Roman

13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 5

30 Nisan 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Öykünün birinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 1
Öykünün ikinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 2
Öykünün üçüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 3
Öykünün dördüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 4

 
 

“İyi kitaplar bütün sırlarını bir çırpıda ele vermez.”

– Stephen King

 
Hafıza kaybına uğramış misafirinin kendisiyle ilgili bir şeyler söylendiğinde ani tepkiler verdiğini fark eden Prof. Moretti, söyleşi bittikten sonra bayılan Paris Review editörü Erol Adoni’ye yardımcı olmaya çalışır.

Henüz hastası ayılmaya yeni başlamışken, profesörün bağ evindeki yardımcısı kızıl saçlı güzel kadını gören Erol bir kez daha bayılır.

Hal böyle olunca, İtalya’ya İstanbul’dan gelen misafirini kendisine ait olan bağ evinde bir gece dinlendirmeye karar verir Moretti ve Erol’un bayılmasına neden olabilecek ipuçlarını incelemek üzere onun kaldığı otelin yolunu tutar.
 
 

5. BÖLÜM

 
 
Saat gecenin 10’u…

Daracık karanlık yollar. Yaşlı birer yıldız gibi uzaklarda parıldayan, bir sönüp bir canlanan tek tük ışıklar, adeta tekinsiz bir sessizlik…

Profesör Moretti, misafirini çalışma odasında bırakıp arabasını otele doğru sürerken hem o ana kadar olup bitenleri hem de şimdiden sonra atacağı adımları düşünüyordu. Hiç şüphe yok ki mesleki ya da şahsi merakından çok ev sahibi olmanın sorumluluğu ağır basmış, tuhaf davranışlarıyla hayli merak uyandıran bu ziyaretçisiyle yakından ilgilenmiş, onu elinden geldiğince rahatlatmaya çalışmıştı.

Aslına bakılırsa, hayli uzun sayılabilecek meslek hayatında böyle bir vakayla daha önce hiç karşılaşmamıştı ünlü psikoloji profesörümüz. Bir gün öncesine kadar normal yaşantısını sürdüren Erol, nasıl olmuştu da hangi neden ya da nedenlerden ötürü kısmi bir hafıza kaybına uğramıştı? Neden belleğindeki kendine ait anıları tümüyle silmek zorunda kalmıştı? Neydi onu bu sakıncalı sonuca sürükleyen sebep? Var mıydı acaba kendine bile itiraf edemediği bir suçu, bir günahı?

Yoksa?

Meslektaşlarının bu konuda daha önce kaleme aldığı eserleri hatırlamaya çalıştı:

Örneğin, Nöroloji Profesörü Oliver Sacks, The Man Who Mistook His Wife for a Hat – Karısını Şapka Sanan Adam adlı kitabının bir bölümünde, denizaltılarda kripto subayı olarak çalışan bir askerin sivil hayata bir türlü adapte olamayıp sürekli “geçmişte yaşama” nedenleri inceleniyordu.

Harvard Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Deirdre Barrett ise The Pregnant Man and Other Cases from a Hypnotherapist’s Couch – Hamile Adam ve Diğer Psikoterapi Vakaları adlı eserinde buna benzer bir vakayı ele almıştı. İlk vaka, Harvard’da eğitim gören yetenekli bir öğrenciye aitti. Bir roman yazma projesine katılmaya hazırlanan bu genç, yaşadığı ağır stres sonucu bir anda “okuma yazma” yeteneklerini kaybetmişti!

Moretti huzursuzdu.

İlk kez tanıdığı, üstelik hafızasını yitirmiş bir insanı kimseye haber vermeden nasıl evinde misafir edebilirdi? Bu durumda ya bu gece somut bir çözüme ulaşacak ya da bir sonraki gün Paris Review dergisinin yöneticilerini durumdan haberdar edip İstanbul’da yaşadığını tahmin ettiği ailesi ile irtibata geçilmesi için talepte bulunacaktı.

Via Casale’ye gelince yavaşladı, ağaçların arasındaki iki katlı taş yapı uzaktan görünmüştü. Arabasını butik otelin park yerine bırakıp hızlı adımlarla kapıya yöneldi. İki yıldır bu otelde çalıştığı halde ünlü profesörü ilk defa karşısında gören çapkın Maria heyecanlanmıştı.

“Hoş geldiniz Profesör” dedi, nefes nefese. “İyi ki de geldiniz, ben de şimdi sizin evi arayacaktım.”

“Hayrola?”

Genç kızın yüzünde endişeli bir ifade belirdi.

“Signor Adoni size gelmedi mi?”

“Signor Adoni daha önce planlandığı üzere beni ziyarete geldi, hatta bu gece de bağ evimde misafirim olacak. Biraz başı dönüyordu, o yüzden kendisi evden çıkamadı, ben de onun eşyalarını almaya geldim. Bir şey mi oldu?”

Maria, bir çırpıda cevap verdi.

“Evet efendim, Signor Adoni sizinle görüşmek üzere otelden ayrıldıktan hemen sonra bir kadın telefonla onu aradı. Kaldığı yeri bilmediğinden olsa gerek, yöredeki otelleri teker teker deniyormuş. Bizde kaldığını öğrenince çok sevindi, sizinle görüşmeye gittiğini söylediğimde ise oldukça şaşırdı, ‘olacak iş değil’ kabilinden bir şeyler homurdanıp telefonu yüzüme kapattı.”

“Peki, sonra?”

“Aynı kadın beş dakika önce beni yeniden aradı. Signor Adoni’ye cep telefonundan bir türlü ulaşamadığını, bilgisayarına attığı mesajlara da cevap alamadığını, onu çok merak ettiğini, bir an önce kendisiyle görüşmesi gerektiğini söyledi. Hatta evinizin telefon numarasını istedi benden. Ama vermedim, onun yerine size ulaşmaya çalışacağımı söyledim.”

Profesör işlerin giderek karıştığını mı, yoksa bir çözüm umudu mu doğduğunu kestiremedi. Arayan kişi Erol’un annesi olabilir miydi acaba?

“Seninle İtalyanca mı konuşuyordu, İngilizce mi?”

“İtalyanca konuşuyordu. Kendisinden telefon numarasını istedim ama vermedi, ‘Adım Selin, söyleyin ona hemen beni arasın’ derken sesi gerçekten çok telaşlı geliyordu.”

“O halde nereden aradığını bilmiyoruz.”

Maria’nın gözlerinden muzaffer bir pırıltı geçti.

“Bizim santralimizde aradığı telefonun numarası kayıtlı.”

Profesör umut ile kaygı arasında bocaladı yine.

“Bana söyleyebilir misin?”

“Sizden gizli neyimiz olabilir ki Profesör! Bakın, işte yazıyorum şu kağıdın üzerine. İlk iki numarası 90 olduğunda göre Türkiye’den arandığı kesin.”

“Adı ne demiştin?”

“Selin, bana harflerini kodlamıştı, numarasının yanına adını da yazıyorum.”

Profesör fazla meraklı görünmemeye çalışarak bir şey daha sordu:

“Maria, Signor Adoni’nin halinde, davranışlarında bir gariplik sezdin mi bugün?”

Genç kız sanki bu soruyu bekler gibiydi.

“Kesinlikle öyle profesör, Signor Adoni kibar, sakin bir insana benziyordu ilk geldiğinde ama bugün beni bir hayli şaşırttı doğrusu. Sabah ilk iş kasasının şifresini unuttuğunu söyleyip beni odasına çağırdı, işin garibi beni üzerinde iç çamaşırıyla kapıda karşıladı. Emin olun kılığının bile farkında değildi, sonra telaşlanıp defalarca özür diledi benden. Biraz sonra da bilgisayarının çalışmadığını söyleyip bizim müdürün odasını kullanmak için izin istedi. Oldukça şaşkın bir hali vardı. Ne yapacağına bir türlü karar veremiyormuş gibi… Kiralık arabası olduğunu hatırlamayıp benden bir taksi çağırmamı bile istedi…”

Maria’dan duydukları Erol’un anlattıklarını bire bir destekliyordu.

Daha fazla uzatmak istemedi konuyu Moretti. “Anlıyorum” dedi, “İlgine ve verdiğin bilgilere teşekkürler.”

Telefon numarasının yazılı olduğu kâğıdı cebine koydu, odanın kartını da Maria’dan alıp ikinci kattaki odaya çıktı. Görünürde bir tuhaflık yoktu. Dolapta giysiler, bir ufak valiz, banyoda bildik eşyalar, çalışma masasının üzerinde kapağı açık bir bilgisayar. Bilgisayarın yanında duran katlanmış kâğıdı eline alıp baktı. Kendisine Paris Review dergisi tarafından gönderilmiş olan mektubun bir kopyasıydı bu. Zihnindeki kayıtların silinmiş olmasına rağmen Erol’un kendisiyle yaptığı söyleşinin ana hatlarını nereden hatırladığını şimdi anlamıştı.

Yatağın başucundaki komodinin üzerinde ise Erol’un bahsettiği kitap duruyordu. Umberto Eco’nun ünlü eseri, La Misteriosa Fiamma della Regina Loana. Erol’un okumaya henüz başlamadım dediği o roman…

Kapağını açtı hemen, Erol’un elinden çıktığını tahmin ettiği Türkçe bir not düşülmüştü kapağın iç tarafında. Daha doğrusu o yazılanların Türkçe olduğunu varsaymıştı profesör. Kelimeleri dikkatle incelese de hiçbir şey anlayamadı doğal olarak. Bir sözlük kullansa bile işin içinden çıkamayacağını kestirebiliyordu, ne de olsa Türkçe’nin Latin dillerinden farklı bir yapısı vardı.

Birden notun altındaki tarih çekti dikkatini. 11.11.2012 – 21.40 yazılmıştı o cümlenin sonunda. Bir gün öncesinin tarihiydi bu. 21.40 da, notun düşüldüğü anı gösteriyor olmalıydı. Odadaki eşyaları teker teker toplayıp dolapta bulduğu valize yerleştirmeye başladı. Sehpanın üzerindeki kitabı da bilgisayarın kılıfına soktuktan sonra, tam eve dönmeye karar vermişti ki parçalanmış bir cep telefonu gördü yerde. Başını yavaşça kaldırıp yukarıya baktı. Çarpmanın izi bile vardı duvarda. “İşte bu çok ilginç” diye mırıldandı kendi kendine.

Acaba hangisi daha önce olmuştu? Kitaba dokuzu kırk geçe diye not düşmüştü Erol. Peki, telefonu ne zaman duvara fırlatmıştı? Kapağı bir yana savrulmuş siyah telefonu cebine koymadan önce sim kartını dikkatlice çıkarıp gömlek cebine yerleştirdi. Artık yapacağı bir şey kalmamıştı burada. Ya birkaç saat içinde bu bilmeceyi çözecek ya da Erol’a ulaşmaya çalışan o kadını arayıp, olan biteni anlatmak zorunda kalacaktı.

Maria’ya veda edip, kararlı adımlarla arabasına yürüdü.

On dakikaya kalmadan arabasını bahçeye park etmiş, elinde Erol’un ufak valizi, bağ evine dönmüştü bile. Mutfaktan sızan ışıkta eşyalar bir gölge oyunun dekorunu andırıyor, Andreana da mutfak masasının başında oturmuş, biraz önce soyduğu elmayı dilimliyordu.

“Merhaba Andreana, nerede bizimki?”

“Sen gittiğinden beri çalışma odandan çıkmadı. Işıkları da söndürmüş, belki de koltukta uyukluyordur. Ya senden ne haber? Gittiğine değdi mi bari?”

“Ben gitmeseydim otelden arayacaklarmış zaten. Anladığım kadarıyla İtalyanca konuşan sinirli bir kadın, Erol’un peşinde.”

“Kim acaba?”

“Bilmiyorum. İstanbul’dan arıyormuş.”

Andreana soran gözlerle bakıyordu. Profesör, ‘hepsi bu kadar’ der gibi ellerini iki yana açıp çalışma odasına doğru yürüdü ve girişteki apliğin düğmesine basıp aralık kapıdan usulca içeri süzüldü. Erol, sorununun çözümünü tavanda arıyormuş gibi kafasını arkaya atmış, gözlerini yukarı dikmiş oturuyordu. İçeri birinin girdiğini fark edince koltuğunda doğruldu.

“Şimdi nasılsın dostum?”

Moretti’nin sesi yumuşak ve sevecendi.

“Bıraktığın gibiyim Bruno, hatta daha da kötüsü. Koyu bir karanlığın içinde hiç durmaksızın yuvarlanıyorum. Bir alacakaranlık dizisinin başrol oyuncusu gibiyim sanki. Gerçek mi bütün bu olanlar, yoksa fantastik bir rüya mı görüyorum yattığım yerde?”

Sesi bezgin çıkıyordu. Kısa bir duraksamadan sonra devam etti.

“Ne yapacağım şimdi ben?”

“Bu biraz da senin ne yapmak istediğine bağlı Erol. Bir gece öncesine dönmek istiyor musun? Neler olduğunu merak ediyor musun?”

“Aslına bakarsan etmiyorum” diye cevap verdi Erol. “Ne merak kaldı bende ne de içimde bir his, bir arzu. Nasıl desem, sinirleri alınmış bir azı dişi gibiyim sanki. Kalıp yerinde, ama içi beş para etmiyor…”

“Yine de müsaade edersen sana bir şey göstermek istiyorum.”

Yanında getirdiği kitabı uzattı Erol’a.

“Bunu hatırlıyor musun?”

“Elbette hatırlıyorum Bruno. Bu sabah başucumda bulduğum kitap bu. Umberto Eco’nun romanı.”

“Doğru… Hatta henüz okumaya başlamadığını söylemiştin bana. Oysa içinde sana ait olduğunu sandığım bir not buldum. Hem de dün akşam yazılmış bir not. Bu senin el yazın olabilir mi?”

Erol kitap kapağının içindeki yazıya dikkatlice baktı. Yüzündeki ifade değişmemişti.

“Bu sabah bilgisayarın başında çalışırken birtakım notlar almıştım. Bu da o el yazısına çok benziyor, yani bana ait olabilir.”

“Sanırım not Türkçe yazılmış, rica etsem bana tercüme edebilir misin?”

Dudaklarında belli belirsiz titriyordu, kendisinden istenileni yerine getirdi Erol.

“Şöyle yazmışım kitabın kapağına, ‘Kızıl saçlı prensesim, bugün tam yirmi yılı doldurduk. Ayrı yürüdüğümüz yolun artık sonuna geldik. Elveda…’ Sonra da altına tarih ve saati not etmişim.”

“Demek yirmi yıl” diye mırıldandı Profesör. Sonra, “Peki, sence bu kızıl saçlı prenses kim olabilir?”

Erol oturduğu yerden acı acı gülümsedi. “En ufak bir fikrim yok.”

Profesör kitabın sayfalarını karıştırmaya başlamıştı. Birden ilk bölümdeki giriş cümlelerinin altının çizili olduğunu fark etti.

“Bana kalırsa bu kitabı okumaya başlamışsın sen, dinle bak, altını çizdiğin ilk satırlarda neler yazıyor:

‘Adınız ne peki?’

‘Bir dakika, dilimin ucunda.’

Her şey böyle başladı. Sabah derinden bir uykudan uyanmıştım, ama sütümsü bir grilikte sallanıyordum. Ya da henüz uyanmamış rüya görüyordum. Tuhaf bir rüyaydı, görüntü yok, ama ses vardı. Sanki gözüm görmüyor da neler görmem gerektiğini söyleyen sesler duyuyordum…

Bak dostum, Eco bu romanda Milano’da yaşayan bir sahafın hikâyesini anlatıyor. Trafik kazası geçiren Giambattista Bodoni’nin, yaşadıkları dışında her şeyi hatırlayıp, kendi geçmişini unutmasının hikâye edildiği bir romanı bu.”

“Tıpkı benim gibi!” diye atıldı Erol.

Erol’un bu son refleksi profesörü keyiflendirmişti. Umutla gülümsedi oturduğu koltukta.

“Sana birkaç soru daha sormak istesem, ne dersin?”

“Yapacak başka şey yok zaten, burada oturmuş konuşuyoruz. Neden olmasın?”

“Çok iyi” dedi Profesör. Erol’un moralini düzeltip, onun güvenini kazanması gerektiğini biliyordu.

“Oteldeki odanda kırılmış halde yerde duran bir cep telefonu buldum. Senin olabilir mi acaba?”

Erol cevap vermeden önce kısaca düşündü.

“Evet olabilir, ben de sabah duvarın dibinde görmüştüm onu. Çalışmaz haldeydi.”

“Duvarda da izi kalmış, o telefonu kim öyle fırlatmıştır dersin?”

“Söyledim ya kafamın içi bomboş, hiçbir şey hatırlamıyorum ama benden başka kim olabilir ki!”

“Peki, neden?”

Erol’un yüzünde bıkkın, biraz da sabırsız bir ifade vardı.

“Dedim ya Bruno, zerrece fikrim yok. Ama illaki bir tahmin istiyorsan, mesela bir şeye sinirlenmiş olabilirim, öyle değil mi?”

“Haklısın Erol, büyük ihtimalle öyle olmalı. Bak, o notu gece saat ona yirmi kala yazmışsın. El yazında bir anormallik de yok, harflerin düzgünlüğü o sırada ruh halinde bir kırılma olmadığını gösteriyor. Demek seni sinirlendiren ya da canını sıkan olay her neyse daha sonra meydana gelmiş.”

Erol içini çekti.

“Bütün bunlar tahmin, Bruno, ne yazık ki hiçbiri derdime deva değil.”

Profesör kontrolü kaybetmek istemiyordu. Konuyu değiştirmeye karar verdi.

“Peki dostum, sence Selin kim olabilir?”

“Kim dedin?”

“Selin, ancak yanlış telaffuz etmiş olabilirim, şuraya yazayım.”

Erol kâğıda yazılan isme baktı.

“Telaffuzun iyi sayılır Bruno, evet, Selin yazıyor burada. Bir kadın adıdır Türkçe’de.”

“Sana bir şey ifade ediyor mu?”

Erol umutsuzca başını salladı.

“Hayır, kesinlikle etmiyor.”

Bir kere daha tıkanmışlardı.

Ailesinden bir daha bahsederse Erol’un nasıl tepki vereceğini kestiremiyor, şu aşamada Selin’le yapacağı bir telefon konuşmasının da travmayı daha beter derinleştirmesinden korkuyordu Moretto. Son kozunu oynamaktan başka çaresi kalmamıştı. Koltuğunu Erol’a yaklaştırıp, daha da yumuşak bir sesle fısıldadı:

“Sana öncelikle anlatmak istediğim bir şey, sonra da sormak istediğim bir husus var. Beni dinlemek ister misin?”

“Tabii Bruno, seni dinliyorum.”

“Oliver Sacks adında ünlü bir nörolog tanıyor musun?”

Erol oturduğu yerde bir süre düşündü. Sanki beyninin kıvrımları arasında koşuşturan yüz milyarlarca hücreye adresi bildirmiş, gelecek cevabı bekler gibiydi. Birden gözleri parladı.

“Eveet, tabii, hatırladım… Deneyimlerini, hastalarında karşılaştığı sorunları anlatan kitaplar yazıyordu. Hatta Awakenings – Uyanışlar adında müthiş bir eseri vardı.”

Erol durakladı, sonra çocuksu bir heyecanla, bak işte neler hatırlıyorum der gibi ekledi:

“Hatta o kitabın filmini de çekmişlerdi… Robert de Niro, Robin Williams filan oynuyordu…”

Profesör Moretti aferin der dibi başını salladı.

“Haklısın dostum. Oliver Sacks kendi deneyimlerini diğer bilim adamlarıyla paylaşarak pek çok konunun ele alınış biçimini değiştirmiş bir araştırmacı. Aslında sen de şu anda sınırlı bir hafıza kaybı yaşıyor olabilirsin. Bir ihtimal, dün gece ağır bir travma geçirdin. Biliyorsun, bazen büyük bir fiziki acı insanı bayıltır. Ortaya çıkan bu tepkiyi, korunma amacıyla sistemin geçici bir süre kendisini kapatması olarak tanımlayabiliriz. Ancak söz konusu travma fiziki değil de duygusal ise, verilen tepkiler de farklı olabilir. Örneğin, dün gece hafızasını kısmen yitirmiş bir roman kahramanının hikâyesini okurken, bilinçaltına yerleşen bir ‘korunma refleksi’ ile benzer bir durum senin de başına gelmiş olabilir. Sanki burada birbirlerini tetikleyen bir olaylar zinciri var. İlk kıvılcımı sana ulaşan sürpriz bir haber çakmış olabilir. Seni derinden yaralayan, kızdıran, hatta sarsan, üzerinde şok etkisi yaratan bir haber…”

Profesör bir an için susup karşısında oturan gizemli ziyaretçinin tepkisini ölçmeye çalıştı. Loş ışıkta yüz hatlarını iyi seçemiyordu ama nefes alışı düzgün sayılırdı. Sözlerini tamamlamaya karar verdi.

“Bak dostum, belli ki senin İstanbul’da yaşayan bir ailen var. Bu arada, Selin adında bir kadın seni arıyor. Cep telefonundan sana ulaşamadığını, seninle bir an evvel görüşmek istediğini söylemiş oteldeki görevliye. Hatta benim evi bile aramak istemiş. Demek ki randevumuz olduğunu bilen bir kadın.”

Yine sustu, sonra fısıldar gibi devam etti:

“Sim kartın cebimde… Selin’in telefon numarası da yanımda. En önemli soru şu: Gerçeklerle yüzleşmeye hazır hissediyor musun kendini?”

Birkaç dakika ikisi de konuşmadı.

Erol’un derin nefes alışları duyuluyordu. En sonunda boğuk bir sesle sordu:

“Ya sen düşünüyorsun Bruno? Aramalı mıyım o numarayı? Peki, sonra ne olacak? Delirecek miyim ben? Yoksa çoktan delirdim mi?”

Profesör teskin edici bir tonda yanıtladı.

“Hayır Erol, kesinlikle deli değilsin, hatta zihnin en az benimki kadar berrak. Belki de yaralı bir insan olarak tanımlayabilirim seni. Nasıl desem, örneğin derin bir yaranın acısını bilinçaltına gömmüş bir insan… Fikrimi soracak olursan, bu yaranın gerçek sebebini bilmeden ikinci bir risk almasak daha doğru olur gibime geliyor.”

Rüzgârla savrulan dalların, sonbaharla birlikte kurumaya yüz tutan kuru yaprakların hışırtısından başka hiçbir şey duyulmaz olmuştu odanın içinde. En sonunda o sessizliği yine profesör bozdu.

“Sana bambaşka bir şey soracağım dostum. Hipnoz hakkında neler biliyorsun acaba? Bir fikrin var mı?”

Erol’un sesi yine normale dönmüştü. Sözlü sınava kalkan çalışkan bir öğrenci gibi anlatmaya başladı…

“Hipnoz, uyku ile uyanıklık arasında bir trans halidir aslında. Telkinle yönlendirmeye imkân verdiği için her zaman insanların ilgi odağı olmuş bir konu. Bildiğim kadarıyla da terapi seanslarında ilk bilimsel denemeler 19. yüzyılda, Pierre Janet ile Sigmund Freud birlikte başlatmıştı.”

Profesör, karşısında oturan ziyaretçinin bilgisinden etkilenmişti. Bu iyi haber diye düşündü. Demek bizim konulara hiç de yabancı biri değil.

“Öyleyse geçici hafız kayıplarına hipnozla çözüm arandığını da biliyor olmalısın.”

Erol, “Evet Bruno, biliyorum” diye yanıtladı mekanik bir sesle. “Hatta çocukluğunda tacize uğramış ergenlerin sorunlarını çözmede sıkça kullanılan, kimi zaman da bu metodu uygulayan psikiyatristlerin meslektaşları tarafından şiddetli bir şekilde eleştirildiği şaibeli bir tedavi yöntemi bu.”

“Bravo dostum. Bu konuda hayli bilgili olman bizim için büyük bir şans. Şimdi sana dosdoğru soracağım. Karar senin dostum, Selin’i mi aramamı istersin, yoksa bilinçaltına bir yolculuk için bir hipnoz seansına var mısın?”

Odayı yeniden bir sessizlik kapladı.

Ardından kuru bir öksürük. Kısık ama kararlı bir ses…

“Sana güveniyorum Bruno. İçinde bulunduğum bu belirsizlik hali ise beni gerçekten çok yıpratıyor. Madem sence de başka bir çıkış yolu kalmadı, hadi başlayalım.”
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz