizi karşılayan Andreana da bir nevi sağ kolum gibidir. Huzur içinde yatsın, beni büyüten de onun annesiydi.”

Prof. Moretti misafirinin bir şey söylemesini beklemeden eliyle sağdaki koltuğu işaret etti.

Kendisi de karşısına oturup bacak bacak üstüne attı. Gözlerindeki zeki pırıltı sıcak bir gülümsemeyle karışıp yüzüne alçakgönüllü bir ifade veriyordu.

“Andreana demişken… Ne içmek istersiniz? Bir kahve?”

Erol hayatında ilk kez sözlü imtihana kalkmış tembel, bir o kadar da acemi bir öğrenci gibiydi. O koltuğa oturmuştu bir şekilde, peki ya sonra? Ellerini nereye koyacağını, bacaklarına ne şekil vereceğini bir türlü kestiremiyordu. Elindeki bloknotu ve kayıt cihazını yanında duran sehpanın üzerine bıraktı. Yüzüne ateş bastığını hissetti. Saçlarının dibi ıslanmış, ağzı kurumuştu. Artık benim de bir şeyler söylemem lazım diye düşündü bölük pörçük.

“Profesör Moretti, her şeyden önce beni kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ederim. Çalışma odanızı bana açmanız da büyük incelik. Bu karşılaşmayı uzun zamandır beklediğimi de itiraf etmeliyim… Eh, bir fincan espressoya da hayır demem.”

‘Vay be’ diye de geçirdi içinden, ‘demek hâlâ adam gibi laflar edebiliyorum.’

“Değerli konuğum, Profesör Moretti hitabı bu evde pek kullanılmaz. Bruno’ya ne dersiniz? Ve müsaadenizle ben de size adınızla, Erol diye hitap etmek isterim.”

“Şeref duyarım Bruno, çok naziksiniz.”

“Biliyor musun Erol, İtalyanlar hariç ziyaretime gelen tüm yabancılarla İngilizce konuşmaya o kadar alışmışım ki, seninle anadilimde konuşabiliyor olmak gerçekten çok hoşuma gidiyor. Bana gönderdiğin mesajda annenin de San Morino’lu bir İtalyan olduğundan bahsetmiştin, öyle değil mi? Yanılmıyorsam adı da Silvia idi galiba.”

Başı dönmeye, gözleri kararmaya başlamıştı.

Oturduğu koltuk olmasa bir anda yeri boylayabilirdi. Dişlerini sıktı. Hayır, diye mırıldandı. Hayır, şimdi değil, burada değil… bırak da şu söyleşimi yapayım, sonra ne olacaksa olsun. Tüm gayretine rağmen, kireç gibi solgun yüzü içinde bulunduğu ruh halini fena halde ele veriyordu.

“Bir şey mi oldu?”

Kendisini toparlamaya, içinde kopan fırtınaları olabildiğince gizlemeye çalışıyordu.

“Hayır Bruno, iyiyim. Sanırım gün gece iyi uyuyamadım, ondan olmalı, bir an için başım döndü sanki.”

Moretti insanları tedirgin etmemeye dikkat eden sakin bir kişiye benziyordu.

“Bak dostum, o halde sana farklı bir teklifim olacak. İstersen şu espressodan şimdilik vazgeçelim. Bence biraz takviye sana iyi gelecektir. Sanırım mahzenimizde Piedmont bölgesinin üzümlerinden yapılmış Barbaresco şaraplarından olacak, yanında da biraz peynirle kraker getirir Andreana.” Biraz düşünüp devam etti. “Ya da bizim Toskana’nın Chianti’sine ne dersin?”

Bir yandan profesörü dinlerken bir yandan da derin derin soluk almaya çalışıyordu.

Evet, diye düşünüyordu, biraz şarap içsem çok iyi olacak. Zaten profesör de onun yorgundan ziyade gergin olduğunu anlamıştı mutlaka.

“Teşekkür ederim Bruno” diye kekeledi. “Bir kadeh kırmızı şarap bence de çok iyi fikir. Açıkçası Barbaresco’yu tercih ederim.” Biraz duralayıp ekledi. “Özlemişim herhalde.”

Ev sahibi Andreana’yı çağırıp neler istediklerini anlatırken Erol da toparlanmaya çalışıyordu. Prof. Moretti bile annesinin adını biliyordu. Oysa o sadece pasaportunda ve Paris Review’nun mektubunda yazılı olanları.

Ya geçmişi nereye çekip gitmişti? Önceden uyarmadan, bir haber bile vermeden. Düşmana bile yapılmazdı bu kadarı…

Yoksa?

Keşke Google’da araştırsaydı kim olduğunu. Unutmaya çalıştığı o yakıcı soru beyninde biteviye yankılanıyordu.

Ben kimim, Tanrım, kimim ben?

 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

14 Yorum

  • Cevapla Ferihan Savaş 17 Nisan 2020 at 04:53

    Çok enteresan bir konu seçmişsiniz. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Şuu Corona günlerinde iyi geldi. Teşekkürler.

    • Cevapla Hasan Saraç 17 Nisan 2020 at 14:45

      Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. 4. bölüm ve sonrakiler daha uzun olacak… Haftaya perşembe bu konuyu neden ve nasıl seçtiğim konusunda kısa bir açıklama yapacağım, hoş bir sürpriz olabilir 🙂 Yeniden görüşmek üzere, en iyi dileklerimle…

  • Cevapla Aysel 17 Nisan 2020 at 10:39

    Keşke bölümler biraz daha uzun olsa.

    • Cevapla Hasan Saraç 17 Nisan 2020 at 14:50

      Düşüncenizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim. Kurgu ve anlatım gereği 1. ve 3. bölümlerde biraz kısa oldu, haklısınız… Merak etmeyin 4. bölümden itibaren sözcük sayısı yaklaşık iki – üç kat artacak… Bu arada haftaya kısa bir açıklamam olacak. Hatta hoş bir sürpriz bile diyebilirsiniz buna … Yeniden görüşmek üzere, en iyi dileklerimle… 🙂

  • Cevapla Şerife 17 Nisan 2020 at 20:56

    Emeğinize sağlık. Bir solukta okuduğum güzel bir hikaye. Sabırsızlıkla bekliyorum devamını.

  • Cevapla Hasan saraç 17 Nisan 2020 at 22:29

    Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. Umarım sonraki bölümler de aynı duyguları paylaşmaya devam edersiniz.
     
    Aslında 1. ve 3. bölümlerde kurgu ve anlatım nedeniyle metni kısa tutmak zorunda kalmıştık. Haftaya Perşembe ve sonrasındaki bölümler yaklaşık iki katı daha uzun olacak. Bir de haftaya romanla ilgili sürpriz bir açıklama yapacağım.
     
    En iyi dileklerimle…

  • Cevapla Beril Erem 18 Nisan 2020 at 03:34

    Sevgili Hasan ağabey, ancak okuyabildim üç bölümün tamamını.
     
    İkinci bölümde Signor Adoni ile epey bir cebelleştim açıkçası; işte internet, hadi girsene Google’a, yazsana ismini, görsene kim olduğunu…:)))
     
    İnsanın kendi hayatını başkalarından öğrenmesi çok garip bir duygu olsa gerek. Bakalım daha neler öğrenecek kendisiyle ilgili? Heyecanla bekliyorum diğer bölümleri. Bu arada Prof.Moretti ile söyleşisini de merak ediyorum elbette. Böyle değerli bir eser vermiş:) bir bilim adamının söyleyeceklerini duymak da sabırsızlandırıyor beni.
     
    Çok sevgiler,

  • Cevapla Hasan Saraç 18 Nisan 2020 at 14:06

    Ne kadar güzel, başarılı bir öykü yazarı, SenVeBen sitesinin editörü sevgili Beril de okurlarımın arasına katılmış. Hoş gelmiş safalar getirmiş.
     
    Buraya ve özellikle de Facebook ortamındaki tanıtım yazısına yorum yapan otuza yakın okuruma 4. bölümde “13 Saat + 1 Ömür” romanı ile ilgili ilginç bir açıklama yapacağımı söylemiştim. Eğer bu açıklamaya daha önce yapmış olsaydım Erol’un neden Internet’te kendi geçmişini sorgulamadığını daha makul bir şekilde açıklayabilirdim sana ve diğer okurlarıma. Yine de gerçek hayatta insanların yaptıkları inanılmaz hatalara bakacak olursak (ben dahil elbette) özgüveni sıfır yapmış bir roman karakterinin o cesareti gösterememesini de kurgunun bir parçası olarak değerlendirebiliriz :))
     
    Prof. Moretti’ye gelince… Hatırladığım kadarıyla özgürlükle ilgili düşüncelerini ikinci bölümde kısmen paylaşmıştı okurlarıyla. Sanırım dördüncü bölümde de edebiyata ve diğer yazarlara biraz değinecektir. Daha sonraki bölümlerde ise hafıza kayıpları ve nedenleri konusunda bazı ilginç bilgiler paylaşabilir okurlarımızla… Bir de insanların hiç konuşmadan anlattıkları şeyler vardır. Gözlemleri, davranış biçimleri…
     
    Açıkçası ben Moretti’den çok Erol’un geçmişini merak ediyorum.
     
    Ne de olsa “13 Saat“in yalnızca ilk altı saati geride kaldı.. Daha yedi uzun saat var önümüzde… Peki, ya “1 Ömür” ne olacak? Bakalım daha neler biriktirmiş sevgili Erol kırk beş yıllık heybesinde ?
     
    En iyi dileklerimle 🙂

  • Cevapla Nermin Özarslan 20 Nisan 2020 at 00:01

    Ne güzel ve meraklı bir hikaye böyle. Perşembe gününü iple çekeceğim. Emeği geçenlere teşekkürler.

    • Cevapla Hasan Saraç 20 Nisan 2020 at 12:09

      İlk üç bölümü beğenmenize sevindim. İlgi ve desteğinize teşekkür ediyoruz… Perşembe günü oldukça uzun bir metinle karşınıza çıkacağız. Bir de sürprizimiz olacak, okuduğunuz romanla ilgili sekiz yıllık bir sırrı açıklayacağız 🙂
       
      En iyi dileklerimle…

  • Cevapla Necla Özüberk Gölge 20 Nisan 2020 at 01:53

    İlginç bir konusu var. İnsanda merak uyandırması güzel. İstanbul doğumlu ama annesi İtalyan, gerçekten ilgi çekici. Perşembe gününü sabırsızlıkla bekliyor olacağım…

  • Cevapla Hasan Saraç 20 Nisan 2020 at 12:05

    Şu ana kadar olan gelişmelerden memnun olmanıza sevindim. İlgi ve desteğinize çok teşekkür ediyoruz. Perşembe günü size 13 Saat + 1 Ömür romanı hakkında sürpriz bir açıklama yapacak ve sekiz yıllık bir sırrı böylece siz değerli Sen ve Ben okurlarımla paylaşmış olacağım…
     
    En iyi dileklerimle…

  • Cevapla Günay Aknil 21 Nisan 2020 at 19:46

    Perşembe gününü sabırsızlıkla bekliyorum 😊

  • Cevapla Hasan Saraç 21 Nisan 2020 at 22:44

    İyi geceler Günay Hanım. Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Ben de biraz sabırsızlıkla bekliyorum perşembe gününü zira yayınlanacak olan dördüncü bölüm diğerlerinden daha uzun olacak. Bir de okuduğunuz romanla ilgili bir açıklama yapacağım ve sevgili Sen ve Ben takipçilerinin bu açıklamaya nasıl bir tepki vereceklerini merak ediyorum.

  • Cevap Yaz