Roman

13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 10

18 Mayıs 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Öykünün birinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 1
Öykünün ikinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 2
Öykünün üçüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 3
Öykünün dördüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 4
Öykünün beşinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 5
Öykünün altıncı bölümü için 👉🏻 Bölüm 6
Öykünün yedinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 7
Öykünün sekizinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 8
Öykünün dokuzuncu bölümü için 👉🏻 Bölüm 9

 
 

“Hiç kimse ölçemedi bugüne kadar, şairler bile, kırık bir kalbin neye, ne kadar dayanacağını…”

– Zelda Fitzgerald

 
Paris Review editörü Erol Adoni, ünlü yazar Prof. Moretti ile İtalya’daki bağ evinde bir söyleşi yapmak üzere İstanbul’dan gelmiştir.

Sabah otel odasında uyandığında kendi geçmişini hatırlamayan Erol, söyleşi bittiğinde kısmi hafıza kaybı yaşadığını anlatır ev sahibine. Bunun üzerine Erol’un rızasını alan Moretti hastasını hipnoz ile kontrol altına alır.

Profesörün asıl merak ettiği konu yakın geçmişte neler olduğudur. Ancak Erol’u hipnoza girer girmez bunaltmamak için çocukluğundan başlatıp adım adım ilerlerler geçmişin anıları arasında.

Ve en nihayet Erol’un 13 yaşından beri süregiden aşk dünyasının kapılarını açabildik…

Peki, ya sonrası?

Şimdi sıra koltuğumuza yaslanıp Amerika yolculuğunun nasıl başladığını öğrenmeye geldi…
 
 

10. BÖLÜM

 
 
Frankfurt’tan kalkıp Boston’a inen uçağımızdan çıkıp pasaport kontrolüne gelir gelmez yabancılığımın adeta yüzüme çarpıldığını hissetmiştim. Amerikalılar yan taraftaki bankolardan pasaportlarını şöyle bir uzaktan gösterip jet hızıyla geçerken bizler uzun kuyruklarda sıramızın gelmesini bekliyorduk. Lisansüstü eğitimim sırasında başka ülkelere seyahat edecek olursam zorluk çıkmasın diye İtalyan pasaportumdan medet ummuştum yine. Üzerinde de koskocaman bir öğrenci vizesi var. Sıra geldiğinde bankonun ardında oturan iri yarı siyahî kadının eski bir tanıdığa rastlamış gibi bana dostça gülümsediğini fark ettim. Evraklarıma şöyle bir bakıp pasaportuma zımbaladığı kartona giriş damgasını basıverdi. Pek İtalyan soyundan gelmiş bir hali de yoktu ama anlaşılan pizzamız, soslu makarnalarımız ve Napoliten şarkılarımız benden çok daha önce gelmişti Yeni Dünya’ya.

Uzun yolculuk ve yedi saatlik zaman farkı beni epey hırpalamıştı. Pasaport kuyruğu, bavullar, gümrük formları derken neredeyse iki saat daha kaybetmiştim. En iyisi yakınlardaki bir otele sığınmak diye düşündüm. Logan Havaalanı’nın şehre bu kadar yakın olduğunu, metroya bindim mi beş dakikada şehrin merkezine inebileceğimi nereden bileyim! Parama kıyıp o geceyi transit yolcuların kaldığı havaalanı otellerinden birinde geçirdim. Odamın neye benzediğinin bile farkında değilim. Ömrümün en uzun uçak yolculuğunda saatlerce dimdik oturduktan sonra yatay pozisyona geçmenin keyfi o kadar büyüktü ki başımı yastığa kolay koymaz derin bir uykuya dalmışım.

Sabah olduğunda, zengin bir açık büfede karnımı tıka basa doyurduktan ve yeterince alamadığım uykum açılsın diye kahveleri peş peşe mideye indirdikten sonra hesabı ödeyip dışarı çıktım. Kendimi yolculukları, otelleri kanıksamış, tecrübeli ve olgun bir erkek gibi hissediyorum, oysa metronun beni havaalanından Harvard Square durağına kadar götüreceğinden bile haberim olmadığından cebimdeki dolarları yine taksiye kaptıracaktım.

Ama buna değmişti…

İlk defa geldiğim bu ülkeyi, uzun süre yaşamayı planladığım bu şehri daha iyi nasıl tanıyabilirdim? İçi kitap dolu bavullarımı bagajına yüklediğim taksi hemen bir kuyruğa girdi. Tamam diyorum içimden, burası da İstanbul gibi, trafik felaket. Sonra o kuyruğun bir tünele girişten kaynaklandığını anladım. On dakikada şehrin merkezine gelmiştik bile.

Hava sıcak mı sıcak. Büyük parklar, bakımlı bahçeler… Yüksek binalar, geniş caddeler…

Çok geçmeden bir nehrin kıyısı boyunca ilerlemeye başlıyoruz. Tahminime göre Charles Nehri olmalıydı bu. Bir süre sonra karşı kıyıda gördüğüm görkemli binaları merak edip başına mihrace gibi bir türban sarmış olan Hintli sürücüme soruyorum.

“E-May-Ti” diyor o kendine has şivesiyle. M.I.T. ha! Şu meşhur Massachusetts Institute of Technology karşımdaydı işte… Heyecandan boğazımın kuruduğunu hissettim. Pencereyi açıp etrafı seyretmeye devam ediyorum. Kıyı boyunca uzanan parkta eşofmanını, şortunu, spor ayakkabılarını giymiş her yaştan, her cinsten insan koşuyor, bisiklete biniyor, piknik yapıyor ya da ağaçların altına uzanmış kitap okuyor.

Göz açıp kapayıncaya kadar Soldiers Field Road’a gelmiştik bile. Öğrenci işleri bürosundan bana gönderilen dokümanlarda bu caddenin adının geçtiğini hatırlıyordum. Cambridge’e yaklaştığımızı anlamış, dikkat kesilmiştim. Solumda uzayıp giden, heybetli yapılarıyla dünyaya meydan okuyan yemyeşil kampusu görünce bir kez daha soruyorum burası nedir, diye.

“Harvard Business School” diyor taklidi zor, tarifi imkânsız aksanıyla. Ama ne söylediğini anlamıştım ya, önemli olan oydu. Saçaklarından sarkan sarmaşıkları, kırmızı tuğladan örülmüş duvarlarıyla eski İngiliz mimarisinin hâkim olduğu binalar bunlar. Nedense Ivy League deniyor bu en meşhur, en köklü üniversitelere burada. Harvard Üniversitesi bunlardan biri elbette; Yale, Brown, Princeton ve birkaç tanesi daha… İngilizce Ivy kelimesinin aslında sarmaşık olduğunu bilmeyenler o sihirli sözcüğe başka anlamlar yükleyebilir. Büyük bir ihtimalle başlangıçta o binaların sarmaşıklarla kaplı olmasıydı böyle sınıflandırılmalarının asıl nedeni.

Neyse…

Önümde uzayıp giden o büyülü kampusta minicik sincaplar inanılmaz bir hızla sağa sola koşturuyor.

İlk kez bir kafesin dışında, doğal ortamlarında gördüğüm bu sincapları keyifle seyrederken, öteki yanımızdan da güçlü kollarıyla küreklerine asılan öğrencilerin yarıştığı ince uzun kayıklar geçiyor Charles Nehri’nin üzerinden.

Taş köprüden nehrin karşı tarafına geçip, öğrencilerin fıkır fıkır kaynaştığı bir meydana vardığımızda “eve” geldiğimi anlamıştım! Kimileri her ülkeden gazetelerin satıldığı bir büfenin önünde dikilmiş ilk sayfa manşetlerini okuyor; kimileri ellerinde dosyalar, kitaplar, hızlı adımlarla bir yerden bir diğerine yetişme çabasında.

Sırt çantaları ile koşar adım karşıdan karşıya geçenler. Bira içenler, kahve içenler, sigara içenler, pipo tüttürenler. Sarmaş dolaş mest olanlar, öpüşüp koklaşanlar. Bisiklete binenler, kaldırımda gitar çalanlar. Alçak mermer masalarda yıldırım satranç partileri yapanlar. Punk saçları, tuhaf dövmeleri, küpeli kulaklarıyla para dilenenler. Çantası elinde ciddi adımlarla yürüyenler. Pizza yiyenler. Bol hardallı, ketçaplı sosisli sandviç yiyenler. Kâğıt külahlardan kızarmış patates atıştıranlar. Metroya koşanlar. Bisikletlerini park edenler. Arabalarını sürüp gidenler…

Boğaziçi’nin kampusuna ilk gittiğim günü hatırlıyorum. Çimlerin üzerine uzanmış kitap okuyan, gitar çalan, sohbet eden, yaşadıkları anın tadını çıkaran gençler beliriyor zihnimde. Ülke, mekân, insanlar farklıydı ama aynı ruhu, aynı coşkuyu duyumsadım içimde. Ve yine büyük Horatius’a bir selam çaktım:
 

“Carpe diem, quam minimum credula postero.”
“Günü yakala, yarına olabildiğince az güven.”

 
Hatta bence hiç güvenme.
Belki de yarın hiç yok…
 
 

* * *

 
 
Erol yine nefes nefese kalmıştı. Göğsü hızla inip kalkıyor, oturduğu yerde inliyordu. Moretti bir an için ne yapacağına karar veremedi. Uyandırmalı mıydı artık Erol’u? Bu kadar yükü kaldırabilecek miydi acaba? Ya sonra bir daha hipnozu kabul etmezse, bütün bu anlattıklarını hatırlamadan yaşamaya devam ederse? Artık bir risk alması gerekiyordu profesörün. Erol’a bıraksa yaşadığı her anı anlatacaktı besbelli. Moretti hesapladı, en çok on beş dakika sonra onu uyandırması şarttı. Araya girmeliydi. Yumuşak bir tonda sormaya devam etti:

“Erol, sevgili dostum. Adım Bruno. Beni hatırladın mı?”

Erol birden toparlandı. Sanki bir dünyadan ötekine ışınlanmış gibiydi. Yüzü asılmış, kaşları çatılmıştı.

“Tabii Bruno, çalışma odandayız, söyleşi yaptık ya seninle.”

“Çok iyi” diye cevap verdi Moretti. “Şimdi senden iyice odaklanmanı istiyorum. Bana 11 Kasım 1992 günü neler yaptığını anlat lütfen. O gün neler yaşandığını hatırlıyor musun?”

Birdenbire oturduğu yerde kıvranmaya başlamıştı Erol… Ellerini nereye koyacağını bilemiyor, başını çaresizce iki yana sallıyordu.

“Demek bana 11 Kasım’ı soruyorsun Bruno… O lanet olası günü nasıl unutabilirim ki… Kim unutabilir… Tam yirmi yıldır, neredeyse her gün, tekrar tekrar yaşadığım o günü nasıl hatırlamam… Hangi yüzle gittim o pizzacıya… Nasıl çıktım karşısına… Nasıl konuştum… Kim verdi bana o lanet olasıca cesareti?”

Susmuştu…

O ezik, pişman ifade yüzüne bir mask gibi oturmuştu Erol’un. Ruhunu, aşkını bir hiç uğruna satmış olmanın verdiği acıyla koltuğunda büzülüyordu. Moretti’nin içi sızladı. Ancak duygusallığa kapılmanın sırası değildi. Sormaya devam etti:

“Ayrılmaya karar vermiştin, öyle mi? İlişkinizi o gece mi bitirdiniz?”

“Hayır” diye cevap veriyor, bezgin bir sesle. “Aslında o çok önceleri karar vermişti ayrılmaya. Birbirimizi deliler gibi seviyoruz ama onun ailesi ezelden koyu Katolik. En baştan itibaren karşı çıkmışlardı bu ilişkiye. İşler ciddileşince… Leana benim kaldığım eve taşınınca… Evlenmekten konuşmaya başladığımızı anladıklarında, kızlarını çağırdılar evlerine. Leana da ailesinin yanına gitti bir haftalığına.

O yedi gün asla geçmek bilmedi. Döndüğünde kurumuş bir çiçek gibiydi. Solgun… Bitkin…

Ailesinden izin alamamıştı. Evlenmemiz imkânsız, deyip duruyordu. En yakın dostum Lisa bile, öz ablası bile, kardeşine destek olmamıştı bu süreçte. Bense hiç durmadan artık birer özgür insan olduğumuzu söylüyordum ona. Bu hayat yalnızca bize ait diyordum. Unutma diyordum, geleceğimizi biz belirleyeceğiz.

Hem ben onsuz ne yapardım?

Nereye giderse gitsin peşini bırakmayacaktım artık. Bütün gece birbirimize sarılıp ağladık. Sabah oldu, ben kütüphaneye gittim. Hafta sonuna yetiştirmem gereken acil bir tez var. Akşama doğru eve geldiğimde Leana’yı bulamadım. Beş gün boyunca ablasında kaldı Leana. O beş gün benim için asla geçmek, bitmek bilmedi.

Kıvrandım durdum. Sonra, bir akşam döndü bana…

Sanki bir hafta önce kederini paylaştığım kız o değil. O gece deliler gibi seviştik. Sabah kalkınca baktım giyinmiş, hazır, dışarı çıkmak üzere. Beni son bir kez dudaklarımdan öpüyor, o kıvrak dilini hissediyorum dudaklarımın arasında. Sonra veda ediyor sanki hiçbir şey olmamış gibi ama gözlerinde yanıp sönen tuhaf bir ışık var. ‘Onları nasıl razı edeceğimi artık biliyorum Erol, söz veriyorum geri döneceğim sana’ diyor… Ve gidiyor. Güzel Leana’m benim…”

Yine nefes nefese kalmıştı. Hiç durmadan yutkunuyor, kelimeler ağzından sanki zorla dökülüyor.

“Peki, sonra ne oldu Erol?” diye soruyor Moretti, “Sevgilin geri geldi mi?”

Erol bu kez hemen konuşmadı. Sanki kendi kendisiyle kavga ediyor. Sonra, çok sonra kesik kesik cümlelerle başlıyor anlatmaya…

“Üç gün sonra sabah erkenden aradı… ‘Sana dönüyorum sevgilim’ diyordu hattın öteki ucundan. Şakıyordu bir bülbül gibi… ‘Ölene kadar seninim artık. Yarın akşamüstü Logan Havalanı’na iniyor uçağım… O bizim pizzacıya giderim doğrudan. Sen de oraya gel, olur mu? Sana anlatacaklarım var.’

Uçuyorum… uçuyorum… Ah Leana… Leana’m benim…

Saatime bakıyorum, daha dokuzu çeyrek geçiyor. İstanbul’da çoktan öğleden sonra saat dört olmuş. Numarayı tuşluyorum hemen. O sırada kız kardeşim Selin evde ders çalışıyormuş… Telefonu o açıyor, açar açmaz da tersliyor beni neden aradın diye. Bir sonraki gün imtihanı varmış. Zaten hep aksi olur ders çalışırken.

“Sınavım var yarın!” diyor söze başlar başlamaz. Sonra ayılıyor birden. “Hayrola, yoksa bir şey mi oldu?”

Ne sınavları umurumda ne başka hiçbir şey. Sevinçle haykırıyorum. “Daha ne olsun Selin, Leana’yla evleniyorum. Birazdan ona yüzük almaya çıkacağım. Yarın akşam Boston’a dönüyor, takacağım yüzüğü parmağına… Hey, duyuyor musun?”

Şimdi sesi… Nasıl desem, kızgın değil… Galiba donuk… Biraz uzak… ama tabii, kafası meşguldü… Ne de olsa ders çalışıyordu… Ondan olmalıydı…

“Tamam anladım” diyor cılız bir sesle, “Senin için sevindim…” Biraz durakladıktan sonra “Tebrikler” diyor… “Hadi artık ben kapatıyorum.”

Ve telefonu çat diye kapatıyor suratıma.

Çat… Çat… Çat…
 
 

* * *

 
 
Erol’un yüz hatları bir kez daha gerilmiş, dudakları büzülmüş, bedeni kaskatı kesilmişti. Moretti mecburen yeniden devreye girip soruyor.

“Demek o gece pizzacıya gidip sevgilinle buluştun? Nişan yüzüğünü de götürdün mü bari yanında?”

Sanki Erol artık kimseyi duymuyor, dinlemiyor. Kendi kendine konuşuyor gibi… Lafları çoğu kez ağzında yuvarlıyor, kimi zaman kekeliyor, hatta heceleri yutuyor.

“Oraya nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Ellerim buz kesmiş… Yüzüm kasılmış… Beynim uyuşmuş… İçeri giriyorum halsiz, mecalsiz… Kurulu bir robot gibi yürüyorum ona doğru… Yanındaki boş sandalyeye çöküyorum. Beni o halde karşısında bulunca gözlerindeki pırıltı sönüverdi Leana’mın…

Dudakları titremeye başlıyor. Anlamıştı…

Yine de… yine de ‘Anlat’ diyor… ‘Neler oluyor?’ Kıvranıyorum, yine de sesim çıkmıyor. Nihayet inledim. Ahh… inledim…

‘Selin biliyordu seni,’ diye başladım konuşmaya. ‘Ailem de biliyordu… En azından annem biliyordu… Ama sormamıştım… Hiç konuşmamıştık. Dün sabah, seninle konuşur konuşmaz Selin’i aradım. Güya… güya müjdeyi verecektim…’

Son bir gayret anlatmaya başlıyorum kaldığım yerden.

Diyorum ki… Dedim ki… ‘O da annemle babama söylemiş. Onlar da… İtalya’yı aramışlar.”

Moretti bu karmakarışık itirafı takip etmeye çalışıyordu.

“Sana anlatmıştım… Annem… Silvia… Sermonetta’ların tek varisi… Benim umurumda değil kim oldukları, nerede yaşadıkları, neye sahip oldukları… Ama bizim Yahudilik’te anneden geçiyor din. Nasıl bilebilirdim? İstanbul’da… Çevremde… Müslüman’la, Hıristiyan’la evli bir sürü Yahudi arkadaşım var… Annemin sülalesinin evliliğimize böylesine karşı çıkacağını nasıl bilebilirdim? Bir İtalya’dan arıyorlar, bir İstanbul’dan. Dedem, anneannem, babaannem… Bizimkiler de onların safında… Özellikle de babam. Lanet olsun… Lanet… Nasıl çırpındım… Ne dediysem, saatlerce ne dil döktüysem olmadı… Tanrım… Yapamadım… Beceremedim…”

Ağlayacak gibiydi, koltuğuna büzülmüş, utancını gizlemeye çalışıyor sanki. Yüzü kıpkırmızı, boyun damarları şişmiş alabildiğine. Moretti konuyu kapatmaya karar verdi o anda. Erol’un bütün enerjisini şu anda tüketemezdi, yirmi yıl öncesinde bırakamazdı hikâyeyi. Peki, ya dün gece ne olmuştu? Neden olmuştu?

“Sakin ol dostum, sakin ol.”

Biraz durup bekliyor, sonra devam ediyor o kadife sesiyle.

“Şimdi derin bir nefes al Erol, en son ne konuştunuz Leana’yla, biraz da onu anlat bana.”

Erol’un yüzü yine acıyla buruşuyor.

“Bana dedi ki… dedi ki… ‘Demek beni unutmaya karar verdin.’ Sesi buz gibi, kırgın, çok kırgın… Kızmadı… Bağırmadı… Keşke kızsaydı, keşke yüzüme tükürseydi… Gözlerindeki o bakışı unutamıyorum… Baktı… Baktı… ‘Demek öyle’ diye tekrarlıyor… ‘Demek beni unutmaya karar verdin… Öyle mi? Peki, kaç gün sonra unutacaksın beni? Kaç gün… Beş gün… On gün? Bir ay? SÖYLE!’
O lâf ağzımdan nasıl çıktı bilmiyorum. Ve neden?

‘Yirmi yıl…’ diye kekeledim oturduğum yerden. ‘Yirmi yıl boyunca… her gün seni anacağım…’

Son bir defa yüzüme baktı, ‘Yirmi yıl ha?’

Sesi acıydı, çok acı. Sonra masadan kalktı. Yanımdan geçerken eğildi, kulağıma fısıldadı. ‘Biliyor musun Erol, aslında ben seni hiçbir zaman unutmayacağım… Hem de ölene kadar…'”

Erol koltuğuna külçe gibi çökmüş, sessizliğe gömülmüştü. Yüzü tuhaf bir duygu karmaşasından tanınmaz halde… Böyle bir finali sezinlemekle birlikte, Leana’nın son sözleri profesörü bile duygulandırmıştı.

Kim bilir belki Bruno Moretti’nin geçmişinde de ne gönül yaraları ne ayrılıklar, pişmanlıklar vardı.

Tik. Tak. Tik. Tak. Tik. Tak.

Salondaki saatin sarkacı zamanın amansızca akıp gittiğini ilan etse de dönüp bakan yoktu ona. Tam o sırada evin telefonu çalıyor.
Bu tür beklenmedik uyarıcılar hipnoz sürecini olumsuz etkileyebilirdi. Andreana açmış olmalıydı; ikinci çalışından sonra telefon sustu. Profesör bakışlarını yeniden Erol’un yüzüne dikti. Hayır, dünyadan habersiz, büzülüp kaldığı koltukta kendi geçmişine dalıp gitmişti çoktan. Erol’un dramının üstündeki sır perdesi yavaştan aralanmaya başlamıştı. Ama bir anda zamanı yirmi yıl ileriye sarıp Erol’u daha da hırpalamayı göze alamadı Moretti.

“O geceden sonra neler yaptın? Lisansüstü programının sonuna gelmiştin, öyle değil mi?”

Erol’un kaşları çatık da kalsa, nabzı az çok normale dönmüş, sımsıkı kilitlenen dudakları aralanmış, birbirine kenetlenen parmakları hafifçe gevşemişti.

“Oradan nasıl çıktım, eve nasıl gittim, bilemiyorum… Yatağa yatıyorum… Dünya etrafımda dönüyor… dönüyor… Karanlık, kapkaranlık… Birden omzumu sıkıyor bir el. Sarsalıyor, sarsalıyor beni durmadan. ‘Uyan Erol uyan, yeter artık!’ Off… Lanet… Dimitri, ev arkadaşım… Eğilmiş bana bakıyor… ‘Dobra utra sultanım, günaydın. Bu ne uyku yahu! Tam 36 saattir uyuyorsun horul horul.’ Otuz altı saat ha? Keşke bir ömür boyu uyusam, uyusam da bir daha hiç uyanmasam! Yine sarsalıyor beni… ‘Defol git başımdan… Kör müsün, uyumak istiyorum’ diye bağırıyorum o çok sevdiğim dostuma. Suratıma dökülen bir bardak su… Buz gibi… ‘Tamam Dima, yeter, çek git artık başımdan.’

Kapı kapanıyor… Ayak sesleri… Gitti…

Doğruluyorum yerimden, göğsümdeki acı beynime sıçrıyor… Ne halt ettim ben?

Tanrım… Aman Tanrım… Lanet olsun…

Kaybolmuş, kahrolmuş, cehennemin derinliklerinde şefkat arayan kayıp bir ruh gibi kalkıyorum yataktan. Mekanik hareketlerle giyiniyorum… Hayalet gibiyim resmen. Sinir sistemin hepten felç olmuş. Eşyalarımı topluyorum. Soğukkanlı bir katil gibiyim… Ne yapıyorum ben? Neyim varsa odada, iki bavula tıkıştırıyorum. Kitaplarımı, disklerimi, not defterlerimi, sözlüklerimi kutulara koyuyorum…

En üste de bir not iliştiriyorum:

‘Desvidanya, yoldaş. Hoşça kal sevgili dostum… Kutular şimdilik sana emanet…’

Sonra beklemeye başlıyorum.

Tek başımayım evde. Hava kararsın, kimseye görünmeden kaçıp gideyim buradan… Ama duramıyorum içerde. Nefes alamıyorum… Bavullar elimde, çıkıyorum odamdan… evimden… şehrimden… o hayattan…”

Erol gittikçe daha hızlı konuşuyordu.

Nefes nefese kalmış, en sonunda sözcükler birbirine karışır olmuştu. Erol’un ağzından çıkan her bir kelimeyi seçemese de neler olup bittiğini anlamıştı Moretti.

“Ya sonra Erol, nereye gidiyorsun böyle öyle apar topar? İstanbul’a mı dönüyorsun?”

“Ahhh İstanbul… Hayır, dönemem oraya bir daha, asla. Mümkün değil. Asla… Nereye mi gidiyorum? Ben de bilmiyorum. Önce metroya biniyorum, sonra tren garına… Bir bilet… Bir trene atlıyorum. Üzerinde New York yazıyor aldığım biletin. New York… Neden New York?”

Moretti, Erol’a yardımcı olmaya çalışıyor.

“Evet, neden New York, Erol? Bir arkadaşın mı var orada? Cana yakın bir dost?”

“Tam tersine, belki bir ya da iki eski okul arkadaşım. Başka tanıdığım kimse yok New York’ta. Ama orası sanki tam bana göre… Kalabalık… Çok kalabalık… Kalabalığa karışmak, o karmaşada kaybolmak istiyorum. Kimse tanımasın beni, bilmesin nereden gelip nereye gittiğimi…”

Moretti ayrıntılarla zaman kaybettiklerini fark etmişti. Hem Erol’u sakinleştirmeli hem de olan biteni bir an evvel öğrenmeye çalışmalıydı.

“Demek New York… Peki, iki yıl sonra? Yine orada mısın? Leana’yı bir daha gördün mü hiç? Ya da ablasını?”

Erol duralıyor önce, sonra aynı monoton sesle devam ediyor anlatmaya.

“Evet, iki yıl sonra hâlâ New York’tayım. Master bitti. Columbia Üniversitesi… Tarih ve Edebiyat bölümü… MacMillan yayınevinde çalışıyorum… Yalnızım, her zaman çok yalnızım… Hiç durmadan çalışıyorum… Leana hep içimde. Son sözleri her daim beynimde çınlıyor… Keşke o beni terk etseydi… O çekip gitseydi… Daha mı az yanardı canım? Korkaklığımın, bencilliğimin cezası bu… Ya o neler yaşadı… Neler yaşıyor… Kim bilir…”

Duraklıyor, içini çekiyor. Her şeyi unutmak ister gibi elini savuruyor havaya.

“Lisa’yı arıyorum birkaç ayda bir… İlk defasında çok kızdı, bağırdı, sövdü ama kapatmadı telefonu. Eski dostluğumuzun hatırına belki… Adını anmadan soruyorum her defasında onu. Susuyor… Bazen, ne hakkın var diyor, kardeşimi sormaya… Bazen bana acıyor… O da olmasa, yapayalnızım bu dünyada…”
 
 

27 Kasım 1993, New York

 
 
Hızlı adımlarla merdivenleri tırmanıp 23. Sokak metro durağından Beşinci Cadde’ye fırlıyorum. Köşedeki Starbucks’dan kahvemi alıp cephesinde Gotik ve Rönesans motiflerin yer aldığı Flatiron binasının on sekizinci katındaki toplantıya yetişebilmem için yalnızca beş dakikam kalmış…

Manhattan’ı görmeye gelen turistlerin en çok merak ettiği binalardan birinde, yirminci yüzyılın başında Şikagolu iki mimar tarafından tasarlanıp gökyüzüne dikilen bu yirmi iki katlı otantik binada çalışmaya başlayalı neredeyse bir yıl olmuştu. Oysa neredeyse on üç ay önce, 13 Kasım 1992 Cuma günü, bavullarımı toplayıp koşar adım Boston’dan kaçarak New York’un kalabalığına sığınmıştım.

Planlı bir hareket değildi bu. Sanki beni tanımayanların, bilmeyenlerin yaşadığı, kendisi de benim kadar günahkâr olan bu şehirde vicdan azabım günbegün derman bulacak, adım adım kendime olan saygımı yeniden kazanabilecektim. Tabii ki öyle olmadı! Umduklarımın hiçbiri gerçekleşmemiş, yaralarım zerrece kapanmamış, ruhumu ezen pişmanlıklar, içimi kanırtan utanç duygusu azalacağına artmıştı. Eğitimimi tez aşamasında yarıda bırakmış, asistanlık görevimi ve gelirimi de böylece kaybetmiş, New York sokaklarında işsiz, evsiz, çaresiz kalakalmıştım.

Bir hafta boyunca eskiden tanıdığım bir okul arkadaşımda kalıp sonra da Brooklyn’deki salaş öğrenci yurtlarından birine sığınmış, o günden beri de deliler gibi iş arıyordum. Bir markette çalış deseler kabul etmeye hazırdım. Yük taşı deseler hemen işe koyulabilirdim ama çalışma izni olmayan bir yabancıydım ben.

Umutlarımın tükendiği bir gün Harvard’daki tez hocamı aradım.

Dr. Freeman beni neredeyse üniversiteye adım attığım günden beri tanıyor. Hayrandım ona. Zekâsıyla, bilgisiyle derya gibi bir akademisyen, alçak gönüllü davranışlarıyla adeta bir akranım, bir dostum. Fazla detaya girmeden, özel nedenlerle Boston’dan ve çok sevdiğim üniversitemden ayrılmak zorunda kaldığımı söyledim ona.

“Kanun dışı bir işe bulaştın mı?” diye sordu hemen. Önce çok şaşırmış, donup kalmıştım. Kimsenin aklından böyle bir ihtimal geçeceğini düşünememiştim anlaşılan. Gerçeği bir tek ev arkadaşım Dimitri biliyordu. Bir de tabii, adını bile anmaya çekindiğim Leana’m ve ablası, sınıf arkadaşım, eski dostum Lisa… Tabii onlar da şimdilik bu sırrı kendilerine sakladıklarından, diğerlerinin, özellikle de tez hocamın neler olup bittiğinden haberi yok.

“Hayır, Dr. Freeman, kanun dışı hiçbir şeye bulaşmadım. Öyle uyuşturucu derdim, kumar borcum falan da yoktur, biliyorsunuz. Yalnızca kendimden kaçıp geldim New York’a” dedim. “Özel bir nedenle” diye de ekledim, yanlış bir izlenim bırakmamak için.

“Peki, yarıda bıraktığın tezin ne olacak?” diye sordu hemen.

Oldukça kararlı bir sesle, “Ne yazık ki, Dr. Freeman, Boston’a bir daha dönemeyeceğim. Sanırım tezim yarım kalacak” diye yanıtladım.

Uzun bir sessizlik…

Birden, bencilce ve kaba davrandığımı, bende onca emeği olan hocamdan özür bile dilemediğimi fark ettim. Hiç değilse telefonda bir özür dilemeyi, bir teşekkür etmeyi bile düşünememiştim. Oysa, sesi hâlâ dostçaydı. Hem üstelemiyor hem de balatayı sıyırmış birini fazla tedirgin etmeden yardımcı olmaya çalışıyordu.

“Umarım ne yaptığını biliyorsundur” diye devam ediyor. “Peki, planların ne?”

“Bir bilebilsem” diye hayıflanıyorum. “Öncelikle bir iş bulmam gerek. Kafamı yeterince topladıktan sonra sizi arayıp eğitimime New York’ta nasıl devam edebileceğimi danışacağım.”

Sanırım delirmediğimi anlamıştı. Asıl derdimin ne olduğunu anlatmayacağımı da anlamış olmalıydı. Yine de kapatmıyordu telefonu.

“Ne tür bir iş arıyorsun?” diye soruyor yumuşak bir sesle. “Aklında bir şey var mı?”

“Şu an için bir seçim yapabilecek durumda değilim” diye yanıtlıyorum. “Belki işlerimi biraz yoluna koyduktan sonra bir kariyer planlaması yapacak duruma gelebilirim.”

Sesimi ne kadar kontrol etmeye çalışsam da her cümleden sonra daha beter battığımın farkındaydım.

Yine de sanırım bir insanoğluna derdimi anlatıp, günah çıkarmam gerekiyordu. “Ah, Dr. Freeman, bilseniz ne kadar acı çekiyorum” diye hıçkırmak istiyor içimdeki çocuk. Kendimi zor tutuyordum. Bir yetişkin olduğunu, özgür olduğunu sanan ama her seferinde yanıldığını anlayan zavallı bir çocuktum ben.

“Sana ulaşabileceğim bir numara var mı peki?”

Kaldığım yurdun bir adresi olduğu gibi bir telefon numarası da vardı elbette ama ne o numarayı biliyordum ne de o numara arandığında hocamın bana ulaşabileceğine güveniyordum.

“İsterseniz ben sizi bir ara tekrar arayayım” diye kekeledim. Belki haftaya, ya da önümüzdeki ay diye devam edecektim ki “O halde beni yarın yine bu saatte ara” diyor.

Mustafa Hocamın odası önünde beklerken geçirdiğim saatler canlanıyor gözümde. Şimdi de dünyanın bir başka ucunda, yine çok değer verdiğim bir hocamın benim için neler tasarladığını bilmeksizin, içimde bir umut ışığının yandığını hissediyorum. Bu sefer durum farklı… Ne yazık ki, bir gençlik heyecanıyla kendime bir gelecek seçmeye çalışmıyordum artık. Dibine kadar düştüğüm kör bir kuyudan nasıl çıkabileceğimi hayal etmekti benim için önemli olan.

“Yarın aynı saatte sizi arayacağım” diyorum. “Çok… çok teşekkürler…”

Teşekkür ederken sesimin titrediğini bile gizleyememiştim.

Bütün gün iş aramış, sonra da boynumu büküp bir kuru yatak, bir tahta sandalyeden ibaret odama geri dönmüştüm kös kös. Kaldığım yurdun koridorlarında gördüğüm adamların durumu da benden parlak değildi zaten. Cambridge sokaklarında karşılaştığım insanların gözlerindeki ışıltıdan eser yoktu bu kaybedenler dünyasında. Biraz açlıktan, biraz yorgunluktan yatağımda sızıp kalmışım. Uyanıp da saatime bakınca telaşla giyinip, saçımı bile taramadan kendimi sokağa atıyorum. Sokağın başındaki AT&T telefonundan konuşabilmek için 25 sentlik bozuk paralara ihtiyacım var. Bir beş doları kahve almak bahanesiyle bozdurup parmaklarım titreyerek tuşlara basmaya başlıyorum. Üçüncü çalışında telefonu açtı Dr. Freeman.

“Günaydın Dr. Freeman, rahatsız etmiyorum ya?”

“Hayır, Erol, hiç rahatsız etmiyorsun” derken sanki saçmaladığımı yüzüme vuruyordu. Sonra da bir güzel payladı beni. “Lisansüstü eğitimini tamamlayıncaya kadar peşini bırakmayacağım senin. Sorunun neyse artık, onu kendin hallet, ancak akademik çalışmalarını yarım bırakmana müsaade etmem, bunu bilmiş ol.”

Bana değer verildiğini duymak müthiş bir etki yapmıştı ezik ruhumda.

Ayakta dururken kamburlaşan sırtımın, öne düşen omuzlarımın bile dikleştiğini hissetmiştim. O kadar da sefil değil miydim yoksa?

“Umarım güveninizi boşa çıkarmam” gibilerden klişe bir laf ediyorum. Zaten sürekli saçmalıyorum bir süredir.

“Önce sana doğru dürüst bir iş bulmamız gerek” diye devam ediyor sözlerine. Gökten melekler inmiş gibiydi etrafıma. Başım dönüyor, yutkunup duruyorum ayakta, etrafı pislik götüren bir sokağın kaldırımında. Nefesimi tuttum bekliyorum çaresiz.

“Benim öğrencilerimden biri MacMillan bünyesindeki Palgrave Yayınevi’nde baş editör olarak çalışıyor Erol. Geçen hafta telefonda konuşurken laf arasında bir asistan aradığını söylemişti bana. Dün seninle konuştuktan sonra durum nedir, diye sordum. O kadro hâlâ boşmuş. Ben de adını verdim. Bugün saat dörtte seni bekliyor ofisinde…”

Ahizeyi kulağıma yapıştırmış, hocamın söylediklerinin tek bir kelimesini bile atlamamak için dikkat kesilmiştim. Ne yazık ki sokaktan geçen arabaların klakson sesleri, yakınlardaki otoyoldan etrafa dağılan o bunaltıcı uğultu hiç de yardımcı olmuyordu bana.

“Tamam” diyorum hemen, “Dörtte orada olacağım. Adı ne editörün?”

“Isaac Arditti” diye cevap verdi gülerek. “O da senin gibi bir İtalyan…”

Yalnızca bir İtalyan değil, belli ki aynı zamanda bir Yahudi’ydi Isaac. Soyadından bir İtalyan Yahudisi, adından ise bir Aşkenazi olduğunu hemen anlamıştım zaten. Aşkenaziler Alman soyundan gelir ve kendi aralarında Almanca–İbranice karışımı Cermen kökenli bir dil olan Yidiş konuşurlardı. Kökü İspanya’ya dayanan biz İstanbullu Sefaradlar ise Ladino.

Bakalım beni yeterli bulacak mıydı?

Kaldığım yurda geri dönüp duşumu yapmış, tıraşımı olmuş, belki yıllardır dokunmadığım Oxford gömleğimi giyip kravatımı takmış, eldeki tek takım elbisemi üzerime geçirmiş, saat dört olmadan o görkemli binanın kapısından içeri adımı atmıştım. Yüzümdeki sakin ifadeyi korumaya çalışsam da bacaklarım zangır zangır titriyor…

Giriş katında Macmillan Grubu’nda yer alan yayınevlerinin adları sıra sıra diziliydi.

Palgrave Macmillan tabelasının üzerinde “Kat 18” yazıyor. Kimsenin benimle ilgilenmediğini görünce kapıları pırıl pırıl parlayan asansörlere doğru ilerleyip ilk önümde duran kabine biniyorum. Benimle birlikte içeri girenlerden biri 18. katın düğmesine dokununca avuçlarımın terlediğini hissettim. Acaba ben de bir gün böyle elimi kolumu sallaya sallaya eve gider gibi bu tuşlara basabilecek miydim? Bu görkemli mimari altında çalışan yüzlerce kişiden biri de ben olabilecek miydim? 18. kata geldiğimizde, asansörün karşısındaki cam kapıdan içeri girip bankoya doğru ilerledim.

Şık giyimli, düzgün hatlı iki genç kız birden bakışlarını bana doğru çeviriyor. Kalbim güm güm atarak Isaac Arditti ile bir randevum olduğu söyledim. Önündeki ekrana bakıp “Mr. Adoni?” diye soruyor sarışın olanı.

“Evet” diyorum, sesimdeki özgüven dozunu yükseltmeye çalışarak. “Erol Adoni benim.”

Kısa saçlı sarışın gülümseyerek yerinden kalkıp kendisini izlememi işaret etti. Koridor boyunca yürümeye başladık. Beni küçük bir görüşme odasına alıp “Isaac birazdan burada olur” dedikten sonra sessiz adımlarla yerine döndü. Ben de elips şeklindeki maun masanın çevresindeki dört koltuktan birine oturup beklemeye başlıyorum.

Pencereden içeri dolan güneş, karşı duvardaki empresyonist peyzajı ışık oyunlarıyla adeta canlandırıp hareketlendiriyor. Dışarıda yüzlerce yüksek bina yüzbinlerce çalışana ev sahipliği yapıyor, altımızda akıp giden 5. Cadde trafiğinin uğultusuna uzaklardan gelen siren sesleri karışıyor…

Ellerimi nereye koyacağımı bilemeden öylece oturdum bir süre.

On dakika geçmeden kapı açılmış ve kestane kıvırcık saçları alnına düşen, sakallı, uzun boylu bir adam belirmişti önümde. Geniş omuzları, hayatından hoşnut insanlarda gördüğüm rahat bir ifade var yüzünde. Hemen ayağa kalkıp, elimi uzatıyorum. Sıcak bir tokalaşmadan sonra karşılıklı oturuyoruz yerlerimize. Heyecanım, tedirginliğim biraz yatışmış gibi.

“Demek Dr. Freeman’ın öğrencisisin” diye başlıyor söze. Hakkımda neler biliyor acaba diye geçiriyorum aklımdan. Gereğinden fazlasını anlatsam ne halde olduğumu anlayacak, hiçbir şey söylemesem bir şeyler gizlediğimi sanacak…

“Evet” diye cevap veriyorum. “İki sömestr ders aldım ondan. Son beş aydır da tez hocam olarak çalışmalarıma çok değerli katkılarda bulunuyordu. Kendisine büyük bir saygı ve hayranlık besliyorum.”

Çok mu gevezelik ediyordum? Soğuk terler döktüğümü belli ediyor muydum acaba? Konuştukça açık vermekten; karşımda sakin sakin oturan adama, beni içinde bulunduğum bu sefaletten kurtarabilecek yegâne insana olumsuz sinyaller göndermekten; kuşku uyandırma, çaresizliğimi gün yüzüne vurmaktan ölesiye korkuyordum oturduğum koltukta. Paniklemiştim birden. Hem zaten Arditti’nin de zamanı kıymetli olmalıydı. Benim gibi boş gezenin boş kalfası değil ki. Sadede gelmeye karar veriyorum.

“Öyle gerekti, Boston’dan ayrılıp New York’a geldim.”

“Önemli bir nedeni olmalı” diyor manidar bir tebessümle. Yoksa bana mı öyle gelmişti? Nasıl bir cevap bekliyordu benden acaba?
New York’ta yaşayan biricik sevgilimin aşkına dayanamayıp buraya taşındığımı söylesem tuhaf kaçar, aşkıma ihanet ettiğim için oradan kaçtım desem aklımdan zorum olduğunu düşünür. Özgürlüğü özürlü zavallının biriyim desem, kibarca kapıyı gösterir. Tanrım, aklımı koru, saçmalamama izin verme!

“Aslında ne kadar önemli olduğu tartışmalı bir durum. Böyle bir seçim yaptım ve New York’lu olmaya karar verdim diyelim.”

Gözlerimdeki yakarışı, o tekinsiz alacakaranlığı görmüş olmalıydı.

“Özel bir nedenden dolayı, dedi Ken.”

Eh, adam gibi eğitimini tamamlayıp böyle bir kuruluşta editör olarak çalıştığına göre hocama adıyla hitap edebilirdi tabii ki.

Bense o şansı çoktan yerle bir etmiştim kendi ellerimle. Gerçi Amerika’da bazı doktora öğrencileri de hocalarına adlarıyla hitap ediyor ama babamın baskın kanatları, annemin katı görgü kuralları altında yetişmiştim ne de olsa. Bir tek dedeme Giorgio diyordum, çünkü bunu o istiyordu.

“Sanırım öyle demek yanlış olmaz. En azından uzun bir süre için New York’a yerleşmeyi, eğitimime ve ilgi alanlarıma uygun bir işte çalışmayı ve eğer fırsatını bulursam zaten sonuna geldiğim lisansüstü programımı New York’ta tamamlamayı planlıyorum” dedim.

Ne yaptığını, ne istediğini bilen bir adam rolü oynarken şıpır şıpır kanayan yaralarımı da ceketimin altında gizlemeye çalışıyordum. Bu meselenin daha fazla tartışılmasına gerek görmemiş olacak ki konuyu değiştiriyor. Derin bir nefes alıyorum. İşte şimdi sorular benim çalıştığım yerlerden gelecekti!

“Dillere karşı özel bir ilgin olduğunu duydum. Derslerinde de çok başarılıymışsın. Ken bana Harvard’da aldığın notları gönderdi dün.”

Bir risk alıp İtalyanca cevap verdim.

“Aslında Türkiye’de Psikoloji okumuştum. Ancak Latince’ye olan ilgim, aldığım derslerin önüne geçince dilbilimlerinde master yapmaya karar verdim. Sefarad olduğum için İspanyolca’yı, annem İtalyan olduğu için İtalyanca’yı ana dilim olarak kabul edebiliriz. Lise yıllarımda da sekiz yıl boyunca Almanca eğitimi aldım…”

Bir süre bekleyip son atışımı hedefin ortasına yapmaya karar verdim.

“Bu sayede Yidiş konuşmayı da öğrendim sayılır.”

Sözümü kesmeden dinleyince ya İtalyancası çok iyi ya da beni birazdan kapı dışarı edecek diye düşündüm. Kendine has telaffuzuyla Yidiş dilinde bir cevap verince saçımı geriye atıyormuş gibi yaparak alnımda biriken ter damlalarını elimin tersiyle çaktırmadan siliyorum. Biraz olsun rahatlamıştım… Arditti yüzüne yeniden profesyonel bir maske takıp İngilizce’ye geri döndü.

“Peki, edebiyatla ilgin nasıl? Bu dilleri edebi anlamda ne kadar takip edebiliyorsun?”

“Marquez’i İspanyolca, Umberto Eco’yu İtalyanca, Steinbeck’i İngilizce, Goethe’yi, Spinoza’yı Almanca baskılarından okuduğumu söyleyebilirim” diyorum, kendimden emin bir edayla. Sanırım kendimi sürekli ezik hissetmekten yorulmuştum. Az önceki gözü kara İtalyanca şovum ve o tevazudan uzak ukalaca tiradım da aynı duygunun yansıması olmalıydı. Amsterdam’daki hahamların asırlar önce aforoz ettiği ünlü Yahudi filozoftan bahsettiğimi duyunca gülümsüyor.

“Ethica’yı bu çatı altında beş ayrı dilde bastığımızı biliyor muydun?”

“Hayır” diyorum hayretle gülümseyerek, “Spinoza’nın eserlerini bastığınızı bilmiyordum. Ethica’nın Türkçe baskısı da var İstanbul’da” diye de ekliyorum ardından. Onca dil arasında Türkçe de bildiğimden söz etmediğim için kendime kızmıştım galiba. Arditti koltuğunda sırtını dikleştirip sakalını sıvazladı. Hafifçe öksürüp boğazını temizledi.

“Mr. Adoni” diye başladı söze. Nabzımın hızlandığını, ağzımın kuruduğunu hissettim. Nazik tebessümlerle süslenmiş sohbetimiz bitmişti. İşte şimdi hapı yuttum, diye düşündüm. Sizli bizli konuşmaların sonunda işlerin sarpa sardığına dair bir önyargım vardı.

“İşin doğrusu şu ki bu vasıflar aradığım asistan için fazlasıyla yeterli. Ken bana Türkiye’de yaşadığını ama İtalyan pasaportu taşıdığını söyledi. Bu da çalışma izni alma sürecini kolaylaştıracaktır, ancak şu anda öğrenci vizesiyle Amerika’da bulunan bir yabancıyı işe almamız mümkün değil.”

Birden oturduğum yere yığılmak üzere olduğumu hissettim.

Sanki kollarımı dik tutamıyor, göz kapaklarımı kontrol edemiyordum. Dudağım da sarktı mı diye korktum bir an için. Ne kadar çok mızrak aynı anda göğsüme saplanırsa saplansın yüzümdeki ifadeyi bozmamak için olağanüstü bir çaba gösteriyorum. Ya duygularımı zapt etmeyi başaramazsam korkusu, işi kaybetme telaşının bile önüne geçmişti sanki. Karşımda oturan iş, güç, meslek sahibi genç adam sanki televizyonda hava durumunu sunan spikerler gibi kayıtsız ve monoton bir sesle anlatmaya devam ediyor.

“Yarın hava bulutlu olacak, akşamüstü sağanak yağışlar görülebilir…”

Hayır, öyle demiyordu elbette. Beni yerin dibine sokmaya devam ediyordu büyük bir hazla.

“Biliyorsun, eğer Harvard ile ilişkin kesilirse vize süren dolduğu için Amerika’yı terk etmek zorunda kalacaksın zaten…”

Sanırım artık bacak kaslarımı da kontrol edemiyordum. Çocukluğumda babaannemin dediği gibi, suratım bile çarşamba pazarına dönmüş olmalı. Amerika’yı terk etmek zorunda kalacaksın… Terk etmek zorunda kalacağım ha!

Öyleydi gerçekten.

Etimi kemiğinden çoktan sıyırmış, tuzlama faslına geçmişti sanki. Canımın ne kadar yandığı umurunda mıydı acaba?

“Bu durumda sana sunabileceğim tek bir seçenek kaldı” diyor nihai hükmü açıklamaya hazırlanan bir yargıç gibi. Dalga mı geçiyordu benimle? Kulaklarımı bir av köpeği gibi havaya dikmiş, ağzından çıkacak o son kararı dehşet içinde bekliyordum.

“Normal şartlarda böyle bir öneriyi masaya bile koymamam gerekir, ancak bir yandan benden ilk kez bir destek isteyen hocamı, bir yandan da bir an evvel üzerinde çalışılması gereken dosyaları düşünüyorum. Eğer çalışma izni sorunun olmasa seni hemen yarın işe alabilirdim ama söz konusu koşullarda bu imkânsız.

O halde sana en son teklifim şöyle olacak:

Elindeki belgeleri alıp yarın sabah yeniden gel, seni insan kaynakları departmanımıza göndereyim. Sanırım en geç iki ay içerisinde çalışma iznin çıkabilir. O ana kadar sana resmen hiçbir şey vaat edemem. Ancak, üzerinde çalışman gereken dosyaları sana verdiğimde, kırk ikinci sokaktaki büyük kütüphaneye her gün işe gelir gibi gider ve iş saatleri boyunca orada bizim için çalışmayı kabul edersen bir çözüm bulabiliriz. İzinsiz bir şekilde bu binada çalışamayacağına göre sen de her cuma beni ziyarete gelirsin, çalışmalarının üzerinden birlikte gideriz, bitirdiğin işleri teslim eder, yeni dosyalarını alırsın. İznin resmen onaylandığında bizim katta çalışmaya başlarsın, daha önce çalıştığın süreye karşılık olarak da işe başladıktan üç ay sonra sana ek bir ödeme yaparız.”

Sözcükler havada dalga dalga yayılıp kulaklarımdan beynime ulaştıkça, damarlarımda da sanki mis kokulu ılık berrak sular akmaya başlamıştı. İçim yıkandıkça kuruyan dilimin çözüldüğünü, birbirine kenetlenen parmaklarımın boğum boğum açıldığını hissediyorum.

“Evet, ne diyorsun?”

Güldüm. Ayıp olmasa kahkaha atacaktım ama kendimi tutmayı becerebildim.

Daha iyisini hayal bile edemezdim!
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

11 Yorum

  • Cevapla Barış Savaş Tutar 18 Mayıs 2020 at 16:55

    Zevkle okudum.
    Çok güzel.
    Bir sonraki bölümü merakla bekliyorum.

  • Cevapla Hasan Saraç 18 Mayıs 2020 at 20:45

    Teşekkür ederim değerli okurumuz…
     
    Bir sonraki bölüm (11) perşembe günü saat 13.00 de yayınlanacak.
     
    En iyi dileklerimle 🙂
     
    HS

  • Cevapla Feriha İsmet Uyan 19 Mayıs 2020 at 09:17

    Bu kadar dramatik bir öyküde gözümden yaş gelinceye kadar da güldüm. Bravo.

    • Cevapla Hasan Saraç 19 Mayıs 2020 at 15:50

      Sizi ne zaman, nasıl güldürdüğümü bilemiyorum ama öyle olduysa ne mutlu bana…
       
      Evet, aslında dramatik bir öykü, yine de farklı hikâyeler ekleyerek içeriği zenginleştirmek benim de hoşuma gidiyor.
       
      Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim Feriha Hanım.
       
      En iyi dileklerimle, HS

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 19 Mayıs 2020 at 13:14

    Perşembe günü 9. bölümü özellikle okumadım, pazartesi günkü okuma sürem uzun sürsün diye. O kadar haz alarak okuyorum ki bu can sıkıcı günlerde, bir renk bir nefes oluyor adeta.
     
    Büyük bir merakla bekliyor olacağım.

    • Cevapla Hasan Saraç 19 Mayıs 2020 at 15:52

      Sanırım cevabınızı genel yorumlar bölümünde yayınlamışım Nimet Hanım. Hatamı hoş görmenizi diliyorum… HS

  • Cevapla Hasan Saraç 19 Mayıs 2020 at 15:43

    Ah Nimet Hanım, ne kadar ilginç, güzel bir yorum bu…
     
    O halde perşembe günü de 11. bölümü okumayıp 12. bölümle birlikte okumayı düşünebilirsiniz.
     
    Ne yazık ki bu güzel dizi yakında sona erecek…
     
    O zaman size başka bir soru sorayım izninizle. Bir süre dinlenme ve hazırlık molası verdikten sonra yeni bir romanla Sen ve Ben sitesinde sizlerle beraber olmaya devam etsek hoşunuza gider miydi acaba? Malum, her romanın tarzı farklı oluyor…
     
    En iyi dileklerimle
    HS

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 20 Mayıs 2020 at 12:04

    Kesinlikle harika olur. Merakla yeni romanı bekliyor olacağım.
     
    Bu kadar hararetli devam eden dizi, kısa süre sonra nasıl sonlanacak acaba?
     
    Bugün 20 Mayıs. Ve bu yazıyı yazmadan, bu günkü Bodrum’la ilgili yazınızı okudum. İlginç olan, geçmişten bir anıyı, bir roman tadında anlatmanız çok güzeldi.
     
    Aklıma ansızın gelen minik anılarımı yazmak benim de her zaman yaptığım şeydir ve daha sonra okuyunca, hoşuma gider. Mesela biraz önce, bahçıvan sitenin çimlerini biçerken, ötüşen kuşların sesi de ona eşlik ediyordu ve o ses ve koku, beni çocukluğumdaki bayram sabahlarına götürdü nedense; erkenden uyanıp, hazırlandığım sabahlara ve sanki dün gibi tebessümle o günleri düşündüm ve not aldım.
     
    Sizin yazdıklarınızı okurken, devamlı yeni bir şeyler öğrenmek güzel.
     
    Teşekkürler.

    • Cevapla Hasan Saraç 20 Mayıs 2020 at 18:34

      Bu romanım da diğer yazdığım romanlarda olduğu gibi en sona sayfalarda açık ediyor merak edilen sırları.

      Böylesi daha çok hoşuma gidiyor benim. Aslında çoğu kez sonunda neler olabileceği hakkında bir fikrim oluyor başlangıçta. Sonra başlıyorum yazmaya, ancak o son noktaya, finale nasıl ulaşabileceğim yazarken çıkıyor ortaya. İtiraf etmeliyim ki çoğu kez ben de merak ediyorum romanın bölümlerini yazarken, iki bölüm sonra neler olacak diye. Sanırım bu merak, doğaçlama ve samimiyet bir şekilde yansıyor satırlara…

      Çok haklısınız, yazmak huzur veriyor insana. Bir nevi terapi gibi…

      Perşembe’ye bir kaç saat kaldı. Yeniden görüşmek dileğiyle… En iyi dileklerimle

  • Cevapla Fatma Sümer 21 Mayıs 2020 at 07:37

    Ilk günden beri beğenerek okuyorum. Erol’un hafıza kaybına neden olacak kadar önemli olan; tramva mı, olay mı ne olabilir diye düşünüyordum önceleri. Şimdi de hafızası nasıl yerine gelecek diye düşünüyorum. Teşekkür ederim. Zevkle okuyorum. Bu arada 11 Kasım benim doğum günüm… Bu gece 11. bölümle devam edeceğim.

    • Cevapla Hasan Saraç 21 Mayıs 2020 at 12:06

      Değerli yorumunuz ve sualiniz için çok teşekkür ederim. Böylece zihninde bazı cevaplar arayan diğer okurlarımıza da elçi oluyorsunuz, bu sayede ben de aşırıya kaçmadan bazı ip uçları verme fırsatına kavuşuyorum.

      Sanırım tüm okurlarımız da sizin gibi ciddi bir travma yaşandığını düşünüyor .

      Zaten Moretti de bu sırrın peşinde koşuyor saatlerdir. Herkesin merak ettiği şey 11 Kasım’da neler olduğu, ya da olacağı…

      Öyle sanıyorum ki yaşadığı travmayı atlatabilirse Erol normal hayatına çok kısa zamanda dönebilecek… 13 Saat bitmek üzere… 1 Ömür’ün de neredeyse tamamını Erol’un ağzından dinledik… Öyleyse ?
      .
      11 Kasım’ın doğum gününüz olması da çok hoş bir tesadüf. Mutlu, sağlıklı bir yaşam diliyorum size de…

    Cevap Yaz