Roman

13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 4

23 Nisan 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Öykünün birinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 1
Öykünün ikinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 2
Öykünün üçüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 3

 
 

“Bütün büyük edebi eserler iki öyküden biridir; ya biri bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.”

– Tolstoy

 
Prof. Moretti bir psikoloji profesörü, aynı zamanda da ünlü bir yazardır. Erol Adoni ise kendisiyle bir söyleşi yapmak üzere İstanbul’dan gelen bir Paris Review editörü. İkisi Moretti’nin Milano yakınlarındaki bağ evinde buluşurlar bir söyleşi nedeniyle…

Sabah kalktığında kendisini hiç tanımadığı bir otelde, kısmi hafıza kaybına uğramış bir halde bulur Erol. Özel anılarını yitirmiştir ancak geçmişte okuduğu her şeyi hatırlamaktadır. Eline geçirdiği belgelerden bir söyleşi yapmak üzere orada olduğunu öğrenince “önce şu işi bir halledeyim” diyerek bağ evine gider. Annesinin adı geçtiğinde misafirinin beklenmedik tepkiler verdiğini fark eden Moretti, konuğu biraz kendisine gelsin diye Erol’a içecek bir şeyler ikram eder.
 
 

Değerli Sen ve Ben sitesi okurlarına özel bir not:

İlk bölümün başlığında alıntılandığı üzere, ünlü İtalyan yazar ve filozof Prof. Umberto Eco şöyle der bir söyleşisinde …

Bir kitabın, ister beşeri ister ilahi olsun, diğer kitapların ötesindeki şeylerden söz ettiğini düşünürdüm. Ama artık kitapların çoğu kez başka kitaplardan söz ettiğini fark ediyorum… Böylece, yazarların hep bildiği şeyi yeniden keşfettim: Kitaplar daima başka kitaplardan söz eder ve her hikâye daha önce anlatılmış bir hikâyeyi anlatır.
 
 

4. BÖLÜM

 
 
Sehpanın üstü çeşit çeşit peynirler, susamlı, kepekli krakerlerle donanmış, bir şişe Barbaresco yanı başlarında, ilk kadehler dolmuş boşalmış…

Moretti daha önceki söyleşilerde onlarca kez yaptığı gibi misafirinin başlamasını sabırla bekliyor, konu açılmadıkça kendisiyle ilgili ayrıntılara girmiyordu. Floransa’nın Rönesans dönemine katkılarından Toskana’da yetiştirilen üzümlerin özelliklerine kadar birçok konudan bahis açılmış ama henüz sadede gelinmemiştir.

Zamanının her geçen dakika azaldığını fark eden Erol, içten içe bir tedirginlik yaşamaya, zar zor toparladığı özgüvenini yitirmeye başlamıştı. Paris Review’da yayınlanan söyleşileri zihninden geçirmeye çalıştı. Hatırladığı kadarıyla yazılar genelde görüşme mekânının tasviriyle başlıyor, yazarın fiziksel özellikleri, yaşam tarzı, hobileri kısaca özetlendikten sonra söyleşiyi yapan kişi doğrudan konuya girip ilk sorusunu soruyordu.

Öyleyse ben de bu minvalde bir giriş yapmalıyım diye geçirdi içinden. Kadehinden son bir yudum alıp yanındaki masaya doğru uzandı. Artık kontrolü eline aldığını, görüşmeyi kendisinin yönlendireceğini göstermek istercesine masanın üzerinde duran kayıt cihazını iki koltuğun arasındaki sehpanın üzerine yerleştirip düğmesine bastı.

Hadi bakalım, diye söylendi kendi kendine, artık başlıyoruz, saçımız ak mı kara mı, önümüze düşünce anlayacağız.

“Sayın Profesör, yaklaşık yirmi beş yıl boyunca dünya sizi bilimsel makalelerinizle, insan psikolojisi üzerine geliştirdiğiniz teorilerle, Jung’un öğretileri üzerine yaptığınız yorumlarla tanıdı. Nasıl oldu da kendinizi birdenbire yazar koltuğunda buldunuz? Roman yazmaktaki amacınız neydi?”

İlk açılış hamlesi en nihayet gelmişti. Profesör hafifçe öne doğru eğildi.

“Modern psikolojinin bir bilim dalı olduğu ve bilimsel yöntemlere bağlılığı tartışılmaz. Öyle konferanslara katıldım ki bu dalda akademik geçmişi olmayan bir izleyicinin neler konuşulduğu hakkında en ufak bir fikri bile olamayabilir. Öte yandan unutmamalıyız ki kendini daha iyi tanımak isteyen, insan davranışlarının nedenlerini sorgulayan her fani psikolojiyle bir şekilde ilgilenmiş demektir. Nitekim bu konuda genel okur seviyesine hitap eden kitaplar daima ilgi görmüştür. Örneğin geçen yıl yitirdiğimiz James Hillman’ın “The Soul’s Code – Ruhun Şifresi” adlı başyapıtı İtalya’da aylarca en çok satan kitaplar arasında yer almıştı. Keza, Stanford Üniversitesi’nin onursal psikiyatri profesörü Irvin Yalom, akademik çalışmaları kadar yazdığı romanlarla da tanınıyor. Öyle sanıyorum ki bilimsel kavramları akademik platformlarda tartışmanın yanı sıra birikimlerini hayali karakterler ve olaylarla harmanlayabilecekleri romanlara yönelmek, bir süre sonra birçok meslektaşımın tercihi olabiliyor.”

Erol, söyleşiyi bir şekilde başlatabilmekten hoşnut, görüşmeye gelmeden önce bilgisayar başında tuttuğu notları zihninde tasnif etmeye çalışıyordu.

“Tolstoy bir keresinde ‘Bütün büyük edebi eserler iki öyküden biridir; ya biri bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir’ demişti. Siz ise daha çok geçmişte yaşamış düşünürlerin hayatlarına monografi tarzında yaklaşan eserler kaleme alıyorsunuz, bu konuda ne diyeceksiniz?”

Moretti bir süre düşündükten sonra yanıt verdi.

“Zaten insan hayatı bilinmeze yapılan bir yolculuk değil midir? Eşi benzeri evrende var olmayan, yalnızca o fani ya da faniler için tasarlanmış kısacık bir yolculuk. Eğer yazdığınız eser tarih içinde uzun bir dönemi kapsıyorsa bu yolculuk süresi asırlarla ifade edilebilir. Evrenin sonsuzluğu içinde ikisi arasında bence hiçbir fark yok. Ha birkaç ay, ha birkaç on yıl…”

Bu noktada aklına ilginç bir şey gelmiş gibi gülümsedi profesör.

“Bu arada unutmayın ki siz de bir yolcusunuz. Aynı zamanda da kentimize gelen bir yabancı… Kendine güvenen bir yazar sizin yalnızca bugün yaşadıklarınızdan yola çıkarak bile bir öykü hatta bir roman yazabilir… Meseleye bu şekilde bakacak olursak, roman yazmanın bir kuralı ya da sınırlaması olmadığını düşünüyorum.”

Erol bu ilginç yorumdan hoşlanmıştı. Bir örnek de ben vermeliyim diye düşündü.

“Aklıma Nobel ödüllü Aleksandr Soljenitsin’in İvan Denisoviç’in Yaşamında bir Gün adlı eseri geliyor…”

Moretti oturduğu yerde keyifle gülümsüyordu.

“Bunu sen söyledin dostum, ben değil!”

Erol bu fırsatı kaçırmadı.

“Kuralcı yaklaşımlardan uzak durma gereğini neye dayandırıyorsunuz?”

“Büyülü gerçekliğin en seçkin temsilcisi Marquez olarak bilinir. Nobel ödüllü, benzersiz bir usta… Yazar olmaya karar verdiği o anı nasıl anlatır bir söyleşisinde. Henüz üniversite öğrencisidir. Bir gün Kafka’nın Dönüşüm adlı eseri eline geçer ve okumaya başlar. Bitirdiğinde de “Lanet olsun! Kimse böyle roman yazılabileceğini bana söylememişti. Öyleyse ben de yazabilirim…” diye söylenir. Kalıplar… Kurallar… Hayal edebilen, üretebilen yazarlardan çok, bu sanatın yalnızca teorisiyle ilgilenenlerin ortaya attığı anlamsız sınırlamalar. Herkes o kurallara uysa George Orwell’in Hayvan Çiftliği ya da Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens adlı eserleri bugün kütüphanelerimizi şereflendiriyor olmazdı!”

Çok geçmeden loş ışıkların altında öne eğilmiş, birbirlerinin gözünün içine bakarak heyecanla konuşan, hatta kimi zaman tartışan iki adam sohbeti iyice koyulaştırmış, Erol zihnini esir alan kuşkulardan, kuruntulardan sıyrılmış, tüm dikkatini o ana odaklamıştı.

Aradan ne kadar zaman geçmişti acaba?

En sonunda biraz şarabın, biraz da işi kotarmış olmanın sarhoşluğuyla “Teşekkürler, Bruno” der Erol Adoni. “Değerli görüşlerini benimle paylaştığın için minnettarım. İzninle söyleşimizi burada noktalıyorum.”

Muzaffer bir edayla kayıt cihazını durdurdu, derin bir nefes aldı ve bacak bacak üstüne atıp arkasına yaslandı. Bruno da söyleşinin kazasız belasız bittiğinden memnundu. Oturduğu yerden gülümseyerek ekledi:

“Son bir şeyi sormayı unuttun galiba, neden acaba?”

Erol’un gözlerinin önünden bir sis bulutu gelip geçer. Tam da kendi kendini tebrik etmeye hazırlanırken! Düşünmeye çalıştı. Hayır, bilmiyordu. Neyi unutmuş olabilirdi acaba?

“Neyi sormayı unutmuş olabilirim?”

“Çok kolay” diye cevap verdi Moretti. “Bugüne kadar Alessandria’ya söyleşi yapmaya gelip de burada doğup büyümüş olan Umberto Eco hakkında bana tek bir soru dahi sormayan ilk ve herhalde en son kişi sen olacaksın aziz dostum. O halde ben sana sorayım: Neden bu konuya hiç değinmedin?”

Erol rahatlamıştı. Derin bir nefes aldı ve yeniden oturduğu koltuğa yaslandı.

“Özel bir nedeni yoktu Bruno. Sanırım konuştuklarımıza kendimi o kadar kaptırmıştım ki bir an için aklımdan çıkmış.”

Yüzünde çarpık bir gülümseme, düşünüyordu. Zaten bu söyleşiyi yüzüne gözüne bulaştırmadan yapabilmesi bile düpedüz bir mucize değil miydi? Çabucak kendini toparlayıp söze devam etti.

”Tahmin edebileceğin gibi bir teki hariç tüm romanlarını okudum usta yazarın. Son kalanı da yanımda getirmiştim ama fırsat olmadı henüz başlayamadım. Oteldeki odamda, başucumda duruyor hâlâ.”

Moretti merak etmişti.

“Hangi romanı bu?”

“La Misteriosa Fiamma della Regina Loana.”

“Türkçe’ye de çevrildi mi bu eseri?”

“Sanırım Türkçe’ye de Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi olarak çevrilmişti.”

Profesörün gözlerinde bir ışık parlayıp söner. “Yanında getirdin ama henüz hiç okumadın öyle mi?”

“Evet” dedi kendinden son derece emin bir edayla. “Henüz başlayamadım ama ilk fırsatta bitireceğimden emin olabilirsin.”

Profesör bir an için bir şey söylemeye hazırlanıyor gibi öne eğildi, sonra vazgeçti, geriye doğru çekildi ve antika koltuğuna yaslanıp sordu:

“Madem öyle, işte sana İstanbul’a dönerken uçakta okuyabileceğin harika bir eser. Bu arada, İstanbul demişken, itiraf etmeliyim ki dostum, karısı doğum yapmak üzere olan bir erkeğin bunca yolu tepip söyleşi yapmaya buraya kadar gelmesi beni gerçekten duygulandırdı. Nasıl, son haberler iyi mi bari?”

Doğum? Aman Tanrım… Yooo hayır!

Sessiz bir çığlık…

Sanki korkunç şimşekler çakıyordu gökyüzünde.
Kızıl alevler yükseliyordu Kraliçe Loana’nın saçlarından,
Her yeri kaplayan, göğe kadar uzanan…
Kıvranarak dans ediyordu gölgeler, sisler arasından.

Her şey dönüyor, dönüyordu etrafında. Yüreği kızıl bir deniz gibi kabardı, kabardı… Önce başı eğildi öne doğru, sonra da yere yığıldı işi bitmiş çürük bir kütük gibi.

Karanlık…

Gaipten sesler çalınıyordu kulağına… “Nabzı normale dönüyor” diyordu biri. Boylu boyunca sırtüstü yatmıştı desenli halının üzerinde, neler olduğunu kavramaya çalışıyordu ela gözlü kahramanımız. Başını okşayan bir el hissetti. Göz kapaklarını aralamak istedi ama bir türlü başaramadı. Öylesine güçsüzdü ki…

Bir süre sonra, uzunca bir süre sonra, çevresini kuşatan o yoğun sisin usulca dağıldığını hissetti. Tel gözlüklü, kır saçlı bir adam üstüne eğilmiş, “Haydi dostum, uyan” diye söylenip duruyordu. “Tamam Andreana, gözlerini açtı, bir bardak su getir hemen.”

Bu kez üzerine eğilen bir kadındı. O hareli gözler, o kızıl saçlar… Offfffffff. Başı dönmeye başlamıştı yine ve bir kez daha kararıvermişti o küçücük dünyası…

“Yine bayıldı bizimki Bruno, fark ettin mi, hem de ayılmak üzereyken, tam da beni görür görmez… Yoksa misafirimizi korkutuyor muyum ne? Keşke şarap ikram etmeseydik.”

“Amma da yaptın Andreana! Şarap içen bir erkek olsa olsa sana aşık olur, boylu boyunca yere serilmez böyle.”

Sonra kuşkulu bakışlarını yanına çömelmiş alımlı kadına çevirdi.

“Yine de… hmmm. Biliyor musun, belki de sen haklısındır. Sakın ola ona bir başka kadını hatırlatıyor olmayasın, çok ani tepkiler verdiğine göre ciddi bir travma geçirdiği kesin. En iyisi su bardağını bana bırakıp şu odadan çık bir süreliğine. Bir daha ayıldığında yine seni görmesin etrafında.”

Andreana uysal bir tavırla başını sallayıp kapıya doğru yürüdü. Profesör de gizemli misafirinin ayaklarını bir yastıkla destekleyip yükselterek beyne daha çok kan pompalanmasını sağladıktan sonra yerinden doğrulup koltuğuna oturdu. Bu kez Erol’u kendi haline bırakmanın daha iyi olacağını düşünüyordu. Piposunu ağır hareketlerle doldurup sehpanın üzerinde duran uzun kibritle yaktı, derin bir nefes çekip koltuğuna gömüldü.

Artık bekleyecekti.

Aradan birkaç dakika geçmeden Erol yattığı yerde kıpırdanmaya, kirpiklerini oynatmaya, gözlerini açıp etrafına bakınmaya başlamıştı. Derin derin nefes alıp toparlanmaya çalışırken profesör de hiç istifini bozmadan piposunun dumanını havaya savurmaya devam ediyordu. Böyle bir anda pipo içmeye başlamasının tek nedeni, ziyaretçisinin ayıldıktan sonra kendisinin sakin, kayıtsız halini görüp rahatlamasını sağlamaktı aslında.

Erol da en nihayet yattığı yerden doğruldu, sendeleyerek güç bela en yakın koltuğa çöktü. Misafirinin kalp atışlarının normale döndüğünden emin olunca, profesör sehpanın üzerinde duran su bardağını tek eliyle uzatıp konuşmaya başladı.

“Geçmiş olsun dostum, şimdi nasılsın bakalım?”

Erol’un sesi güçlükle çıkıyordu.

“Başım dönüyor sürekli… Ne oldu bana?”

“Ufak bir rahatsızlık geçirdin Erol, istersen bayıldın da diyebiliriz. Şimdi dinlenmeye çalış ve hiç merak etme, birazdan düzeleceksin. Peki, beni tanıdın mı?”

Zoraki bir gülümsemeyle cevap vermeye çalıştı.

“Tabii… Bruno… nasıl söylesem… bir söyleşi yapıyorduk galiba?”

“Peki, sana en son neler söylediğimi de hatırlıyor musun?”

Duraksadı.

Zihninden karmakarışık görüntüler gelip geçiyordu. Sis bulutları aralanmaya başlayınca cevap verdi.

“Evet, sanırım Umberto Eco’nun kitabından konuşuyorduk. Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi’nden. Sonra… Sonra, ahh…”

Erol’un yüzü acıyla kasılmış, alnında yeniden derin çizgiler oluşmuştu. Profesör ise sabırla bekliyor, bir yandan da misafirinin ruh halini çözümlemeye çalışıyordu.

Bir süre sessizce oturdular.

“Bak dostum, biraz önce üst üste iki kere bayıldın. Buraya ilk geldiğinde de başın dönmüş, sıkıntılı bir an yaşamıştın. Acaba bu konuda bana söylemek istediğin bir şeyler olabilir mi? Hâlâ biraz yorgun görünüyorsun. Kendini zorlama, ben gerektiği kadar beklerim ama bir sakıncası yoksa neler olup bittiğini de öğrenmek isterdim. Kim bilir, belki çözümüne yardımcı olabileceğim geçici bir sorunun vardır.”

Erol içinde bulunduğu durumu kavramaya, ne cevap vereceğini düşünmeye çalışıyordu.

Tabii ya, bu sabah otelde tek başına uyandığında hiçbir şey hatırlamadığını fark etmemiş miydi? Demek şimdi de bu yabancı evde bayılmıştı, hem de iki kere…

“Sorun şu ki” diye söze başladı Erol, yutkundu, derin bir iç çekip devam etti, “Sorun şu ki Bruno, kendimle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum.”

Söylediklerini kendi bile duymak istemiyordu sanki. Çaresiz bir fısıltı gibiydi sesi. Profesör bir süre bekledi, bir yetişkinin hafıza kaybını itiraf etmesinin ne kadar zor olduğunun bilincindeydi. Acele edip bir kere daha Erol’un dengesini bozmaya niyeti yoktu.

“Benimle söyleşirken neredeyse yazdığım tüm kitapları, benimle ilgili tüm detayları hatırlıyordun oysa.”

Erol’un sesi şimdi biraz daha gür çıkmaya başlamıştı.

“Sorun da burada ya işte. Gördüklerimi, okuduklarımı hatırlıyorum ama daha dün ne yaptığımı sorsanız, hiçbir şey hatırlayamıyorum. Geçmişim kapkaranlık. Hafızamın ‘ben’ haznesi sanki bomboş!”

Moretti misafirinin yaptığı açıklamalardan memnun olmuşa benziyordu. Tünelin ucunda bir ümit ışığı görünmüştü artık. Bu bir zaman meselesi diye söylendi kendi kendine, yeter ki misafirimizi ürkütmeyelim. Yeter ki ona ihtiyaç duyduğu özgüveni kazandıralım, gerçeklerle yüz yüze gelebilecek cesareti aşılayabilelim.

Bir yandan da düşünüyordu. Ne demişti bir antropoloji profesörü? Geçmişiyle doğru dürüst yüzleşemeyen toplumlar zamanla bunalıma girerler. Ortak sırlarını korumaya, içlerinden çıkan farklı sesleri susturmaya öylesine kendilerini kaptırırlar ki bir süre sonra doğruluk kavramı zihinlerinde mutasyona uğrar. Mihenk noktalarını, dengelerini ve en nihayetinde kimliklerini kaybederler.

Tıpkı yolunu şaşırmış bireyler gibi, diye düşündü Moretti…

“Peki, bu sabah uyandıktan sonra neler yaptığını hatırlıyor musun?”

Erol o gün yaptıklarını, yaşadıklarını, gördüklerini birer birer zihninde canlandırmaya çalıştı. Odayı, kasayı, Maria Costa’nın ışıltılı gülüşünü, kahvaltıda neler yediğini, bilgisayar başında çalışarak geçirdiği saatleri, bu eve nasıl geldiğini…

“Evet Bruno, bugün olup bitenleri oldukça net hatırlayabiliyorum. Ne yazık ki hepsi bu!”

Moretti hedefe adım adım yaklaşıyordu.

“Peki, kaldığın otele nasıl geldiğini, kiminle karşılaştığını?”

Erol hemen cevapladı.

“Maalesef hayır. Ama bu sabah konuştuğum resepsiyondaki kız dün akşam otele gelişimi, kiralık arabamın anahtarını kendisine verdiğimi hatırlıyor, hatta sizinle randevum olduğunu bile söylemişim ona.”

Profesör iyice heyecanlanmıştı. İz süren bir av köpeğinin kokuyu aldığı zaman neler hissettiğini sezer gibiydi.

“Bu çok iyi bir haber Erol, demek oluyor ki dün akşama kadar her şey yolundaydı.” Birden hatırladı. “Başucunda duran o kitap. La Misteriosa Fiamma della Regina Loana. Henüz okumaya başlamadım demiştin. Emin misin?”

Erol acı acı gülümsedi.

“Biraz önce sana öyle söylediğimi hatırlıyorum, öte yandan ne bildiğimi de neye güveneceğimi de doğru dürüst kestiremiyorum artık.”

Profesör bakışlarını odanın en kuytu köşesine sabitlemiş, düşünüyordu. Yine sessizce oturdular bir süre.

“Yorucu bir gün geçirdin dostum. İstersen bu gece burada kal. Bu halinle araba sürmen bile tehlikeli olabilir.”

Durakladı, söyleyeceklerini kafasında tartıyor gibiydi.

“Hem şimdilik o otel odasına hemen dönmesen daha iyi olur. Üst katta oldukça konforlu bir misafir odamız var. Arzu edersen önce bir şeyler ye ya da hemen odana geç ve biraz dinlen. Sabah olunca birlikte güzel bir kahvaltı yapar, sonra da kaldığımız yerden sohbetimize devam ederiz.”

“Ben de” diye devam etti, Erol’un gözlerinin içine bakarak, “eğer bir sakıncası yoksa otele gidip eşyalarını buraya getireyim.”
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Tuba Bozkurt 23 Nisan 2020 at 16:29

    Gayet başarılı bir yazı hocam emeğinize sağlık 👏👏👏 Branşım gereği iltifatta bulunayım; yazım ve noktalama konusunda gayet başarılısınız.

  • Cevapla Hasan Saraç 23 Nisan 2020 at 18:43

    Değerli yorumunuz bize yorgunluğumuzu unutturuyor. Çok teşekkür ederim. Sabır, emek ve dikkat sayesinde belki (biraz da yardım aldığımı söylemeliyim) … Bazen denk geliyor… Umarım okumaya devam edersiniz, ne de olsa daha yeni başladık… 🙂 En iyi dileklerimle…

  • Cevapla Leyla Beyazcaoğlu 24 Nisan 2020 at 23:22

    Sırrınız Hasan Bey:) Beklemiyordum açıkçası böyle bir sır takdir edilesi bir açıklama olmuş. Roman çok güzel ilerliyor. Emeğinize sağlık
    👍👍

    • Cevapla Sebnem Lena 30 Nisan 2020 at 15:21

      Bayıldım, harika bir roman. Her bölüm çok heyecanlı bir şekilde devam ediyor. Eserlerinizi okumamıştım ama ilk fırsatta alıp okuyacağım. Tebrikler.

      • Cevapla Hasan Saraç 30 Nisan 2020 at 20:53

        Değerli bir okurdan, Sebnem Hanım’dan böylesine güzel bir yorum almak mutluluk verici. İlgi ve desteğinize teşekkür ederim… En iyi dileklerimle 🙂

      • Cevapla Günay Aydın 2 Mayıs 2020 at 05:25

        Bir kere oldukça akıcı bir anlatım ve hemen saran… Ben biriktirip bir çırpıda okumak zorunda kalanlar gurubundayım, öyle diyelim.
         
        Ve… bana kalırsa kendinize bir değil iki göndermeden söz edebiliriz.
         
        Tam tamına aynı olmasa da siz de Moretti gibi, örneklemede andığı Yallom gibi yazarlığa yönelmişsiniz. Ve tabi yine, Bruno’ nun Erol’ un bir söylesi için İstanbul’ dan kalkıp bu İtalyan kasabasına gelişinin ve söyleşiyi Eco’ nün bağ evinde yapmasının yazılabileceğine dair ifadeler…
         
        Güzel buldum hikayeyi…
        Bakalım n’ olcak?..
        Devam 🙂

        • Cevapla Hasan Saraç 2 Mayıs 2020 at 10:16

          Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim Günay Hanım.
           
          Deneyimli ve dikkatli bir okurun beğenisini kazanmak hoş bir duygu… Haklısınız, her ne kadar ben bir akademisyen değil de bir bilgisayar mühendisi olsam da yaşamımın bu döneminde kendimi yazmaya adamış olmam bir benzerlik sayılabilir. Onlar kendi araştırmalarını değerlendiriyor yazdıkları eserlerde ben de elli küsur yıl boyunca okuduğum kitapları ve otuz yedi yıllık iş hayatım sayesinde kazandığım deneyimleri, izlenimleri, gezip gördüğüm yerleri…
           
          Dilerseniz özgeçmişimdeki linki tıklayıp sitemi ziyaret edebilirsiniz…
           
          Hoş bir tesadüf, pazartesi günü de 6. bölümden bir kaç saat sonra Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2 adlı son kitabımdan bir bölüm, Goethe’nin hikayesi yayınlanacak SenVeBen sitesinde.
           
          En iyi dileklerinle…

  • Cevapla Hasan Saraç 25 Nisan 2020 at 13:10

    Yeniden Merhaba Leyla Hanım,
     
    Bir romanın sırrı vardı, bir de 4. bölümde yazara gönderme yapılan kısa cümle… Sanırım siz ilk açıklamayı kast ediyorsunuz.
     
    Evet, bu romanı yazarken zihnimin gerisinde de hep Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi vardı. Çok severek, takdir ederek okumuştum ECO’nun bu değerli eserini…
     
    Bir sır daha var aslında, ancak kitabın en son bölümünde açıklamam gerekiyor…
     
    Romanlar, öyküler, edebi eserler severek yazıldığında daha güzel bir eser çıkıyor ortaya bence. İşte o yüzden kendimi sıkıntıya sokmadan, uzun uzun düşünmeden, araştırmalarımı yaptıktan sonra mümkün olduğunca eğlenerek yazmaya gayret ediyorum romanlarımı. Çoğu kez de sonraki bölümlerde neler olacağını okurlar kadar merak ederek… Evet, bir kurgu zihnimde canlanmış oluyor en başta, ancak bu hikayeyi yazıya nasıl dökeceğimi tam olarak bilmeden başlıyorum yazmaya… Örneğin, üç romanımda son bölümü zaman içinde değiştirmek zorunda kaldım… 13 Saat + 1 Ömür de onlardan biri… Geçen ay yayınlanan Kafkas Ateşi adlı romanımın son bölümünü de Kafkaslara yaptığım iki haftalık seyahatten sonra değiştirdim mesela…
     
    “Bu mümkün mü, gerçekten olabilir mi?” diye düşünebilirsiniz. Sen ve Ben sitesinde yayınlanan “Romanın Kurgusu Nasıl Pişer, Sonra Başına Neler Gelir?” başlıklı yazımda bu konuyu elimden geldiğince ele almıştım.
     
    En iyi dileklerimle 🙂

  • Cevap Yaz