Naftalin

Yalnız Çerçeve

14 Nisan 2020

Öykü: Yalnız Çerçeve |Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

Üç çerçeve yan yana duruyordu konsolda. Gülen yüzler, mutlu anılar çerçevelenmiş. Çok sevilen anne ile babanın, ablayla küçük tatlı yeğeninin olduğu fotoğrafların yanına yerleştirmiş onu. Kalbim dediği, o gereksiz adam ile mutlu bir akşamın son saniyelerinde çekilen bir fotoğrafı büyütmüş, diğer değer verdiklerinin yanına koyuvermiş. Hak ettiğinden değil. Öyle istediğindenmiş.

Evine ilk ziyaretimde, şimdi anlatacağım çerçeve içi dolu olarak oradaydı. En son ziyaretimde de malum yerde ancak daha farklı bir şekilde.

Çerçevenin anlamını düşünmüştüm onlara bakarken.

Resimlerimizi, yazılarımızı, unutmak istemediklerimizi bir yerlere asabilmek, koyabilmek adına satın aldığımız süslü süssüz kenarlıklar.

Bir başka arkadaşım çerçeve için “sınırlar” derdi.

“Sınır çekmek için ne çok bahanemiz var.”

Gerçekten öyle galiba. Sanki kaçmasın diye etrafına sınır çektiği, “benim” demek için sınırlandırdığı o fotoğraf…

Yok şimdi.

Yan yana duran üç çerçevenin tam ortasında artık yapayalnız o beyaz çerçeve.

“Varlığına ihtiyacım var” diye yazmıştı mesajında ve ben koşarcasına gitmiştim; şehir dışındaki sığınağım dediği iki katlı minik evine. Çerçeve dahil her şey yerli yerindeydi. Arkadaşım da öyle görünüyordu aslında.

“Ne oldu? Aylardır üç beş mesaj dışında haberleşmedik. Bir şey olmuş?”

“Aldatıldığımı, aslında hiç sevilmediğimi öğrendiğimde onunla olan son saniyelerimi küçük küçük parçalara ayırıp azaltmaya çalıştım” dedi ilk önce.

“Anlamadım?”

“Anlayacağın kadar detay vermedim daha!”

Rahat kanepelerini ve üstünde duran renkli motifli battaniyelerini çok severdim onun. Hiç izlemediği ama hep açık duran kocaman televizyonun önünde duran bordo kanepelerinin yeşil yumuşak yastıklarını da. Mutlu bir yuvaydı orası. Üstümü çıkarıp oturdum.

“Anlat ne oldu? Gergin de değilsin, ağlamamışsın da?!?”

“Sorma derim ya hep, yorgunum derim anlatmaya. Ama sor istiyorum bu gece. Evin her köşesine dağılsınlar onunla ilgili anılar. Hatırlamak istediklerim sakladığım çekmecelerden bir bir çıksın. Saldırıya hazır tam teçhizatlı ordu gibi kuşatsınlar her yeri. Beynimin içinde, kendine yaptığı tahttan kalksın o da. İstediğimde tek bir hamle ile alt edebileyim. Ve zaten hep benim olan huzurlu ülkemi ele geçirip en tepeye zafer bayrağımı dikebileyim.”

“Sor” diyordu arkadaşım; “Durma, merakla sor bana.”

Ben ise sormuyordum. Cümlelerinin arasına sıkışan detayları çeke çeke anlamıştım çünkü.

Aldatılmıştı.

Birlikte biriktirdiklerini sandığı paraları çalınmış ve işten atılmıştı.

Zaten soramıyordum da. Dinlesem daha iyiydi. Uzun uzun sohbet edebilecek vaktimiz vardı. İyi arkadaşlar çoğunlukla uyumaz. Anlatacak çok şeyleri vardır. Konuşuyorduk. Uyumuyorduk. Arada içimiz geçiyordu geçmesine ama yalnız bırakmak istemiyordum onu. Anlatsın, içindeki bütün cerahat akabildiği kadar aksın, rahatlasın istiyordum. O inadına dik duruyor. Arada bir, küçük kızgın kahkahalar atıyordu.

“Psikolojik olarak hazır olmak böyle bir şey mi?” diye düşündüm önce.

Fakat kim bu kadar hazır olabilir ki birden bire terkedilmeye? Kim aynı evde daha üç gün öncesine kadar mutlu mesut yaşarken sırf ses olsun diye açtığı televizyonun karşısında hiçbir şey olmamış gibi öylece oturabilir?

Hangi terkedilen, vasat bir televizyon kanalındaki moda programında, salak bir Barbie bebeğin üstündeki saçma sapan bir kombinden bu kadar uzun bahsedebilir?

O bahsediyordu işte. Nerdeyse her cümlenin sonunda “Ben hazırım” diyordu.

“Ben hazırım her başlangıca, her bitişe.”

Bilinçsizce yaptığı telkin başarılıydı aslında. Tıpkı yoğun geçirdiği o grip zamanında, yirmi gün yapılan antibiyotik iğnelerini vurulurken tekrarladığı gibi.

“Acımayacak ki!”

Öyle atlatmıştı enjeksiyon korkusunu. Aynı şeyi yapıyordu yine.

Neler bitmişti hayatında, neler gitmişti? Bu neydi ki?

Geçer giderdi. Sadece, zaten çok kalitesiz ve birkaç oyun için yapılmış küçük oyuncağı bozulmuş ve çöpe atmış bir çocuk gibi davranıyordu bana kalırsa. Yerine yenisi gelene kadar oyalanacak başka oyuncağı yoktu işte. Kendi ile oynamaya kalkışmış, ne de iyi yapmıştı.

En kaliteli kırmızı şarabından kadehteki son yudumunu alarak yutkundu ve “İyi bilirdik” diyeceğiz dedi. Gömülecek olan her mevtanın önünde denildiği gibi.

“İyi mi bilirdin? Aldatıldın! Paraların çalındı. İşinden oldun. İyi mi bilirdin?” diye sordum.

“İyi bildiğim için bunlar olmadı mı sence? Keşke kötü bilseydim. Bunca şey yaşamaz ya da daha akıllı olurdum.”

Gözlerinde biraz olsun ıslaklık aradım, biraz olsa hüzün olmalıydı yüzünde. Derken, ondan beklenmeyecek kadar hızlı konuşmaya başladı. Ateş eder gibi.

“İyi bilirdik deyip gömeceğim. Bileceğim ki; o artık öte tarafta yaşıyor. Benden öte… Hatıralarının iyisi de kötüsü de benden uzak olsun! Her gün göreceğim ama bir süre sonra bakmayacağım boş bir çerçeve o artık benim için. Artık uyanmalı ve sadece kendimi affetmeliyim. Bunu kendime borçluyum. Çok cepten yedim bugüne kadar. Yerine koymadan. Denedim ve bir sınavdan geçtim belki, kim bilir. Ama işte; ilk defa vazgeçilen oldum. İlk defa, ilk vazgeçilen…”

Susacak sandım. Ama susmadı. Öfke ile bana döndü. Şarabın etkisinden mi bilemedim.

“Şimdi sen neyi soruyor, neyi tartışıyorsun? Sevmek ne mi diye soruyorsun?” diye parladı resmen.

Kanepenin battaniyesine sığındım. Ben bir şey sormamıştım ki. O nefes almak için duraksadığında yüzümdeki şaşkınlıkla ağzım açık bakakaldım.

Acıydı bu. Yavaş yavaş çıkacaktı. Üstelik derindeydi de, çok dipte. Bulup çıkarmak gerekiyordu. Ama ben güçlüyüm görüntüsünden ödün vermediğinden bu benim için zordu. Çok güçlüydü. Kendinin bile bilmediği bir sabır, bir dayanma inadı ve ayakta kalabilme yeteneği vardı onun.

Fakat gerçek kendi ile yeni tanışacaktı.

“Fazla mı depresif olduk? Şu konu değişsin ya da susalım mı biraz?” diye sordum.

Kendisine bir şey yapmazdı ama elindeki bıçağı havada birkaç kez döndürüp “İntikam mı alsak?” diyerek bir kahkaha daha patlattı.

Endişelensem mi yoksa gerçekten biraz önceki gibi içindekileri mi kusuyor bilemiyordum artık.

Tezgâhın üstündekileri toparlayıp kanepeye geçip oturdu.

Belki benim okuduğum kadar kişisel gelişim kitabı okumamıştı. Sıkılırdı çünkü. Eğlencesizdi onlar. Terk edilince ne yapmalı sorusuna da cevap aramamıştı hiç. Hep terk etmişti çünkü.

“Yaşayarak öğrenince daha kalıcı oluyor” demiştim ona bir kez.

“Tuzum kuru benim, kuyruğum da dik. Bir şey olmaz bana! Zaten öyle bir şey başıma gelmeden ben giderim” diye cevaplamıştı.

Öğretilere bu kadar meraklı, kuantum felsefelerini falan yalamış yutmuş ben, ağzım açık saygı duymuştum bu dik duruşa. Alttan alttan da kıskanmıştım onu.

Bir süre sessiz kalmıştık. Belli ki içimize doğru bir yolculuğa çıkmıştık.

Eskiden ihanet edilen, aldatılan kadın yani kurban rolü hep benim olurdu. Kaptırmazdım o rolü kimseye. Çünkü o zaman en çok benimle ilgilenirler, telefonlarım susmaz ve birkaç kadeh içmeye hep birileri olurdu yanımda. Zamanında böyleydi. Sonraları yalancı çoban gibi hikâyeler uydurduğumu anlayanlar oldu. Ve ben de kurban olmamayı seçtim. Anladım ki neşeli, güç veren, sırtını sıvazlayan kadın rolünün yardımcı oyuncuları daha çok. Ve böylesi daha iyi. Tüm bunları yaşamışken onu anlamam zor değildi.

Ben tam bunları düşünürken, oturduğu yerden aniden kalktı. İrkildim.

Konsolun üstündeki boş çerçeveyi eline aldı.

“Bak, bunun artık bir misyonu var. Artık her baktığımda bu çerçeve bana kime değer verdiğimi, kimi en değerlilerimin yanına koyacağımı hatırlatacak. Biliyorum. İçindekinin en canlı halinin de bir görevi vardı. Öğretti ve gitti. Ama bu çerçevenin görevi ondan daha fazla” dedi.

Cevap vermek istediysem de dinlemedi. Artık benimle değil kendisiyle konuşuyordu. Ve aslında ne yapması gerektiğini iyi biliyordu. Şimdi yatacak, zor da olsa biraz uyuyacak, birkaç zaman iş arayacak ve konuyu daha fazla didiklemeyecekti. İşin garip tarafı çok iyi tanıdığım arkadaşımı teselli etmem gerektiğini sanırken ben, onun karnı teselli cümlelerine gerçekten toktu.

Boş çerçeveyi özenle yerine koydu. Önünde durup biraz gülümsedi. Mutfağa geçip minik kâselere kuruyemişler doldurdu. Rahat kanepesine kuruldu. Kısa vadede yapmak istediklerinden bahsetti. Daha önemsiz, eğlenceli konulardan da bahsettik. Tavla bile oynadık. Güldük beraber. Sabaha karşıydı zaman. Uyku fena bastırdı.

O yepyeni aldığı kocaman ve artık kimseyle paylaşmayacağına söz verdiği yeni yatağa yattı. Ben misafir odasındaki mis kokulu çarşaflarda pembe rüyalara daldım.

Uyandığımda onun için çok erkendi. Sabah ayazı alt kata inmiş, burnumun ucunu dondurmuştu. Akşamdan üstüme örttüğüm polarlardan birini kabanımın üstüne doladım. Yarı uykulu halde arkadaşımın artık mutlu olacağı sığınağına bakarken, boş çerçeveye takıldı gözlerim. Gecikmiş günaydınımı vermek üzere, eğildim. Arkadaşımı bu kadar güçlü kılabilen bu objeye doğru fısıldadım.

“Üzülme yalnız değilsin.
Görevin büyük.
Ve sen çok önemlisin.”

 
Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz