Yazdıklarıyla Yaşayanlar

Franz Kafka

6 Nisan 2020
Yazı: Yazdıklarıyla Yaşayanlar | Franz Kafka | Yazan: Hasan SaraçÖlümden Sonra Gelen Şöhret
“Bir kitap başımıza inen bir darbe gibi bizi sarsmıyorsa neden zahmet edip okuyalım ki onu?”

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına daha otuz yıl vardır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Prag kentinde, Almanca konuşan Yahudi bir ailenin ilk erkek çocuğu dünyaya gelir. Franz Kafka’nın kayıtlarına “3 Temmuz 1883 tarihinde doğdu” diye yazar bir memur. O henüz dünyadan habersiz bebek, hayatı boyunca hicvedeceği bürokrasiyle böylece tanışmış ve o kaçınılmaz ilişkiyi başlatmış olur.

Franz’ın babası Hermann Kafka, sokak satıcılığından gelen başarılı bir işadamı, annesi Julie ise varlıklı bir bira üreticisinin kızı, babasından daha kültürlü bir burjuvadır. Sonradan beş kardeşi daha olacak ve Franz, annesi günün büyük bölümünü aile şirketinin yönetimine hasrettiği için hizmetkârların elinde büyüyecektir. Zaten oğlunun yazarlık hayallerini anlayacak entelektüel derinlikten yoksun olan annesiyle ve zorlu bir kişiliği olan, evdeki atmosferi boğucu hale sokan babasıyla ilişkileri her zaman sorunlu olmuştur.

Seçkin bir lisede parlak bir öğrencilik dönemi geçiren ve edebiyata büyük ilgi duyan Franz, Almanca’nın yanında Fransızca kitaplar okumaktadır. Gençlik yıllarında, Madame Bovary (1857) dahil pek çok ünlü eserin yaratıcısı ve gerçekçi akımının öncüsü olan Fransız yazar Flaubert’in etkisindedir. Kafka, üniversite yaşamına Prag’da Kimya Bölümü’nde başlayıp hemen ardından Hukuk Fakültesi’ne geçiş yapar. 1906 yılında üniversiteyi bitirip avukat olduktan sonra ilk olarak bir sigorta şirketinde çalışmaya başlar. Daha sonra da farklı şirketlerde yöneticilik deneyimleri olur.

Bürokrasi karşıtı ve anti-militarist görüşleriyle tanınan Kafka birkaç kez işini, sevgilisini, yaşadığı kenti değiştirir. Ve henüz kırk birinci doğum gününü bile kutlayamadan dünyasını da değiştirecektir.

Kafka bir keresinde “Ölümü arzulamaya başlamanız, bazı şeyleri anladığınızın ilk işaretidir” diye yazmıştı. Annesi ile babası hâlâ hayattayken genç yaşta ölüp gitmesi de bilinçaltına yerleşip kök salan bir tercih miydi acaba? Dünya edebiyatına damgasını vuran bu ünlü yazarın neredeyse tüm eserlerinin ölümünden sonra yayınlanabilmiş olmasını Prag’daki üniversite yıllarından beri yakın arkadaşı olan Max Brod’a borçludur okurları. O dönemde örneklerine sıkça rastlandığı gibi, Kafka tüm günlüklerini, notlarını ve yarım kalmış eserlerini ölümünden sonra yakılmak üzere Max Brod’a göndermişti. Bu satırların okurları, Kafka henüz hayattayken ve hızla yaklaşan ölümüne pek az süre kalmışken neden bu eyleme kendisi cesaret edemedi diye sorabilir. Sanırım bu sorunun cevabı da yarım kalan eserleri gibi ebediyen sır olarak kalacaktır.

Kafka Almanca kaleme aldığı eserlerinde, bu dilin Türkçe’de olduğu gibi esas fiili cümlenin sonuna saklayabilme özelliğini koruyarak, çok uzun, karmaşık ifadelerle okurunu son kelimenin son hecesine kadar merakta bırakmayı ve vurucu darbeyi son anda indirmeyi sanatının bir parçası haline getirmişti. Aynı şekilde, eserlerinde çift anlamlı kelime oyunlarına sıkça başvurmuş, gerçeği okurunun zihninde oluşan soru işaretlerinin ardına gizlemiştir. Bazı romanlarını tamamlamadığı için geride bıraktığı ipuçları sürekli bir tartışma konusu olmuştur.

Max Brod, yarım kalmış bazı bölümleri arasındaki geçişlerin dahi tamamlanmamış olduğu Dava (1925), Şato (1926) ve Amerika (1927) adlı en tanınmış eserleri sırasıyla yayına hazırlayarak Almanca dilinde bastırmıştır. Sonraları bu romanlar pek çok edebiyatçının ilgisini çekmiş, farklı proje grupları onları yeniden ele alıp değişik çeşitlemelerini geliştirmişlerdir. Bunlardan en ünlüleri İngiliz akademisyen Malcolm Pasley öncülüğünde kurulan ekibin kendi üsluplarıyla İngilizceye çevirdiği Şato ve Dava adlı romanlardır.

Kafka günümüze kadar bir sır perdesinin ardında kalmasıyla ünlenmiştir.

Bazı eleştirmenler onu eserlerinde bürokrasiyi hicveden bir Marksist (Marksist düzenin bürokrasiye teslim oluşu da hayli ironik bir durumdur) olarak tanımlamışlar, bazıları ise yazarın antimiliter, bürokrasi karşıtı kara mizahını anarşist ruhuna bağlamışlardır. Özgün tekniği, yaratıcılığı, sürrealist yorumlarıyla Kafka, edebiyat dünyasının tartışılmaz ustalıkta kalemlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ne yazık ki yazgısı post-emperyalist resmin rakipsiz fırçası Vincent Van Gogh ile aynı kaderi paylaşacaktır. Ölümlerinden sonra eserleriyle tüm dünyayı büyüleyecek bu iki dehaya, yaşadıkları dönemde kimse dönüp bakmamış, hak ettikleri değeri vermemiştir. Van Gogh’un New York’taki MOMA, Saint Petersburg’daki Hermitage ve Paris’teki Musée d’Orsay başta olmak üzere yerkürenin en gözde müzelerinin başköşelerine layık görülen paha biçilmez yapıtlarına resim galerileri ve koleksiyoncular o günlerde burun kıvırıyor, dahi sanatçının resimlerine harcadığı tuval ve boya parasını bile ödemeye yanaşmıyorlardı.

Kafka’nın da kendisi hayattayken yayınlanan ilk ve son eseri Dönüşüm (1915), dokuz yıl sonra dünyaya gözlerini yumduğunda yalnızca iki bin adet basılmıştı.

“Kabul edilebilir olandan değil, doğru olandan başlayınız.”

Kafka’nın, romanlarında yer alan karakterlerin hayatlarını kâbusa dönüştürmeyi alışkanlık haline getirerek bir bakıma kendi içsel çelişki ve çaresizliklerine ayna tuttuğunu düşünebiliriz. “Bir an gelir artık geri dönemezsiniz. Mühim olan o noktaya ulaşabilmektir” diye yazarken kendi çetin yolculuğuna mı atıfta bulunuyordu acaba? Yıllar sonra, Amerikalı yazar Paul Auster da farklı bir biçimde de olsa roman karakterlerinin hayatlarını cehenneme çevirmesiyle ünlenecektir.

Dönüşüm

Daha önce belirtildiği gibi, 1915 yılında Almanca yayınlanan Dönüşüm, Kafka’nın hayattayken basılmış tek ünlü eseridir. Günümüzde pek çok akademik kuruluşun eğitim programında yer alan bu romanın Kafka öldüğünde pek az tanınıyor olması da Van Gogh ve Sabahattin Ali örneklerinde olduğu gibi, mezardayken ünlenen pek çok yazar ve sanatçının ortak kaderlerine işaret eden hazin bir gerçektir.

Dönüşüm adlı uzun öyküde, tüm ailesini geçindiren çalışkan bir memur olan Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendisini yatağında devasa bir hamam böceğine dönüşmüş olarak bulur. Yazar, bu iğrenç görüntüsüne bile bakmadan “işe geç kalacağım” diye hayıflanan Gregor’un kazandığı paraları ailesinin nasıl kendisinden gizlediğini, iyi niyetini nasıl sürekli istismar ettiklerini gözler önüne serer satırlarında. Para kazanamadığı sürece ailesinden dışlandığını, itilip kakıldığını, korku ve tiksinti uyandırdığını gördükçe, günbegün yaşama gücünü, ruhunu ve inancını yitiren bir insanın dramını anlatır bu başyapıt. Yıllar sonra, Dönüşüm’ü okuduktan sonra neler hissettiğini şu sözlerle anlatacaktır Nobel ödüllü Marquez:

“1947 yılıydı. Henüz on dokuz yaşındaydım. Hukuk fakültesinin birinci sınıfında öğrenciydim… Dönüşüm adlı eserin ilk sayfasındaki giriş cümlesini hatırlıyorum, şöyle diyordu Kafka: ‘Bir sabah sıkıntılı rüyalarından uyanan Gregor Samsa kendisini yatağın içinde devasa bir böceğe dönüşmüş bulur.’ Lanet Olsun! Okurken böyle mırıldandım kendi kendime, ‘Bu doğru olamaz! Kimse böyle bir şeyin yapılabileceğini bana söylemedi! Demek olabiliyormuş! Öyleyse ben de yapabilirim!'”

Sembolik bir anlatımla kahramanını adım adım karanlık bir sona götüren bu bireysel trajedi artık bir edebiyat klasiği olarak kabul edilmektedir.

“Her devrim gün gelir buharlaşır, ardında yapış yapış bir bürokrasi kalır.”

Dava

Sigorta şirketinde çalıştığı günleri anımsatan yeni karakteri Bay Josef K. ile yoluna devam eder Kafka. Bankada görevli bir bekâr yöneticinin kaldığı pansiyona sabahın erken saatlerinde gelen yetkililer, Dava adlı eserinin ilk sayfasında Josef’e hakkında bir soruşturma açıldığını söyler. Bu soruşturmanın kimler tarafından, ne zaman, hangi gerekçelerle açıldığını, dava süreçlerinin nasıl devam edeceğini okurlar hiçbir zaman öğrenemeyeceklerdir. Zaten tüm eser Josef K.’nın bu sorulara mantıklı bir cevap ararken başına gelenlere odaklanmıştır. Soyut bir anlatımın ardına gizlenmiş “otorite” belirsiz bir hiyerarşik düzen içinde, bilinmeyen, asla kestirilemeyen ve sürekli değişen kurallarıyla, uzaklarda bir yerde Josef K.’yı biteviye kovalamaktadır. Kurgu içinde hayat bulan pek çok karakter bir görünüp bir kaybolarak, “otoriteyi” her biri farklı şekillerde tanımlayarak, Josef’i ve okurları sürekli şaşırtmaya devam edecektir.

Böylece, devlet bürokrasisi ve hukuk sistemi, yani “soyut otorite”, önceden kestirilmesi mümkün olmayan absürd kararları ve insanları soluksuz bırakan tahakkümüyle kendi ülkesinin vatandaşlarını korkutmakta, güven ve aidiyet duygularını örselemekte, onları şaşkınlığa ve koşulsuz teslimiyete sürüklemektedir. Kafka, Dava’yı neredeyse bir asır önce Prag’da yazmıştır. Günümüzde bu satirik ve fütürist eseri okuyan dünya vatandaşlarının pek çoğu muhtemelen o kadar şaşırmayacak ve son yüz yılda yeryüzünde, özellikle de dışa kapalı totaliter toplumlarda yaşanan acıları Kafka’nın dehasına duydukları hayranlığa karışan bir buruklukla hatırlayacaklardır.

“Düşünceleri arasında sıkışıp kalmış bir eylemci o durağanlıktan çıkmadan asla mutlu olamaz.”

Şato

Kafka’nın yazıp tamamlamadan bıraktığı bir başka eser olan Şato, yine kadim dostu Max Brod tarafından yayına hazırlanarak, yazarın ölümünden iki yıl sonra yani 1926 yılında Almanca olarak basılmıştır. Bu eser de Dönüşüm gibi ilk baskısında bin beş yüz adet bile satamadıysa da daha sonraki yıllarda farklı dillere çevrilerek en çok okunan eserler arasında yerini alacaktır.

Şato’da gizemli Bay K. bir kez daha karşımızdadır. Dikkatli okurlar Orhan Pamuk’un Kar adlı romanındaki kahramanın da Ka olarak anıldığını hatırlayacaklardır. Kafka 1922’de bu eseri yazmaya başladığında önce “ben” öznesini kullanarak hikâyeye başlar, ancak yarı yola geldikten sonra öykü K.’nın anlatımıyla devam eder. Faaliyetlerini yakınlardaki bir şatodan yürüten gizemli bürokrasi, K.’yı köylerine kadastrocu olarak çağırdıktan sonra ona farklı görevler vererek hayatını allak bullak edecektir. Köyde kendisine bir yer edinmeye çalışan Bay K., kesinlik ve şüphe, düz mantık ve absürd yanıtlar arasında kaosa sürüklenerek “otoritenin” kendisine ördüğü küf kokulu loş labirentlerde çaresizlik içerisinde kaybolacaktır…

Amerika

Kafka’nın en önemli eserlerinden biri de hayatın benzer bir cilvesiyle, yine ölümünün ardından gün ışığına çıkan Amerika adlı eseridir. Zaten peşinde koşmadığı şöhreti göremeden okurlarına veda eden Franz Kafka, Van Gogh’dan yalnızca üç yıl daha uzun yaşayabilecek ve henüz 41 yaşındayken Viyana yakınlarındaki bir sanatoryumda Polonyalı sevgilisi Dora Diamant’ın kollarında hayata veda edecektir.

Hayattayken birbirini tanıma fırsatı bulamadan genç yaşta dünyaya veda eden bu iki dahi, daha uzun yaşayabilselerdi sanat ve edebiyat severlere kim bilir daha neler armağan edeceklerdi.
 
 
 

Bu portre, yazarımız Hasan Saraç’ın Yazdıklarıyla Yaşayanlar adlı eserinden alınmış olup, yayıncı kuruluş Portakal Kitap‘ın özel izniyle yayınlanmıştır. Bir başka ortamda kullanılması, paylaşılması yasaktır…

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz