Bir Kahve Molası

Perdesizler | 1

30 Nisan 2020

Yazı: Perdesizler | 1 | Yazan: Edibe Vural

Gecenin yükünü çekmiş omuzlarını zorla kaldırdı. Yatağa ve serin sabah uykusuna dönük gözlerini ancak yarım bir şekilde açabildi. Çıplak ayakları parkeyle buluşunca, ılık bir sabah olacak, dedi içinden bir ses. Önce yüzüne bir avuç can suyu çarptı ardından pikabına Selçuk Alagöz’ün Malabadi Köprüsü plağını yerleştirdi, kahve makinasının düğmesine bastı. O sabahı diğer sabahlardan ayıran sesler duydu sokaktan. Bu sesler her gün duyduğu mahalle çocuklarının sesi yahut seyyar tezgâhı ile köşede duran amcanın sesi değildi. Kahvesini, geçen yaz tek başına çıktığı Kaş tatilinden dönerken aldığı kupaya doldurdu ve sese doğru salonunun penceresine yanaştı.

İstanbul’un çoğu mahallesine göre hâlâ yaşıyordu burası. İnsanlar mahalle bakkalından, kasabından, manavından alışveriş yapıyor, güzel bir yemek yapınca komşusuyla paylaşıyordu. Daracık bir sokaktı. Sanki elini uzatsa karşı apartmana elleri değecekti. Bu yüzden tam karşı dairesinin uzun zamandır boş olması onu daha rahat hissettiriyordu. Fakat bugünkü hengâmenin sebebinin boş daireyi doldurmaya gelmiş eşya yüklü bir kamyonet olduğunu görünce keyfi kaçar gibi oldu. Pencerenin önündeki, geçen ay Feriköy Antika Pazarından aldığı çiçekli berjerini, kamyoneti daha net izleyebileceği bir konuma yerleştirdi. Kamyonetten inen her eşya için bir tahmin yapıyor, yeni komşuları hakkında bilgi ediniyordu.

“Koltuk takımı klasik, kutular özenle bantlanmış üzerine yazılar yazılmış, hah bir kitaplık çıktı. Umarım dekor olarak kullanmıyorlardır. Çocuk odası grubu mu o? Kaç yaşında acaba? Çok ses etmese bari…” diyerek tahminler yağdırdı bir süre. Kamyonetteki eşyaların azalmasıyla beraber elindeki kahvenin de bittiğini fark etti. “Ne boş zaman geçirdim” dedi. “Doğru çalışmaya…”

Ayten, orta yaşlı sayılabilecek bir yaştaydı.

3 ay önce 38. yaşına girmişti. Kumral saçları her zaman kulak hizasındaydı. En son ne zaman saç uçlarının omuzlarına değdiğini kendisi bile hatırlamıyordu. Elleri oldukça zarifti. Onun parmaklarını yüzüksüz görmek mümkün değildi. Soğuk ve sert sayılabilecek bir yüze sahipti. Çok okunan bir edebiyat dergisinde editörlük ve öykü yazarlığı yapıyordu. Bu işi evden yürütebildiği için kendini şanslı hissediyordu. Okumak ve yazmak onun için epeyi eski bir eylemdi. Öyle ki okula başlamadan evvel dayanamamış okumayı yazmayı sökmüştü. Edebiyat öğretmeni olan anne babasının da evi bir kütüphaneye çevirmeleri onu bu konuda yönlendirmiş oldu. Tek çocuktu. Yalnızlık, en baştan beri kaçamadığı ve bir süre sonra teslim olup bundan keyif aldığı bir şeydi. Onun için tam da kendine uygun bir meslek seçmişti. Sevdiği şeyi yaparak para kazanmak insanın hayatta yakalayabileceği nadir bulunan bir şans… Ayten şanslıydı.

Bir de istifçiliğinden bahsetmek gerek. Sürekli alıyordu. Küçük biblolarla, isimsiz ressamların sayısız tablolarıyla, onlarca tek kişilik fincanla, gümüş şamdanlarla, büyüklü küçüklü renkli cam şişelerle, el yazması Arapça, Osmanlıca, Fransızca kitaplarla dolu bu evde tek başınaydı Ayten. Kendine “hatıra avcısı” diyordu. İnsanların önceden kullandığı bu eşyaların anıları, yaşanmışlıkları vardı. Ayten onları satın alarak bu anıları da almış oluyordu. Satıcıdan eşyanın geçmişini öğreniyor eşyalarla arkadaş oluyordu. Kimi babaanneden kalma bir biblo, kimi anneden kalma bir dikiş makinesi, kimi dededen kalma bir köstekli saat, kimi ölen eşin oturmaktan keyif aldığı bir iskemle ve daha nicesi. Sürekli alarak ve anıları düşünerek yalnızlığının içini doldurmaya çalışıyordu. Ne fena bir şeydi anılara sahip olmamak. Oysa insan hatıradan ibarettir.

Bazı insanlar içindeki kocaman boşlukları doldurmak için sürekli yemek yer, bazıları hiç durmadan çalışır, bazıları sırf bir meşgale olsun diye çocuk yapar büyütür, bazıları bağımlılıklara yönelir bazıları da Ayten gibi sürekli satın alır. Hayat gayesi aramak, böyle bir şeydi ona göre…

Tüm gününü yeni gelen yazıları okuyup düzenleyerek geçirdi.

Bazen yemek yemeyi bile unuttuğu oluyordu. O günlerden biriydi bugün de. Mutfağa gidip kendine bir şeyler hazırladı ve midesinin sesini susturdu. Salona yürüdü, hava kararmıştı, kamyonet artık yoktu. Karşı dairenin avizeleri ışık saçıyordu. Evin içinde yorgunlukları her hallerinden belli 40 yaşlarında bir adam ve kadın dolaşıyorlardı. Salonu neredeyse yerleştirmişlerdi. Salondaki kitaplığın raflarına özensizce dizilmiş kitapların isimlerini okumaya çalıştı. Birini tanımanın en kısa yolu, seçtiği kitaplara bakmaktır diye geçirdi içinden. Bir yandan neden içinde bu denli birilerini tanıma arzusu belirdi diye düşündü. Zaten nerdeyse hiçbir komşuyu tanımıyor, tanıdıklarıyla da iletişimi bir baş selamından fazlası olmuyordu. Yine de merakını dindiremedi.

Pencerede 10–11 yaşlarında bir erkek çocuğu belirdi. Ayten’i birkaç dakika sonra fark etti ve sıcak bir tebessüm ile başını kaldırdı. Ayten sanki onu birkaç dakikadır hiç izlemiyormuş gibi, görmemiş gibi davrandı ve perdeyi çekti. Bunu neden yaptığını düşündü bir bardak su içerken. Ardından yatağa girdi ve vücudunu yarı ölüm haline teslim etti…

Ertesi sabah uyandı, kahve makinasının düğmesine bastı ve salona yürüdü. Perdeyi araladı. Her şey nasıl bıraktıysa öyleydi. Çocuk pencere kenarında dün Ayten’e gülümsediği yerde öylece duruyordu yalnız bu kez elinde bir kitap vardı. Ayten dün yarım bıraktığı kitabını ve yeni demlenen kahvesini alıp berjerine yerleşti karşılıklı kitap okumaya başladılar. Arada bir ikisinin de başı kalkıyordu küçük bir an göz göze geliyor okumaya devam ediyorlardı. Ayten bu hoş vakit sonunda belki de bir komşu edinebilirim kendime diye geçirdi içinden.

Yaklaşık bir hafta geçmişti boş dairenin dolduruluşundan bu yana.

Ayten onlara artık Perdesizler diyordu. Bir hafta geçmiş olmasına rağmen hâlâ perde kullanmıyorlardı. Her sabah kahvesini ve kitabını alıp temiz giyimli, teni beyaz, saçları siyah ve sağa taranmış, dişleri inci gibi nizami dizilmiş ve mutluluk verici bir şeyler olsun ya da olmasın yüzü gülen bu çocukla pencere kenarında okumak için buluşuyordu. O gün uyandığında pencerede perdesizlerden kimseyi göremeyince içindeki heyecan balon gibi sönmüştü. Alıştığını anladı perdesizlere. Aradan çok geçmeden bir taksi gelip durdu apartmanın önünde. Önce perdesizlerden yetişkin erkek indi, ardından kadın. Arabanın bagajından bir tekerlekli sandalye çıkardılar ve çocuğu kucaklayarak arabadan indirdiler.

Ayten şok içinde izliyordu olup biteni. Ne yani? Çocuk yürüyemiyor muydu? Nasıl anlayamadım bunu? Onun için mi pencerenin kenarından ayrılmıyor? Evet, onu sadece otururken görmüştü. Hafızasını kontrol etti ama ayakta bir tek anını bile hatırlamıyordu. Ayten içinde garip bir acıma hissi ile pencereyi terk etti.

Tüm gün çalışmaya çalıştı ama nafile. Aklı sürekli çocuktaydı. Akşamüzeri perdeyi aralayarak perdesizlere göz attı. Yemek masasında gülüşerek yemek yiyorlardı. Bir müddet izledi tüm engellere rağmen gülecek bir şeyler bulan bu aileyi. Ardından bir plak koydu pikaba… Plak cızırtılar içinde Atilla Atasoy’un Cüce şarkısı için dönerken o da düşüncelerine döndü…

Ertesi gün çok daha iyi hissederek uyandı Ayten. Sabah rutinini yerine getirdi. Kitabını ve kahvesini alarak berjerine geçti. Çocuk yine aynı yerdeydi elindeki kitabıyla. Samimi ve kendinden emin bir tavırla “Dün sizi pencerede göremedim. Adınızı bilmediğimden seslenemedim. İyisiniz ya? Ben Ümit bu arada.”

Ayten beklemediği bu sohbete attı kendini;

“Evet dün biraz daha erken çalışmaya başladım, adım Ayten. Çok hoş bir ismin varmış Ümit.”

“Buraya taşınalı henüz bir hafta oluyor. Kitapları seviyorsunuz galiba. Ben de çok severim. En çokta macera kitapları. Fantastik olanlara da bayılırım. Siz nasıl kitaplar okursunuz? Çocuğunuz var mı? Tek mi yaşıyorsunuz? Pencere önünde bazen bir kedi görüyorum o sizin mi? Adı ne? Akşamları şahane şarkılar dinliyorsunuz. Arada ben de dinliyorum.”

Ümit hiç durmadan sorular sorarken Ayten çocuğun bu heyecan dolu halinin yalnızlıktan olduğunu anlamıştı. Yaşıtları gibi sokaklarda koşup oynayamıyordu ama koşar gibi konuşuyordu sanki. Ayten, bir yetişkin sorsa belki tersleyeceği bu soruları büyük bir sabırla ve zevkle cevapladı. Ardından kitap okumaya başladılar. Ayten hayatının en huzurlu okumasını yapıyordu. Bu çocuk ona isminden bir parça mı hediye etmişti?

“Ne hayat dolu. Belki benim de içimdeki o kocaman boşluğu doldurmama yardım eder” diye geçirdi içinden.

Ayten o gün okuması gereken yazıları daha dikkatli okudu. Yemek yemeyi unutmadı, birkaç kere aynaya bakıp gülümsedi bile. Akşam hava kararınca bir çocuğun hoşuna gidebilecek bir plak seçmeye çalıştı. Anne Marie David’den Neşeli Gençleriz çalarken pencerede bekleyen Ümit’in karşısına geçti.

Bol bol güldüler o akşam. Sevdikleri şeylerden bahsettiler, çizgi filmlerden, çocuk kitaplarından, oyunlardan, antikalardan, müzikten, abur cuburlardan… Ümit en çok fındıklı gofretlerden severim, dedi. Ayten bu candan çocuğa hemen alıştı. Sanki bir yerlerde bekletip büyüttüğü sevgi gün yüzüne çıkmıştı.

Günler onlar için hızlanmıştı artık.

Ne de olsa insan kendine sohbet edecek, güzel vakit geçirecek birini bulunca saatler, günler, haftalar nasıl geçiyor anlamıyordu. Ümit henüz 11 yaşında olmasına rağmen sanki Ayten’in hayatı boyunca yanı başında duran biri gibiydi. Ayten çoğu öykü yazarına göre karmaşık ve karamsar bir yazardı fakat Ümit ile tanıştığından beri daha sevgi dolu, şevkât yüklü öyküler yazıyor, yazdıklarına kendisi de şaşırıyordu. Yazdıklarını fındıklı bir gofrete sararak Ümit’le paylaşmak ise en sevdiği şeylerden biriydi. Ümit tüm öyküleri büyük bir merakla okuyor, öykülerle birlikte fırlatılan gofretleri ise büyük bir zevkle midesine indiriyordu. Bu arkadaşlık Ayten’in içindeki boşluğu dolduruyordu. Bu hoş arkadaşlık bir yıl boyunca devam etti.

Artık Ümit’e fındıklı gofretlerden başka ve anlamlı bir şeyler hediye etmek istediğini düşünüyordu bir süredir. Ayten, iki bambaşka dünyaya sahip insanın yeni bir dünya oluşturdukları bu güzel arkadaşlığı yazmak istedi. Hayatında ilk defa kurgu dışı, muhayyile sınırlarından çok daha fazlasını gösteren gerçek bir hikâye yaşıyordu ve elbette yazmalıydı. Bilgisayarının başına geçtiği anda parmakları tuşlara sevgi aktardı sanki. Yazdıkça hafifliyordu. Yazdıkları, sert ve soğuk bir buz kütlesini hatırlatan yüz ifadesini eritiyordu.

Tüm ay boyunca yazdığı öyküde Ümit’le tanıştıkları günden o güne kadar aralarında geçen bu sıcacık arkadaşlık anlatılıyordu. Kalemi kuvvetli bir kadındı ama bu öykü yaşanmışlıklarla doluydu. Bu sebepten diğerlerine hiç benzemiyordu. Artık Ayten’in de bir hatırası vardı…

Oldukça kalınca bir metin çıktığını görünce “Ne çok şey yaşamışız, fark etmeden…” dedi kendi kendine. Güzelce ciltlettirdi öyküyü. Bir kutunun içine koydu, içine de Ümit’in sevdiği gofretlerden ekledi. Ertesi sabah karşı apartmanın kapıcısını çağırdı. “Kutuyu benim için sizin apartmandaki 4 numaraya bırakabilir misiniz?” dedi.

Kapıcı şaşkınlıkla;

“Abla karıştırıyor olmayasın, 4 numara 3-4 yıldır boş. Kime göndermek istiyorsun?”

“Olur mu canım? Benim dairenin tam karşısı işte 4 numara, oğulları var Ümit diye.”

“Yok, ablacım bu apartmanda öyle biri yok, sen karıştırdın herhâl.”

Ayten beyninden vurulmuşa döndü… Adamın sesleri sanki duvarlara çarpıp geri dönüyor, tekrarlanıyordu. Kalbi sıkışıyor nefes alamıyordu…
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 

Bu ay sizin için iki bölümden oluşan bir hikâye hazırladım. Bir fincan, bir kupa, bir bardak kahvenizin yanına Ümit’in en sevdiği fındıklı gofret tadında bir öykü bırakıyorum.

Afiyet olsun…

Edibe Vural

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 30 Nisan 2020 at 22:21

    Tanrımmmm. Muazzam. Son paragrafta resmen tüylerim diken diken oldu. Bayıldım 👌🏻
     
    Tebrikler canım. Devamını merakla bekliyorum.

    • Cevapla Edibe Vural 1 Mayıs 2020 at 08:06

      Ahh Didem Abla 🙂
       
      Umarım devamını okuduktan sonra da beğenirsin. Söylemeden edemeyeceğim inanılmaz bir kadınsın. Seni seviyorum :*

      • Cevapla Didem Çelebi Özkan 1 Mayıs 2020 at 08:29

        Sen de öylesin bi’ tanecim. O muhteşem zihninden çıkan hikayelere bayılıyorum.
         
        Ben de seni çoook seviyorum. Birlikte oluşturduğumuz güce ve dayanışmaya ise hayranım 🤗❤️

  • Cevapla Hüseyin Küçükkelepçe 1 Mayıs 2020 at 17:53

    Tasvirlerini çok beğeniyorum. Ayten, kitaplar, kahve ve hatıra avcısı… Bir çocuk sahneye çıkıyor üstelik gülüyor ve yaşam ışımaya, yeşermeye başlıyor. Bu kasvetli dünyada da böyle değil midir? Çocuklar, kadınlar gülünce hayat renkleniyor…
     
    En çarpıcı olan ise başlık oldu benim için. Kitap kapağında görsem kesin karıştırırım. Düşündüm, ne çok perdem var yakınlarıma karşı, insanlara karşı. Cennet gizleyecek bir şeyi olmamaktır. Perdesiz olmaktır.
     
    Bu yorumu son paragrafı okumamışım gibi yazdım.
     
    Perde başkalarıdır
    Başkalarına açılır,
    Başkalarına kapanır,
    Yaşamda ve Oyun’da.
    Özdemir Asaf

    • Cevapla Edibe Vural 1 Mayıs 2020 at 23:51

      Yorumlarınız beni çok heyecanlandırıyor. Beğenmenize sevindim. Yine harika bir şiirle eşlik etmişsiniz bana… ihya oldum. Cennet gizlenecek şeylerin olmayışı mıdır? Yoksa saklanacak kadar güzel şeyler için midir perdeler…
       
      Devamı gelecek 🙂

  • Cevapla Hüseyin Küçükkelepçe 3 Mayıs 2020 at 18:24

    “Yoksa saklanacak kadar güzel şeyler için midir perdeler…” diyerek açtığınız güzel pencereden hayat daha ümit var gözükmektedir. Değerli olanın saklı olması adeta doğasından gelir. Lakin perdeyi yıkıp viran olanlara ne demeli.
     
    Prag’da Jan Hus canlı canlı yakılırken, Bağdat’ta Hallac, eşine az rastlanır bir vahşete tanıklık etti. Halkın temaşası eşliğinde organları tek tek, yavaş yavaş kesildi, derisi yüzüldü can vermesi belki bir günü buldu. Giordano Bruno, “Evren bir bütündür” dediği için “Kanı akıtılmadan işkence edilerek öldürülsün” (nasıl bir sadizm ama) kararı gereğince Campo de Fiori Meydanı’nda yakılarak katledildi. İskenderiyeli matematikçi güzel Hypatia sorgulamadan inanmayı red ettiği için linç edildi. Bizler için bu bedelleri ödediler.
     
    Acaba ölüme azmettirmekten yargılanır mıyız?

    Öznel perdelerimizin arkasındakileri yine öznel değerlendirmelerimizle iyi ve kötü diye kategorileştiririz. Onları tarafsız bir gözle masaya yatırıp tanımadan ne olduklarını asla bilemeyeceğiz.
     
    Mikrofonu ele geçirince kalabalığın değil bencil isteklerini sıralayan kurnaz kasaba politikacısı durumuna düşmek istemem. Bütün bunların penceresinden bakarak halüsinasyonlar gören Ayten Hanım’ın dünyasıyla ilgisi olduğuna inanıyorum.
     
    Penceresinin önünden geçerken, “Harika görünüyorsunuz. Marketten bir isteğiniz var mı?” demeyi çok isterdim.

  • Cevap Yaz