Roman

13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 12

25 Mayıs 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Romanın birinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 1
Romanın ikinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 2
Romanın üçüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 3
Romanın dördüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 4
Romanın beşinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 5
Romanın altıncı bölümü için 👉🏻 Bölüm 6
Romanın yedinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 7
Romanın sekizinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 8
Romanın dokuzuncu bölümü için 👉🏻 Bölüm 9
Romanın onuncu bölümü için 👉🏻 Bölüm 10
Romanın on birinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 11

 
 

“Herkes gerçeklerle yüz yüze gelebilme gücünü kendi tayin etmelidir.”

– Irvin Yalom

 
Paris Review editörü Erol Adoni, ünlü yazar Prof. Moretti ile İtalya’daki bağ evinde bir söyleşi yapmak üzere İstanbul’dan gelir.

Otel odasında uyandığında kendi geçmişi hatırlayamayan Erol, söyleşi bittiğinde hafıza kaybı yaşadığını anlatır ev sahibine. Erol’un rızasını alan Moretti hastasını hipnoz ile uyutur. Bir süre sonra da Erol’un üniversite yılları, içini kemiren o derin aşk acısı, işlediği büyük günah, babasının ölümü derken artık her şey geride kalmaya başlar…

Babası ölünce New York’tan İstanbul’a dönen Erol, cenaze töreninden sonra eski hayatına geri dönmeyi planlıyordur aslında. Ancak tek başına kalan annesinin durumunu görüp, kız kardeşi Selin’in “Artık buraya, evine, ailene, doğduğun topraklara dönmelisin” ısrarlarına dayanamayınca İstanbul’a yerleşir bir süreliğine.

Zaman zaman kitaplarıyla birlikte Corbus Coffee’ye giden kahramanımız orada çalışan bir kızla tanışır ve bir gün Berivan’ı akşam yemeğine davet eder.
 
 

Değerli Sen ve Ben sitesi okurlarına özel bir not:

Bir önceki bölümde Zaman Gezginleri Kerim ile Sibel adlı bilimkurgu romanımda önemli bir rol oynayan Berivan adlı bir genç kızdan bahsetmiştim size. Hatta Erol Adoni ile evleneceklerini bile ifşa etmiştim. Kurgunun akış tarzı gereği Berivan ile Erol’un nasıl tanıştıklarından fazla bahsetmemiştik bir önceki bölümde. İşte bu bölümde ilk kez buluşacaklar Erol ile, bir ocakbaşında…

Ve Berivan o gün başından geçen ilginç bir olayı anlatacak Erol’a.

Böylece, şirket yöneticilerinden Kerim Atılgan’ın Berivan’ı iş yerinde neden ziyaret ettiğini öğrenecek okurlarımız. Peki, Kerim Bey kimdir derseniz, Zaman Gezginleri Kerim ile Sibel romanımın baş kahramanıdır bu yakışıklı, pervasız ve zil zurna Sibel’e âşık olan genç adam. Berivan ile buluşmasının nedeni de budur aslında.

Böylece Prof. Mustafa Yılmaz hocamız (Çapraz Oyun), Berivan, Kerim Bey ve bu görüşmede adı geçen Atilla Aslan derken dört eski roman kahramanımı konuk etmiş oluyoruz 13 Saat + 1 Ömür adlı bu eserimde…

Umarım bu ayrıntılarla fazla vaktinizi almamışımdır. Hadi başlayalım artık…
 
 

12. BÖLÜM

 
 

Ocakbaşında İlk Buluşma

 
 
Pencere kenarında bir masaya oturmuş etrafa bakarken ocakbaşının kapısında göründü Berivan. Tam vaktinde gelmişti.

O gün rüzgârın hayli sert esmesine rağmen, aralık ayazında üzerinde ince bir ceketle dolaşıyordu. Narin bedeninin zorlu bir iklimin terbiyesinden geçmiş olduğunu düşündüm. Kapıda duran garsona başıyla selam verip masalara göz gezdirerek birkaç adım attı. Beni görünce ciddi yüzü dostça bir gülümsemeyle aydınlandı.

Masama doğru seğirtip karşıma oturuverdi Berivan. Tuhaf bir tutuklukla, ayağa kalkıp sandalyesini çekmeyi bile akıl edememişim. Bu ayrıntıyı önemsemişe benzemiyordu. Ortama aşina, adeta evinde gibi rahat görünüyor. Kadıköy’deki Caddebostan Kültür Merkezi’ne yakın ara sokaktaki bu sevimli ocakbaşında buluşmamızı da kendisi önermişti zaten.

Daha doğru dürüst konuşmaya başlamadan masamızı donatmışlardı bile. Pazı sarması, nar ekşili salata, minicik lahmacunlar, muammara, haydari, acılı ezme… Bir de kiliçe dedikleri bir çörek geldi sıcak sıcak. Soran gözlerle baktığımı görünce “Süryani Çöreği” diyor gülerek. “Bir gün Midyat’a gidersen bu akşamı hatırlarsın…”

O doğal gülüşü, rahatlığı içimi ısıtmıştı. New York restoranlarında buluştuğum meslek sahibi güzel kadınların gergin, rekabetçi tavırlarından eser yoktu karşımda oturan genç kızda.

“Sen Midyatlı mısın?” diye soruyorum.

“Hayır” diyor yüzüne yarı muzip, yarı havalı bir ifade verirken. “Mardin’in içindenim ben…”

“Demek Süryani değilsin.”

“Ne olduğum tam belli değil” diyor. “Büyük dedem Arap soyundan geliyor, babaannem Türk. Anneannem bir Kürt aşiret reisinin kızıymış, babam da Urfalı bir asteğmen. Annemi yolda yürürken görüp vurulmuş. Araya bölgenin Jandarma komutanı girmiş, yine de direnmiş annemin sülalesi bir süre, sonunda evlenmişler.”

Parlak siyah gözleri bana oldukça yabancı gelen bir geçmişe, hiç görmediğim bir yöreye dalarken anlatmaya devam ediyor kaldığı yerden.

“Kızlarını vermişler mecburen ama topraklarını değil. Dedem öldüğünde anneme bir bağ evinden başka bir şey kalmamış. Gerisini erkek kardeşleri paylaşmış.”

“İlginç bir hikâye” diyorum sırf bir şeyler söylemiş olmak için. Kendimi yabancı bir turist gibi hissediyorum nedense. Her ailede benzer dramlar yaşanıyor demek. Henüz ilk buluşmamızda kendi acılı geçmişimden bahsetmeye niyetim yoktu!

“Nasıl geçti günün?” diye soruyorum, farklı bir konu açmış olmak için. Önce bir düşünüyor, sanki ne diyeceğine karar verememiş gibi. Gününün nasıl geçtiğini hatırlamıyor olabilir miydi?

Ardından “Bugün çok tuhaf bir şey oldu” diye başlıyor anlatmaya…

“Mesai saatimin sonlarına doğru Kerim Atılgan adında genç bir yönetici geldi mağazaya. Merkez ofisteki dört, beş tepe yöneticiden biriymiş anlaşılan. Daha önceden ne adını duymuşluğum var ne de yüzünü görmüşlüğüm. Zaten bizler mağazalarda çalıştığımız için Maslak’taki ofiste kim çalışır, ne iş yapar, pek bilmeyiz. Bir kere iş müracaatı için gitmiştim oraya üç yıl önce, bir de ilk haftalık eğitimimizi oradaki bir toplantı odasında almıştık.”

Arada bir soluklanıyor, önündeki şaraptan bir yudum alıyor, tabağındakilere ise şimdilik hiç dokunmuyor.

Sanki tüm dikkatini anlatacaklarına vermiş gibi. Az önce Mardin’deydi, şimdi Maslak’ta, bu kız hiç buraya dönmeyecek mi? Yine de ben yediklerimden, içtiklerimden, karşımda oturan parlak gözlü tok sözlü kızın varlığından memnun, hiç sözünü kesmeden kendisini dinliyorum.

“Kerim Bey benimle özel bir konuda görüşmek istediğini söyledi. Bankodaki işimi bir başkasına devredip merakla ikinci kata çıktım. Son derece nazik, bir o kadar da heyecanlıydı. Bana pat diye, işe ilk başladığım hafta eğitimde tanıştığım birini sordu. Gerçekten de Attila Aslan diye bir başka personel adayı ile tanışmıştım o hafta ve sonra da yakın arkadaş olmuştuk. Önce epey şaşırdım, bu tanışıklığı nereden biliyordu acaba? Hatta biraz da kızmıştım. Benim özel hayatımdan onlara ne diye düşünmüştüm. Benim rahatsız olduğumu sezince, itiraf etti ziyaretinin asıl nedenini. Meğerse o da aynı günlerde Sibel adında bir kızla tanışmış ve hissettiğim kadarıyla ona fena halde âşık olmuş. Ama daha bir ay olmadan kız onu terk edip İstanbul’dan ayrılmış, sonra da bir daha o kızdan hiç haber alamamış Kerim Bey.“

Bütün bu anlattıklarının o eğitim sırasında tanıştığı Attila ile ne alakası var diye düşünmeye başlamıştım. Neyse, anlatsın bakalım, sözünü kesmesem daha iyi olur diye düşünüp sorularımı kendime saklamaya karar vermiştim ki bu iki yabancının ortak özelliklerini açıkladı bana.

“Kerim Bey bir gün tesadüfen Attila’nın işe müracaat ederken verdiği vesikalık resmi görmüş asistanının elinde. Anladığım kadarıyla Attila ile Kerim Bey’in sevgilisi Sibel iki kardeş kadar benziyorlarmış birbirlerine. İkisi de aynı anda ortadan kaybolunca Kerim Bey de benim neler bildiğimi sormaya gelmiş. Halbuki benim o kızın varlığından bile haberim yok, nereden bilebilirdim kim olduklarını? Hem zaten ben pek kafaya takmasam da tuhaf bir durumu vardı Attila’nın. İşte kazandığı paranın neredeyse iki katını kaldığı otele ödüyordu. Yerken içerken parasının hesabını tutmaz, paraya pula hiç önem vermezdi.”

Birden gözlerinin dalıp gittiğini, yüzünü al bastığını fark ettim. Resmen âşıktı bu kız.

O yitirdiği adama hâlâ aşıktı! Bu o kadar ayan beyan ortadaydı ki görmemek, hissetmemek olanaksızdı. Sanki o adamın hayali masadaki üçüncü sandalyede oturuyor gibiydi. Başımı çevirip o tarafa bakmaktan adeta ürktüm. Demek onun da geçmişinde derin bir aşk yarası vardı, tesadüf müydü bu?

Hiçbir şey sormadan dinlemeye devam ettim.

“Biliyor musun” diye başladı gözlerimin içine bakarak yeniden konuşmaya. “O güne kadar…” Sonra durup düzeltti. “Bugüne kadar gördüğüm en ilginç erkekti o.”

Her ne kadar aramızda özel bir ilişki olmasa da böyle sürekli bana bir başka erkekten bahsetmesi, bir bakıma önemsenmemek, adamdan sayılmamak ağrıma gitmişti açıkçası.

“O güne kadar tanıştığım hiç kimseye benzemiyordu duruşu, hali, davranışları” diye devam ediyor yumuşak bir sesle. “Sanki bambaşka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Upuzun boyu, çok esmer bir teni, insanın içine işleyen bakışları vardı.”

Sonunda dayanamayıp soruyorum “Peki, sonra ne oldu?” diye.

Bir hayal dünyasından uyanmış gibi sarsıldığını hissediyorum. “Hiç,” diyor son derece sakin bir şekilde, “bir gün aniden beni terk edip gitti.”

“Vay canına” demişim şaşkınlıkla, belki biraz da içtiğim rakının tesiriyle. Gözlerimin içine bakıyor kısa bir süre, sükûnetini hiç bozmuyor.

“Aslında şaşırmadım gidişine.” Belki şaşırmamıştı ama çok üzüldüğü her halinden belliydi. Sesi hafifçe titriyor, sanki gözleri buğulanıyordu. “Sonradan çok özledim onu ama şaşırmadım. Zira en az üç kere, yakın bir zamanda İstanbul’dan ayrılacağını söylemişti bana. Yine de son anda hiç haber vermeden gideceğini düşünmemiştim. Ama öyle oldu işte, ne yapabilirdim?”

Berivan’ın anlattıkları giderek daha fazla ilgimi çekmeye başlamıştı. O başka birini anlatırken, ben de onu daha yakından tanıyabiliyor, iç dünyasının derinliklerine giremesem de kişiliğinin ana hatlarını kısmen de olsa çözebiliyordum.

“Peki, o kıza ne olmuş?” diye sordum. “Kız kardeşine benzeyen öteki kıza?”

Kaldığı yerden anlatmaya devam ediyor hikâyesine.

“Kerim Bey’in bana söylediğine bakılırsa aynı gün o kız da ayrılmış İstanbul’dan. Kafamı iyice karıştırmıştı bu durum. En çok da bu işler olup bittikten neredeyse iki yıl sonra Kerim Bey’in ortaya çıkıp bütün bunları bana sormasına şaşırmıştım. İlginç olan bir başka nokta da Attila’nın çalıştığı süreye ait maaşı bile almadan, hiç kimseye de haber vermeden çekip gitmesiydi.”

Bu ilginç hikâyeyi nasıl değerlendireceğimi bilemiyordum. Yine de geldiğim yerde yani New York’ta, onun tasvir ettiği gibi, uzun boylu, atletik, koyu derili milyonlarca erkek ve kadın olduğunu söyledim ona.

Resmen güldü suratıma.

“Benim pek seyahat etmişliğim yok ne yazık ki ne New York’u bilirim ne Amerika’ya gitmişliğim vardır ama biz de burada epey Hollywood filmi seyrediyoruz.”

Sonra derin bir nefes aldı. Gözlerimin içine dimdik baktı. Ürperdiğimi hissettim o an.

“Emin ol Erol,” diye tamamladı cümlesini, ağır ağır, kelimelerin üstüne basa basa, “benim bahsettiğim adamın bakışları çok farklıydı.”

Mazide kalmış bir aşıkla, onun anısıyla başa çıkmak ne mümkün! En doğrusu mağlubiyeti kabullenmekti. Kadehimi kaldırdım havaya.

“Haydi bakalım” diyorum, “Süryani çörekleri soğuyacak.” Sonra ben de onun gözlerinin içine bakıp dostça, duygudaşlıkla gülümsedim.

“Mardinli Berivan’ın şerefine.”

“Tamam” diyor uzun bir rüyadan uyanmış gibi yarı mahmur, “sana iki çörek daha söyleyelim öyleyse. Sağlığa…”
 
 

Babamı kaybettiğim gün…

 
 
Telefonda kız kardeşimle karşılıklı usul usul ağlarken iç çekişlerimiz birbirine karışmıştı. Hiç düşünmeden “İlk uçakla geliyorum” demiştim. “İstanbul’a geliş saatim belli olduğunda sana haber veririm.”

İçgüdüsel bir hareketle cep telefonumu hemen kapattım. Sanki akrabalarım, dostlarım, hiç tanımadığım insanlar beni arayacakmış gibi. Hayatımın bu tuhaf döneminde, bu tek kişilik dünyamda kimseye yer vermediğimi bilmezmiş gibi.

Duygularım karmakarışıktı. Özlem, utanç, öfke, pişmanlık, çaresizlik… Bir inat uğruna daracık bir hayata kendimi mahkûm etmiş, mağduriyetimin faturasını da babama çıkarmıştım. O hayattayken bir daha geri dönemeyeceğimi de biliyordum. Sanki beni reddeden oymuş gibi.

Şirketi arayıp ailevi bir nedenle bir haftalığına Türkiye’ye gideceğimi bildirdim. Orada bir babam olduğundan bile kimsenin haberi yoktu zaten. Bir küçük valiz hazırlayıp internetten de uçak rezervasyonumu yaptıktan sonra alelacele evimden, Murray Hill’den, New York’tan ayrılmıştım. En kısa sürede geri gelecek ve kaldığım yerden hayatıma devam edecektim. Öyle olacağından adım gibi emindim. Yalnızca bir görev ifa etmeye gidiyordum İstanbul’a.

Bir babaya, oğlunun son göreviydi bu. Ya da vedası… Artık beni yönlendirmeye, baskı altına almaya kalkışamayacak bir babayla ‘vedalaşmanın’ bana çok daha fazla acı vereceğini hiç düşünmemiştim.

Keşke daha önce bilebilseydim!

Hostes Türkiye semalarına girdiğimizi söyleyinceye kadar uyudum. Anonsu duyduğumda kalbime bir sızı saplanmış, tarifsiz bir duygu seli boşanmıştı tepemden aşağı. Aslına bakılırsa, bir yerlerde bir nüfus cüzdanım saklı kalmış olsa bile artık bir Türk pasaportum bile yoktu benim.

Eskiden olduğu gibi loş koridorlarından yürüyeceğim köhne bir havaalanı beklerken ışıl ışıl bir mekânda rengârenk bir insan seli karşılıyor beni. Elimde sekiz yıl önce aldığım Amerikan pasaportuyla, herkesle birlikte girdiğim sıradan çıkmak zorunda kalınca bir daha şaşırmıştım. Doğduğum, büyüdüğüm ülkeme ayak basmak için yabancıların oluşturduğu vize kuyruğuna girmem gerekiyordu anlaşılan. En sonunda her dilden, her ırktan insanın arasına karışıp vizemi almış ve pasaport kontrolünden geçmiştim.

Çıkışta bekleyen mahşerî kalabalığın, kızlarını, oğullarını, torunlarını, sevgililerini, gelen turistleri, misafir iş insanlarını bekleyenlerin arasından sıyrılıp dışarı çıkmaya çalışırken bir ses duyuyorum.

Selin’in sesi!

Yanında seneler önce New York’ta yediğimiz yemekten hatırladığım Benjamen ve daha önce hiç görmediğim on yaşlarında bir kız. Rollerini ezberlemiş oyuncular gibi sırayla sarılıyoruz birbirimize.

İçim uyuşmuş gibi…

Arabada giderken biraz uyku sersemi, biraz yorgun, hayli perişan bir halim vardı. “Silvia’yı görünce şaşırma sakın” diye uyarıyor kız kardeşim. “Unutma, son gördüğünde elli iki yaşındaydı, şimdi ise yetmiş iki. Babamı aniden kaybedince nasıl yıkıldığını da tahmin edebilirsin.”

Moda’ya vardığımızda eski apartmanımızın olduğu gibi durduğunu gördüm.

Yüzü biraz daha eskimişti tabii. Yeni dış boyasıyla, yaşını makyajıyla gizlemeye çalışan geçkin bir kadın gibiydi.

Geri kalan manzara ise aynı.

Daha doğrusu öyle olacağını sanıyordum. Ama karşı tarafta, bir zamanlar fütursuzca denize girdiğimiz yerde, Kalamış koyundaki marinada demirleyen tekneleri uzaktan görünce pek çok şeyin bıraktığım gibi kalmadığını anlamıştım.

Ağır adımlarla merdivenleri tırmanıyoruz. Başında siyah dantel bir örtü, yaşlı bir kadın duruyordu karşımda. Apartman gibi eskimişti o da. Ama hayatın hırçın rüzgârlarında yıpranmış yüzü makyajsızdı. Öylece kalakalmıştım. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemiyordum. Annem yavaşça kollarını kaldırıp iki yana açtı. İşte o an içimi çeke çeke ağlamaya başladım. Usul usul ağlıyor, boynuna sarıldığım annemin kokusunu içime çekiyordum.

Özlemiştim onu.
Çok özlemiştim annemi.

Çok…
 
 

* * *

 
 
Gün ağarır ağarmaz kalkıyorum. Doğru dürüst uyumamıştım zaten. Tıraş olup, siyah takım elbisemi giydim.

Erkenden cenaze törenine yetiştik. Eli amcam, Yunus ve diğer kuzenlerim de oradaydı. Güçlü olmaya, sulu göz bir çocuk gibi davranmamaya çalışsam da göz pınarlarımda ardı ardına tomurcuklanıp yanaklarıma süzülen yaşlara engel olamıyordum. Ağlanacak ne çok şey birikmişti!

Tören geleneklere uygun, ağırbaşlı bir şekilde sürüp gitti. Babamı Ulus Sefarad Mezarlığı’nda tek başına bırakıp arabalara bindik en sonunda. Onu ölümünden çok daha önce terk ettiğimi düşündüm yolda. İçim çocuksu bir kaygı, gecikmiş bir merhamet ve özlemle doldu. Öfkenin ateşini ölüm kadar çabuk söndüren başka bir şey olabilir miydi?

Annemin dairesinde toplanmıştık hepimiz.

Herkes eski anılarını anlatıyor, benim bilmediğim, hatırlamadığım şeylerden konuşuyordu. Kaçınılmaz olarak yabancı kalmıştım anlatılanların çoğuna. Bir ara yanımda oturan Selin’e babamın ofisini soruyorum. Son güne kadar oraya gitmeyi sürdürmüş babam. “Görebilir miyim?” diyorum kısık bir sesle. “Tabii, neden olmasın,” diyor. “Hemen mi?”

“Evet” diyorum, biraz mahcup. “Mümkünse hemen.”

Anneme belli etmeden çıkmayı başarmıştık sokağa. İlk defa baş başayız. Kız kardeşim ve ben. “Ne yapmayı düşünüyorsun?” diye soruyor bana.

“Ofiste mi?”

İlk defa hafifçe gülümsediğini gördüm. O hınzır bakışları hâlâ değişmemişti anlaşılan. “Hayır,” diyor. “İlerde ne yapmayı düşünüyorsun? Annemi burada bırakıp dönebilecek misin New York’a?”

Birden ayıldım. Bu ses tonunu hatırlıyordum. Leana’yla evleneceğimi söylediğimde “Şaka mı yapıyorsun?” diye sorarken de böyleydi. Ciddi ve endişeli… Bu kez farklı davrandım.

“Sence ne yapmalıyım?”

“New York’ta tek başına yaşamaktan yeterince sıkılmış olmalısın Erol. Cenazede kuzenlerinle, eski arkadaşlarınla nasıl konuştuğunu, anneme nasıl sarıldığını gördüm. Bir kere daha aynı eziyeti çekmeni istemiyorum. Bence en azından bir süreliğine aramıza geri dönmelisin.”

Ne cevap vereceğimi düşünüyorum. Aslında ne düşündüğümü bile bilmiyordum. Her şey ortadaydı işte…

“Dönüş biletimi almıştım” diyorum. “Gidip oradaki işlerimi halledeyim, ay sonuna kalmaz dönerim.”
 
 

* * *

 
 

Corbus Coffee’ye gitmeye devam ediyordum.

Ancak, ocakbaşında baş başa yemek yediğimiz o geceden sonra kafedeki karşılaşmalar eski doğallığını yitirmiş gibiydi. Kısa selamlaşmalar, suni hatır sormalar, acemice espriler. Nezaketin ardına gizlenmiş bir çaresizlik. Bir türlü ne yapacağını bilememe halleri…

Etrafta kimsenin olmadığı bir gün Kerim Bey’den bir daha haber alıp almadığını soruyorum Berivan’a. “Bak gördün mü, sen benim hakkımda bir şeyler biliyorsun en azından” dediğinde bunun gizli bir davet olduğunu anlamam gerekirdi. Oysa New York’un iklimi farklıydı. Dolaylı mesajlara alışık değildim ben. Yine de bu fırsatı kaçırmak istemedim.

“O halde bu akşam aynı yerde buluşalım, ben de sana İstanbul’da neler yaptığımı anlatayım” dedim, heyecanımı gizlemeye çalışarak.

Sınıfta hiç tanımadığım gençlere ders verirken, diğer hocalarla, bölüm başkanlarıyla, Amerika’daki şirkette yöneticilerimle konuşup tartışırken sağlam bir dost gibi yanımda duran özgüvenim ani bir kararla beni terk edip gitmiş yine.

O birkaç saniye uzayıp gidiyor. Berivan o kara elmas gözlerini gözlerime dikmiş düşünüyordu. Nihayet, sanki herkes işi gücü bırakmış da bizi izliyormuş gibi etrafa bir göz attıktan sonra, “Tamam öyleyse, sekizde buluşuruz” diyor kısık bir sesle.

Derin bir nefes alıp oradan uzaklaşıyorum.
 
 

Palgrave Macmillan, Newyork

 
 
Palgrave’deki direktörümle iyi anlaşıyorduk. Yalnızca Biyografik Monografi bölümünün editörlüğünü yapmakla kalmıyor, girişilen yeni projelerde de yönetime katkı sağlıyordum. Hatta bu projelerin bir kısmı benim önerimle gündeme geliyordu. İşimi seviyor, birikimimi, yaratıcılığımı kullanabileceğim başka bir iş düşünemiyordum. Yakın gelecekte Macmillan bünyesinde önemli bir konuma getirileceğime herkes kesin gözüyle bakıyordu. Hal böyleyken birdenbire işi bırakma kararım neredeyse yirmi yıldır ayrılmaz bir parçası olduğum Flariton binasında şaşkınlıkla karşılanmıştı.

En sonunda mahremiyetimi koruma sevdasından vaz geçip, babamı aniden kaybettiğimi ve bir süre İstanbul’a dönüp annemle ve ailemin diğer fertleriyle birlikte yaşamak istediğimi açıkladım yakın çevreme. Bir rakip firmaya gitmediğim anlaşılınca sorun adeta sihirli bir değnekle çözülmüş, artık kimse benim ne yapacağımı merak etmez olmuştu.

Bir yöne doğru grup halinde koşulurken ani bir patlama olduğunda koşanlar bir an için durup ne olduğunu anlamaya çalışır ya. Patlayan şeyin yalnızca bir araba lastiği olduğu ortaya çıktığında da herkes derin bir soluk alıp kaldığı yerden yarışa devam eder ya. O patlayan lastik bendim işte. Yarıştan kopmuştum ve böylece konu kapanmıştı. Bir tek direktörüm sordu İstanbul’a gidince ne yapacağımı. O da zaten hâlâ işine yarayıp yaramayacağımı merak ettiği için sormuştu bu soruyu. Şu an için hiçbir planımın olmadığını söyledim açık yüreklilikle.

Anlaşılan Giorgio dedemizden kalan San Marino’daki geniş arazi, şarap imalathanesiyle birlikte eski bir ortağa iyi bir fiyatla satılmıştı. Özetle, ailemizin bir maddi sorunu, benim de ne yapacağıma bir an evvel karar verme mecburiyetim yoktu.

Yine de Macmillan Palgrave’deki ilişkilerimi korumak niyetindeydim.

Yöneticimden bir ay süre istedim. İşlerimi yoluna koyduktan ve İstanbul’a yerleştikten sonra yeniden bu konuyu görüşmek üzere anlaştık. Neredeyse on beş yıldır yaşadığım Murray Hill’deki dairemi de birkaç özel eşyamı gemiyle İstanbul’a yolladıktan sonra möbleli olarak kiraya verip ülkeme geri döndüm. Kira gelirlerini New York’taki banka hesabıma aktaracak, böylece kredi kartı harcamalarımı şimdilik oradan karşılayabilecektim.

Ayrılık günü geldiğinde, dost bildiğim herkesin aslında nazik birer yabancı olduğunu hissederek yaşadım o veda sahnelerini. Sanki ben birkaç kişiydim ve yıllar içinde yaşadığım her ayrılıkta o kişilerden biri çekip gidiyor, bense bir robot gibi donuk, kaskatı yoluma devam ediyordum.
 
 

* * *

 
 

Sanki Annemle yeniden tanışmış gibiydik.

Onun geride bıraktığı kafası karışık oğlandan farklı bir kişiydim artık. Annem ise ebeveynlerini, kocasını, anılarını paylaştığı sevdiklerini kaybetmiş, geçmişiyle bağlarını yitirmiş yorgun bir anneanne…

Bir aya yakın bir süre aynı çatıyı paylaştık. O kocasını kaybedip oğlunu kazanmıştı. Ben de yıllardır hasret kaldığım ana şefkatini… Yıllar sonra yeniden sabahları banyomu ve mutfağı bir başkasıyla paylaşıyor, unuttuğum Türkçe kelimeleri yeniden öğreniyor, farklı bir dünyaya ışınlanmış gibi İstanbul’un değişen çehresine yeniden alışmaya çalışıyordum.

İlk olarak Moda’ya yakın bir yerde kendime bir daire aradım. Fiyatların neredeyse New York’la yarıştığını görünce en azından şimdilik, satın almak yerine Kalamış’ta iki odalı bir giriş katı kiralamaya karar vermiştim. Sıra ne yapmam gerektiğini belirlemeye gelince, yıllardır görmediğim Mustafa Hocamı hatırlayıp bir kez daha onun kapısını çalma ihtiyacını hissettim. Harvard’da geçirdiğim iki yıl boyunca hocamla ilişkimi sürdürmüş, her aşamada ona neler yaptığımı yazmış, İstanbul’a gelişlerimde onu ziyaret etmiştim.

Ta ki apar topar Boston’dan kaçana kadar.

Artık hocamla paylaşacağım bir başarı hikâyesi kalmamıştı dağarcığımda. Ben de kuyruğumu kıstırıp geçmişi silivermiştim beynimin kıvrımlarından. Şimdi bir kere daha kapısını çalmaya hazırlanırken tek dayanağım o engin hoşgörüsüne olan inancımdı. İlk iş, Boğaziçi Üniversitesi kampüsüne gittim bir kış sabahı. Binalar tıpkı bıraktığım gibi duruyordu yerli yerinde. Sonra da güldüm kendi kendime. Ne yani, yüzyıllık binalar ben yirmi yıl ortalarda görünmedim diye un ufak mı olacaktı!

Bölümler bile binalardaki konumlarını muhafaza etmişti. Görünürdeki tek değişiklik ortadaki futbol sahasının, bir sürü kedi köpeğin işgal ettiği bir yeşil alana bırakmasıydı yerini. Bizim dönemden birkaç arkadaşın Boğaziçi’nde ders verdiğini öğrenmek de hoşuma gitmişti. Ne yazık ki Mustafa Hocam yoktu artık o adreste.

“Kendisi Bilgi Üniversitesi’nde bölüm başkanı” dedi bir sekreter. Öyle bir üniversite olduğundan bile haberim yok… Baktım konuştuğum kişi pek bir meşgul, ben de Google’a sormaya karar verdim gerisini.

Birkaç dakika sonra Mustafa Hocamı arıyordum. Telefonuma çıkan bölüm sekreteri, kim olduğumu, ne amaçla kendisini aradığımı sordu nezaketin ötesinde bir içtenlikle. Demek gittiği yere o sıcaklığını da yanında götürmüş diye geçirdim içimden. Adımı hatırlayacak mıydı acaba? Yine de yardımcısına adımı, soyadımı, kim olduğumu ve yeni aldığım cep numaramı aktardım büyük bir heyecanla.

Kampusta yapacak bir şeyim kalmamıştı artık. Önce otoparka doğru birkaç adım attım. Sonra durdum. Hüzünle yoğrulmuş karmaşık duyguların uğultusunu dinledim bir süre. Ve ürkek adımlarla erkekler yurduna doğru yürüdüm. Uzak bir geçmişte kalan dört yılım beni hâlâ bekliyordu o binada…
 
 

Ocakbaşındaki İkinci Buluşma

 
 
Yine aynı köşeye oturmuş Corbus Coffee’de tanıştığım Mardinli kızı bekliyordum. Berivan yine tam vaktinde, saat tam sekizde kapıdan içeri girmişti. Tek farkla. Bu kez nerede olduğumu biliyormuş gibi dosdoğru oturduğum masaya yöneldi. Ben de atik davranıp ayağa kalkmış, karşımda duran sandalyeyi geri çekip oturmasına yardımcı olmuştum. Bu basit gösterim hoşuna gitmiş olmalıydı.

“Demek bu işler böyle oluyor” dedi gülümseyerek.

“Hangi işler?” diye sordum anlamamış gibi.

“Gönül alma fasılları.”

Neyi yanlış yapmıştım ki şimdi gönül alıyordum? İşte o an kafama bir tokmak yemiş gibi oldum. Anlamıştım. Geç de olsa anlamıştım. İlk buluşmamızdan sonra sanki o yemek hiç yenmemiş gibi verdiğim o kuru selamlar, hal hatır sormalar bir sinema şeridi gibi gelip geçti gözümün önünden… Belli ki yüreğini mertçe açıp bir zamanlar başından geçenleri, ruhunda derin izler bırakan bir aşk macerasını benimle paylaşan bir genç kızın samimiyetini karşılıksız bırakmıştım.

Şimdi özür dileyecek olsam yine tuhaf kaçacaktı. Yaydan çıkan okun, ağızdan çıkan sözün, bir de elden kaçan fırsatın bir daha asla geri gelmediğini geç de olsa öğrenmiştim. Bu havalı lafları, Latince özdeyişleri ezberlemek başka şeydi, içselleştirmek ise bambaşka. Berivan’ın son söylediklerini duymamış gibi yapıp, konuyu değiştiriyorum.

“Bu gece de yiyecek miyiz o sıcak Süryani çöreklerinden?”

“Elbette” diyor, “Yoksa buraya niye gelelim!”

Geçen gelişimizde masalara servis edildiğini gördüğüm Süryani şarabından ısmarlıyorum bu kez. Ana yemek olarak da kuzu gerdanlı keşkek…

“Demek İstanbul’da neler yaptığımı merak ediyorsun” diye açılışı yaptım. Yine o tenimi delip geçen bakışlarını dikti yüzüme. Sonra da yaramaz bir çocuk gibi gülüyor.

“Daha doğrusu kim olduğunu merak ediyorum.”

“Anlatmaya başlarsam sabahı buluruz.”

“Fark etmez,” diyor her zamanki sakin sesiyle. “Ben dinlemeyi severim. Hem madem burası hoşuna gitti, bir başka gece gene geliriz, kaldığın yerden devam edersin.”

Nereden başlayacağımı bile bilmiyordum.

Keşke bana tek tek sorular sorsaydı! Bir kedinin oynarken karmakarışık dolaştırdığı bir yün yumağında tutunabileceğim işe yarar bir ipucu arıyordum. Nedense ağzımdan çıkan ilk sözcük “Babam” oluyor.

O muydu gerçekten yıllardır aradığım ipucu, her şeyin başlangıç noktası? Birdenbire çözüldüğümü hissediyorum. Babamın ani vefatıyla İstanbul’a gelişim, annem, kız kardeşim… İstanbul’da kalma kararım, New York’a dönüp toparlanışım… Mustafa Hoca’yı bulmak için Boğaziçi Üniversitesi’ne gidip eli boş dönüşüm…

“Peki, Mustafa Hoca seni aradı mı sonra?”

“Aradı. Hem de hemen bir gün sonra aradı. Sabah on olmadan telefonum çaldı, bir de baktım, o arıyor. Yine aynı nezaket, aynı ilgi, aynı sıcaklık. Sanki aradan o kadar sene hiç geçmemiş gibi.”

Güldü yine muzip muzip. Bu gülüşün ona ne kadar yakıştığını fark ettim.

“Hoca–öğrenci ilişkilerini bir de bana sor. Bizim hocalar televizyon ekranlarından inmediklerinden her biri ayrı bir şovmen olmuş sanki, artık havalarından geçilmiyor. Şu fay hattı ne zaman nereden kırılmış, hangi şehirde kaç yıl içinde nasıl bir deprem olacakmış. Tutmayacağını bile bile, depremlerin önceden öngörülmesinin neredeyse imkansız olduğunu bile bile, hiç durmadan deprem toto oynuyorlar sefil bir şöhret uğruna. İnsanları kandırmaktan zevk alır gibi, yok yere izleyicileri telaşlandırmaktan zevk alır gibi… Seyircilerin büyük çoğunluğu da saflığın ve cehaletin sınırlarında dolandıklarından kanıyorlar bütün bu beylik lâflara, bütün bu palavralara. Televizyon habercileri de bayılıyor böylelerine. Maksat reyting olsun, torba dolsun… Üniversite koridorlarında o hocalarla karşılaşsak, öğrencilerini tanımazlar o başka.”

“Anlaşılan seni fena kızdırmışlar” diyorum.

“Kızdırdılar demeyelim de beni mesleğimden soğuttular. Daha doğrusu akademisyenlik kavramı değerini kaybetti benim gözümde. Belki de böylesi daha iyi oldu. Ben de hizmet sektörünü seçtim kendime. Deprem mühendisi olacağım da ne olacak. Bak, Corbus Coffee’de iki yılda iki terfi, maaşıma da üç kere zam aldım. Daha üniversite diplomamı kazanmadan bizim mağazanın sorumlusu olmuştum bile.”

Birden konunun dağılıp gittiğini fark etmiş gibi duraklıyor.

“İyi de biz Mustafa Hoca’dan konuşuyorduk. Nasıl oldu da bunca yıl sonra seni tanıdı, şaşırdım doğrusu. Ne hafıza!”

Evet, hocamın hafızasına diyecek yoktu ama açıklanacak başka şeyler de vardı.

“Birincisi, bizim dönemde toplam otuz öğrenci ya vardı ya yoktu. Dört yıl boyunca da sürekli hocalarımızla birlikte yaşadık o kampusta. Hem zaten ben de en parlak öğrencisiydim. Hatta benim Harvard’a lisansüstü müracaatımı bile birlikte yapmıştık.”

Yirmi yıl boyunca hocamı neden aramadığımı sormadı Allah’tan. Yoksa her şeyi en baştan anlatmam gerekecekti ve bunu yapabileceğimden de emin değildim. Ne de olsa, yeni tanıştığım bu kız kadar cesur değildim ben. Düpedüz korkuyordum.

“Anlaşılan hoca öğrenci ilişkileri bizim üniversiteden farklı, yine de etkileyici” diye özetledi durumumuzu. “Peki, telefonda konuştuktan sonra buluştunuz mu?”

“Evet, tabii. Bir gün sonrasına randevulaştık.”

Yüzüme gayri ihtiyari bir gülümseme yayıldığını hissettim. Nasıl yayılmasın! Beni yaşama tutunabileceğime, bir şeyler başarabileceğime ikna etme görevi yine Mustafa Hocama düşmüştü.

“O da tıpkı şimdi senin yaptığın gibi ilk olarak neden İstanbul’a döndüğümü, burada neler yapmayı tasarladığımı sordu bana. O her zamanki sakin, asla sorgulamayan, asla yargılamayan, sevecen bakışlarıyla süzüyordu beni. Ben de henüz bir kariyer planlaması yapmadığımı ama bunca yıllık birikimimi en uygun şekilde değerlendirmek istediğimi söyledim ona. Biraz düşündükten sonra, ‘Maddi koşullar senin için ne kadar önemli?’ diye sordu. Ben de ‘Birinci önceliğimin neyin beni daha çok mutlu edeceği’ olduğunu söyledim.”

Berivan sözümü kesmeden, dikkatle dinliyordu.

Gerçekten anlamaya çalışarak can kulağıyla dinlemeyi bilen ne kadar az insan olduğunu düşünüyorum. Bu sade, iddiasız genç kız o ender rastlanan sahici dinleyicilerden biriydi işte. O sırada garson da yemekleri, çörekleri, şarabı getirmişti. Bunu fırsat bilip bir mola verdim. Kadehleri doldurup “Sağlığına” diyorum gözlerinin içine bakarak, “bu leziz yemekleri soğutmayalım.”

“Mustafa Hoca’yı çok sevdim” diye kaldırıyor kadehini. “Sana nasıl yargılamadan baktığını söyledin ya, benim için çok önemlidir bu. Hemen hüküm vermeyen, yaftalamayan, kategorize etmeyen insanları seviyorum. Çok az rastlanıyor öylelerine.”

“Haklısın Berivan.”

Ne hoş bir adı vardı!

“Hem çok zeki ve bilgili, bir o kadar da yumuşak kalpli, hoşgörülü, anlayışlı bir insandır Mustafa Hoca. Yetim büyümüş. Her sorunuyla kendisi baş etmiş, kendi yolunu daima kendisi çizmiş… Hayatta her ne yaptıysa kendi başarısı, kendi eseri…”

Sonra da kaldığım yerden asıl konuya dönüyorum.

“Benim eğitim düzeyimi, akademik eserler yayınlayan Palgrave gibi bir kurumda yıllarca editör ve bölüm şefi olarak çalıştığımı bildiği için hiç duraksamadan, ‘Ben senin yerinde olsam bir üniversitede ders verirdim’ diyor.”

“Peki, sen nasıl karşıladın bu öneriyi?”

“Bir üniversitede öğretim üyesi olmak için doktora yapmış olmam gerekmiyor muydu diye sordum kendisine.”

“O ne dedi peki?”

Bir masalın sonunu merak eden bir çocuk gibi gözlerini kocaman açmış, yumruklarını çenesine dayamış, durmadan soruyordu Berivan. Ben de havaya girmiş, olan biteni en ince ayrıntısına kadar anlatıyordum.

“Mustafa Hoca ‘O eskidendi’ diye cevap verdi bana. Şimdiki vakıf üniversiteleri bu konularda daha esnek davranabiliyormuş. Sonra durup gülmeye başladı. ‘Yahu aradan onca yıl geçti, şimdi yine gelmiş bana ne yapacağını soruyorsun. Hatta bu kez beni de tuzağına düşürdün, sana neler yapman gerektiğini anlatmaya başladım.’ Sonra da ciddileşmişti. ‘Sen benim ne dediğime bakma. Sonuçta kendi tercihlerini kendin belirlemelisin. Ama bana kalırsa New York’a gidip o görüşmeni yap direktörünle. Hatta gitmişken ilişkide olduğun eski tanıdıklarını da bir ziyaret et öncesinden, bakarsın İstanbul’da oturup buradan takip edebileceğin, uzaktan kotarabileceğin işler çıkar karşına.’ Ayılıyorum birden, açıkçası bu olasılıklar hiç aklıma gelmemişti.”

Berivan yine önden gidiyordu. “Peki, sana kendisi de bir teklifte bulundu mu?” diye sordu hemen.

“Evet,” diyorum “Bir süre durup düşündükten sonra, bana eğer bir üniversitede ders verme fikrine sıcak bakacak olursam ilk olarak kendisini aramamı söyledi.”

Berivan’a bütün bunları anlatırken ben de kendimi kaptırmış o anı yaşıyordum. Kendimi boşlukta hissettiğim günlerde elimden tutup suyun yüzüne yeniden çıkarmış, beni bir kez daha yüreklendirmişti Mustafa Hoca. Ağzımdan çıkan sözcükleri yutar gibi dinleyen Berivan ise tatmin olmuşa benzemiyordu.

“Bu dinlediklerim çok etkileyici. Ama senin neden İstanbul’a yıllar boyu gelmediğini tam olarak açıklamıyor. Ne dersin, sence de ilginç bir durum değil mi bu?”

Yüzündeki ifade müstehzi değildi kesinlikle.

Beni köşeye sıkıştırmak, ağzımdan laf almak niyetiyle söylenmemişti o sözler. Samimi bir merak ifadesi olduğunu hissedebiliyordum. Öte yandan, kendinden bahsetmeyi pek sevmeyen, hele de yıllarca New York’ta bunu bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş biri olarak sınırlarımı çoktan aşmış, fazlasıyla tükenmiştim. Uçakların metal yorgunluğuna benzer bir duygu yorgunluğu yaşıyordum, biraz daha zorlanırsam direncimi yitirip dağılmaktan korkuyordum.

“Bu soruyu sormakta haklısın Berivan. Öyle her gün karşılaşılacak bir durum olmadığının farkındayım. Öte yandan, biraz nefes nefese kaldığımı hissediyorum. Bir hikâye vardır bilir misin? Batılı bir beyaz kâşif yerli bir kabilenin en güçlü, en bilge üç erkeğini yanına alıp Afrika’nın ormanlarında bir nehre doğru yola çıkar. Her gün kilometrelerce yürürler, geceleri bir açık alanda kamp yapıp, bir gün sonra yeniden… Dördüncü günün sabahı bizim kâşif bir de bakar ki üç rehberin yerlerinden kalkmaya hiç niyetleri yok. Oturmuş etrafı seyrediyorlar. ‘Hayrola’ diye seslenir o çevik yapılı, zıpkın gibi avcılara. ‘Benden önce siz mi pes ettiniz? Daha gidecek çok yolumuz var, kalkın bakalım öyle yorulmak yok hemen…’ Rehberler birbirlerine bakar bir süre, en yaşlısı cevap verir sonunda. ‘Mesele bedenlerimizin yorgunluğu değil sahip. Çok fazla, çok hızlı yürüdük. Ruhlarımız geride kaldı. Onları bekliyoruz…’”

“Yani?” diye güldü Berivan.

“Yani” diyorum, “o kadar soyundum ki, neredeyse çırılçıplak kaldım. Ben kendimden o kadar bahsetmeyi beceremem. İster istemez yoruldum. Belki bir başka sefere…”

Ne demek istediğimi anlamış olmalıydı. Hiç uzatmadı. Hiç üstelemedi…

“Peki,” dedi. “Neden olmasın? Belki bir başka sefere. Ne zaman kendini hazır hissedersen.” Sonra sıcacık güldü. “Kişisel sırları paylaşmak zordur, bilirim…”

O narin bedende kocaman bir kalp atıyordu besbelli. Başımı saygıyla öne eğiyorum…

“O halde şerefe.”

Ocakbaşının o loş köşesinde Süryani şarabıyla kızıla boyanmış kadehlerimizi hafifçe tokuşturuyoruz birbirine.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

14 Yorum

  • Cevapla Feriha İsmet Uyan 25 Mayıs 2020 at 11:47

    Beklemek çok zor oluyor. Kasabın kapısındaki kedi gibiyim.

    • Cevapla Hasan Saraç 25 Mayıs 2020 at 18:30

      Beni çok güldürdünüz Feriha Hanım,
       
      Bu güzel yorumunuzla yarışabilecek bir cevabım yok ne yazık ki…
       
      Öyleyse bırakalım dağınık kalsın 🙂
       
      HS

  • Cevapla Feriha Ismet Uyan 25 Mayıs 2020 at 12:17

    “Öfkenin ateşini ölüm kadar çabuk söndüren başka bir şey olabilir miydi?”
     
    Bu cümle çok sarsıcı…

    • Cevapla Hasan Saraç 25 Mayıs 2020 at 18:24

      Değerli tespitiniz için çok teşekkür ederim Feriha Hanım.
       
      O cümleyi yazdıktan sonra benim de hoşuma gitmiş olmalı ki bir daha silmedim, değiştirmedim.
       
      Benim inanışıma göre çevremizdeki aile fertlerimize, dostlarımıza hayattayken fazla acı çektirmemeliyiz ki öldüklerinde boşuna pişman olmayalım. Bazı şeyleri zamanında eksik yaptığına inanan insanların o yakınları öldükten sonra daha fazla göz yaşı döktüklerine dair bir his var içimde…
       
      En iyi dileklerimle…
      HS

  • Cevapla Barış Savaş Tutar 25 Mayıs 2020 at 13:25

    Bu çok güzel!!! Perşembe çabuk gelsin! Yüreğinize sağlık!

    • Cevapla Hasan Saraç 25 Mayıs 2020 at 18:27

      Değerli yorumunuz için çok teşekkür ediyorum Barış Bey.
       
      13. bölümü neredeyse son haline getirdim. Yarın site yönetimine göndereceğim ve perşembe günü saat 13.00’da yeniden buluşacağız.
       
      En iyi dileklerime…
      HS

  • Cevapla Nalan Bulakeri 25 Mayıs 2020 at 16:46

    Okumaya başladığım ilk bölümden itibaren sıkı takipçiniz oldum. Konunuz yaşanmış, yaşanan olayları içerdiği için beni etkiledi. Betimlemeleriniz, anlatım diliniz okuyucu sürüklüyor. Sonuç; merak ve heyecanla bekliyorum yeni bölümleri.
     
    Saygılar

  • Cevapla Günay Aydın 25 Mayıs 2020 at 18:02

    Berivan’ın o bölgeden olabileceğini, adı farklı bile olsa tahmin ederdim gibime geliyor. Çünkü okurken yüzünü de gördüm, sesini de duydum. Jest ve mimiklerini bile…
     
    “İyi yazıyorsunuz” türünden bir değerlendirme yapmak haddime değil ama bu kaleminizin başarısı.
     
    Ayrıca bu pandemi günlerine de öyle iyi geldi ki pazartesi ve perşembe günlerini merakla bekker oldum.:)
     
    Keyifle okudum yine.
     
    Saygı ve selamlar.

  • Cevapla Nermin Özarslan 25 Mayıs 2020 at 19:17

    Bu kitap korona gunlerime renk kattı. Pazartesi ve perşembe günlerini iple çekiyorum.

    • Cevapla Hasan Saraç 25 Mayıs 2020 at 21:07

      Duygularınızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederim Nermin Hanım.
       
      Ne yazık ki artık hikâyemizin sonlarına geldik…
       
      Belki ileride yine buna benzer bir projemiz olur, yeniden bir araya gelebiliriz.
       
      En iyi dileklerimle…
      HS

  • Cevapla Cansu Yurdaer 28 Mayıs 2020 at 13:26

    Çok okumayı sevmeyen biri olarak, hikâyeniz ve anlatımınızdaki güzellik, akıcılıkla birleşince zevkle okuyan, sabırsızlıkla yeni bölümünüzü bekleyen birisi oldum. Bana pandemi günlerinin ve sizin kaleminizin kazandırdığı en güzel alışkanlık oldu.. Takipteyim.. Hep takipte olacağım..
     
    Sevgiler

    • Cevapla Hasan Saraç 28 Mayıs 2020 at 14:49

      Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim Cansu Hanım.
       
      Bugün 13. bölüm yayınlandı ve artık hikâyemizin sonuna geldik ne yazık ki… Ben de bu ortamı, sizin gibi değerli okurlarımızı özleyeceğim…
       
      Ancak bu ayrılık çok uzun sürmeyebilir. Site yönetimimizin yakında bir açıklama yapma ihtimali var. Eğer bu ihtimal gerçekleşirse haziran sonu gibi bir başka romanımla (ilk romanım büyük bir ihtimalle) ikinci kez sizlerle birlikte olabilirim…
       
      Dilerseniz siz de bu arada dokuz yıl önce açtığım ve sürekli güncellediğim sitemi ziyaret edebilir, denemelerime bir göz atabilirsiniz, Ya da yayınlanmış romanlarıma ve Yazdıklarıyla Yaşayanlar 1 & 2‘ye göz gezdirip bunlardan bazılarını basılı olarak internetten sipariş edebilirsiniz.
       
      Sevgi ve saygılarımla …
       
      HS

  • Cevapla Yurdagül Oğuzhan 31 Mayıs 2020 at 15:51

    Teşekkür ederim Hasan Bey. Büyük bir heyecanla bölümleri bekledim okumak için. Anlatımınız harika, okurken sıkılmadım. Sizi tanımamıza vesile olan SenVeBen site yönetimine de teşekkür ederim. Esen kalın.

    • Cevapla Hasan Saraç 31 Mayıs 2020 at 20:53

      Güzel düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederim Yurdagül Hanım…
       
      Projelerimiz devam ediyor. Bir ihtimal yakında yeniden buluşuruz…
       
      En iyi dileklerimle 🙂
       
      HS

    Cevap Yaz