Kırmızı

Sana “Korkma” Demeyeceğim, Yine de Sen Bilirsin

24 Nisan 2020

* Yazıyı yazarının sesinden dinlemek için alttaki ses dosyasını tıklayabilirsiniz.

* Yazarın Notu: Bu yazıyı, Spring time – Yiruma dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

Yazı: Sana “Korkma” Demeyeceğim, Yine de Sen Bilirsin | Yazan: Nurdan Yılmaztürk


Tablo: Korkunun Gözleri*
Sanatçı: Nurdan Yılmaztürk

“İnsan niye hayatından bu kadar şikayet eder? Saatlerce anlatacak kadar..” diye düşündü kadın, gece 01.47’de, balkonda her gece olduğu üzere uykudan önceki son sigarasını içip yıldızlı 1 gökyüzü hayal ederken. Az evvel yapmış olduğu telefon görüşmesini yorumluyordu kafasının içinde. –se’li, -sa’lı geleceğe dair kaygılı 1 zaman diliminde yaşayan eski ev arkadaşıydı arayan. Artık çok uzak ülkelerden birinde kendine yeni 1 hayat kurduğundan, zaman farkına yenik düşmemecesine kardeşliğe yakın arkadaşlıklarını hatırlatıyorlardı birbirlerine telefon konuşmaları ile hemen her gece.

Her şeyi kontrol etmeyi seven garantici, düzenli, mükemmeliyetçi ve 1 o kadar özgür ruhu; kendi dünyasının dışındaki dünyanın baskılayan, zorlayan ve kısıtlayan güvensiz varlığını ona fazlaca hissettirdiğinden, bu korku imparatorluğundan gitmeyi tercih etmişti ve ne gariptir ki şimdi küçük 1 adanın küçük 1 tahta evindeki hayatı da ona yeterince iyi gelmemişti. Yatılı okulda aynı sıra, aynı yatakhane ve sonrasında yıllarca aynı evi paylaşmış olmalarına rağmen birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını düşünmüşlerdi hep.

Son sigarasının üzerine 1 sigara daha yaktı. Buna kendi de şaşırdı. “Bak aslında ona söylüyorum ama benim de fark etmediğim, kimsenin anlayamayacağı garip tutturukluklarım var..” diye geçirdi aklından. Büyük şehrin ışıklarını küçük balkonundan izlerken, havanın soğuğu girdi erguvan rengi ipek sabahlığından içeri. Sigarasını söndürüp, telefonunu eline alıp artık uyumak için odasına gitmek üzere balkon sehpasının üzerinde duran kitabını, su şişesini, market dönüşü bozukluklarını ve kredi kartını (1 an durup düşündü “Ahh şimdi arkadaşı burada olsaydı, bu ne dağınıklık diye kıyameti kopartırdı..”) toparlayıp salona açılan kapıya doğru yönelmişti ki birden şehrin bütün ışıkları sönüverdi. Sokağın başında dikilmiş olan ve ancak kendini aydınlatan yaşlı sokak lambası dışında en ufak 1 ışık huzmesi yoktu etrafta.

Birden eli ayağına dolaştı. Ne yapacağını şaşırdı.

Kaçıncı yüzyılda yaşıyorlardı. Elektrik kesintisi de neydi. Belki hemen geçerdi. Ya geçmezseydi? Elindekileri düşürdü bu arada. Demir paralar balkonun mermer taşları üzerinde dönüp duruyordu hâlâ, vızıltılı sesleri geliyordu kulağına. Kör gibi hissetti kendini bir anda. Avuç içleriyle yerleri yoklaya yoklaya telefonunu buldu. Elleri öyle terliyordu ki telefonu elinde tutmakta zorlanıyordu. O da ne?! Şarjı bitmek üzereydi. Ve kendisi de ağlamak. Ahh işte hayatta en korktuğu şey başına gelmişti. Karanlık. Karanlıkta kalmak. Telefonun tuşlarına hızlı hızlı bastı, elektrik idaresinin telefonunu bulmalıydı. Ter şakaklarından aşağıya doğru iniyor, boynunun sağ ve sol kıvrımlarından süzülüyor, alnında birikenlerse elinde tutmakta zorlandığı telefonun üzerine damlıyordu. Elektrik idaresinin çağrı merkezinden ulaşabildiği kadın sesi sanki uykusundan uyandırılmış gibi öfkeliydi. Sorularını baştan savma ve yarım ağız yanıtladı. Bu karanlığın içinde ne kadar kalacağını bilememenin çaresizliğiyle ağlamaya başladı. Tuzlu ve sıcak gözyaşları, soğuk havanın üşüttüğü yanaklarını biraz ısıttı. Erguvan rengi ipek sabahlığı, içine giydiği pijamasıyla birlikte terden adeta vücuduna yapışmıştı.

“Tehlike gerçektir, korku tercihtir” demişti ona akıl hocası; anlatırken tane tane ve adım adım, nasıl yaşaması yahut yaşamaması gerektiğini korkularını.

“Şimdiii, şimdiii, şimdi 1 sakin olmalıyım. Midem çok bulanıyor şu an ama biliyorum kusmayacağım. Bana öyle geliyor. İyiyim ben iyiyim. Şimdi hemen buradan gitmeliyim ama nereye, nasıl?” diyerek kendisiyle konuşurken 1 yandan da yere dağılanları toplayıp ıslak ceplerine doldurdu.

“Korktuğun alandan çıkman, sana kendini mutlaka iyi hissettirecektir, ta ki 1 daha o alanla karşılaşana kadar. Bu sebeptendir ki ancak korktuğun alanın aklından çıkması sana sonsuza dek sürecek 1 huzur verebilecektir” demişti akıl hocası. Yatılı okuldan kalma 1 korku idi bu. Uyku saati denilen ve kimin belirlediği belli olmayan 1 zaman diliminde, henüz uykusu gelmediğinden ışıklar sönünce yatakhanenin zifiri karanlığında kara 1 tünelin içinde gibi hissederdi kendini ve tünelin ucunda hiç ışık göremediğinden o çocuk aklı ile o karanlığın içinde kısılıp kaldığını ve 1 daha asla o karanlıktan çıkamayacağını düşünürdü. Ta ki sabaha dek. Sabahları, lambaları, gün ışığını ve yıldızlı gökyüzünü çok sevmesinin nedeni hep bu o günlere dair bu korkusu idi. Bu korku, çocukluğundan ziyade onu yetişkinliğinde daha da zorlar hale gelmişti. Zira o artık koskoca 1 kadındı ve koskoca kadınlar hiçbir şeyden korkmazdı. Korkmamalıydı. Ama insan duygusu dediğin birtakım fiillere –meli –malı bağlı 1 davranış nitelemesi değildi ki.

Terden sırılsıklam olan saçlarını geriye itti.

Aklına eski ev arkadaşı ile üniversite yıllarının o en sık ışıksız kaldıkları zamanlarında buldukları 1 çözüm geldi. Bunu daha önce nasıl da düşünememişti. Panik hali, sağlıklı düşünmesini heppp engellerdi. Telefonu ona uykulu gözlerle bakıyordu. Tuşlara 1 daha bastı hızlıca. Taksi durağı ilk çalışta açtı. Adresi söyledi. Balkonun soğuk mermer taşlarının üşüttüğü bedenini 1 hamle ile ayağa kaldırdı. Kapıya kadar gidebilmesi için biraz ışığa ihtiyacı vardı. Telefonuna yalvaran gözlerle bakıp fenerini yaktı. Sokak kapısına doğru koşmaya yeltendiği sırada telefon gözlerini yumdu. Yeniden ağlamaya başladı. Elleriyle eşyaları yoklaya yoklaya ve görsel hafızasının da yardımıyla o karanlık tünelin içinden geçerek sokak kapısına vardı. Anahtarını cebine koyup merdiven korkuluklarına tutuna tutuna inerken aşağıya, gözlerini sımsıkı yumdu. Karanlık 1 tünelden değil de 1 ormanın içinden geçtiğinin hayalini kurdu. Taksinin içine kendini attığında aynadaki suretiyle göz göze geldi evvela. Ürktü aynada karşılaştığından. Taksicinin bakışları da farklı değildi. Üzerindeki sabahlığı ve pijamayı kısmen örtmeyi başaran bu paltoya iyi ki sokak kapısını bulmaya çalışırken eli değmiş de üzerine geçirivermişti. Yüzünü gözünü sildi paltonun kollarıyla. Taksici bu kez soru dolu gözlerle baktı.

“Havaalanına lütfen” dedi, durumundan utanır 1 fısıltıyla.

Taksici hiç konuşmadan sürdü arabayı. Havalimanına geldiklerinde erguvan rengi sabahlığının ceplerine doldurduğu bozuklukları hiç saymadan taksicinin avucuna bıraktı. Sabahlığı ve pijaması görünmesin diye paltosunun önünü düzgünce kapatıp, kuşağını sıkıca bağladı. O sırada gözleri ayaklarındaki terliklerine takıldı. Lakin umursamadı. Az önce balkonda, ayakları ökseye tutulmuş 1 kuşun kanatları gibi çarpmakta olan kalbi şimdi sakinleşmişti. Havaalanının ışıklarına baktı sevinçle. İçeri girerken güvenlik görevlileri ile göz göze gelmemeye çalıştı zira üstü değilse bile terlikleri, kafalarda soru uyandırabilecek türdendi. Artık karanlık tünelin dışında, aydınlık 1 alanın içindeydi. Güvendeydi. Sıcak 1 kahve içerse daha da iyi hissedecekti. Hatta şu ortada duran küçük kitap büfesinden 1 kitap da seçebilirdi. Aynı üniversite yıllarında olduğu gibi. Bilhassa soğuk kış günlerinde, o küçücük evlerinde, akşamları elektrikler kesilip, evleri buz kesip karanlığa gömülünce, 1 kaç duraklık 1 tren yolculuğu neticesinde bu havalimanında 1 fincan kahveyle kaç gece sabahlamışlardı neşeyle. O günleri hatırladı ve gülümsedi. İşte korkusu geçmişti.

Ta ki tuvalete gidip elini, yüzünü yıkayıp, aynanın karşısında 1 an duraksadığında, korkunun gözlerinde hâlâ oturduğunu fark edene dek.

Sana “Korkma” demeyeceğim, yine de sen bilirsin. Bildiğim 1 şey varsa; korku da, tünel de, karanlık da, ışık da sensin.

Hangisini tercih edersen, yola onunla devam edersin.

 
 
Nurdan Yılmaztürk
 
 

Açıklamalar

Korkunun Gözleri Tablosu:
100×160cm
Tuval üstü akrilik
Fırçasız, parmak uçlarıyla
⇡⇡⇡

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 24 Nisan 2020 at 18:01

    Aklıma çocukluk yıllarımdaki kesilen elektrikler geldi. Evimizin uzun bir koridoru vardı. Ve annem o karanlıkta arka odadan battaniyeyi getirmemi söylemişti. O uzun koridoru yürürken, binlerce canavar ve türeviyle karşılaşıp arka balkondan atlama olasılığımı düşünmüştüm.
     
    Battaniyeyi alıp hızla salona döndüğümde. Annemin gülümseyen yüzü ve dedikleri kaldı aklımda:
     
    Korktuğun her şeyin üstüne git!
     
    O günden beri minik bir ışıkta dahi uyuyamam.
     
    Her öykünde bir yaşam dersi var. Ve yeni yaş harika bir yaşam dersi ile gelmiş. Bol öykülü bir yeni yaş diliyorum bu arada.
     
    Düşündürdü. Hatırlattı ve çok güzeldi.
     
    Tebrikler 👏👏👏

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 13 Haziran 2020 at 11:53

      Canım Gökçem. Öyküleri, yokuş aşağı koşan insan kalbi atımlı Gökçem. Korkunun, gözlerden silinmeden ruhtan silinemediğini bilenlerden olduğum halde, korkunun beni yendiği zamanlar da oldu elbette. Üzerine gidebilenlerden olanları çok cesaret verici buluyorum. İtiraf edeyim hala biraz ışıkla uyuyorum 😊🙈 Yeni yaş dileklerin için çok teşekkur ediyorum 🙏

  • Cevapla Pınar Sude Genç 24 Nisan 2020 at 21:55

    Gerçekten çok keyifle okuyup dinledim. Özelikle kısa zaman öncesine kadar karanlık korkusu olan birisi olarak.. (: Gerçekten çok beğendim Nurdan ablacım, kalemine sağlık. <3

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 13 Haziran 2020 at 11:56

      Canım Sudişim. Itiraf edeyim hala 1 parça ışıkla uyuyan biriyim. Seni bu anlamda tebrik ederim. Korkunun çözülebilmesi ümidi ortadan kalkıyorsa eğer yönetebilir hale getirmek gerek sanırım. Hayat, hep öğrendiğimiz 1 süreç 😊😊

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan