Roman

13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 8

11 Mayıs 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Öykünün birinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 1
Öykünün ikinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 2
Öykünün üçüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 3
Öykünün dördüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 4
Öykünün beşinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 5
Öykünün altıncı bölümü için 👉🏻 Bölüm 6
Öykünün yedinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 7

 
 

“Gelecekle ilgili kehanette bulunmanın en doğru yolu onu gerçekleştirmektir.”

– Abraham Lincoln

 
Paris Review editörü Erol Adoni, ünlü yazar Prof. Moretti ile İtalya’daki bağ evinde bir söyleşi yapmak üzere İstanbul’dan gelmiştir.

Sabah otel odasında uyandığında kendi geçmişini hatırlayamayan Erol, söyleşi bittiğinde kısmi hafıza kaybı yaşadığını açıklar ev sahibine. Bunun üzerine Erol’un rızasını alan Moretti hastasını hipnoz ile kontrol altına alır.

Profesörün asıl merak ettiği konu yakın geçmişte neler olduğu, Erol’un başına neler geldiğidir. Ancak koltukta oturan misafirini hipnoza girer girmez bunaltmamak, herhangi bir risk almamak için çocukluğundan başlatıp gençlik yıllarını anlatmasını ister ilk ısınma turlarında.

Şimdi sıra Erol’un kendi geleceğini tayin edip edemediğine, özetle hangi mesleği seçeceğine gelmiştir…

Önce hipnoz sahnesine geri döneceğiz. Sonrasında Erol yine kendi anlatacak o yıllarda neler olup bittiğini…

Değerli Sen ve Ben sitesi okurlarına özel bir not:

Bir kez daha bugüne kadar okurlarımın (hatta yayıncılarımın) pek bilmediği bir sırrı paylaşacağım siz sevgili okurlarımla. 2009 yılının son günlerinde ilk kez bir roman yazmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde kendime özgü, farklı bir yol seçmeye karar vermiştim. Nitekim, özgeçmişimdeki linki tıklayıp sitemin ilk sayfasını ziyaret edenler şu cümlelerle karşılaşıyor son on yıldır:

Okurluk hayatımda eserlerini okuduğum bazı yazarlara gönülden bağlandım. Hayatımın belli dönemlerini onlarla paylaştım. Çevreme onların gözünden bakmaya çalıştım, satır aralarında onların gizemli dünyasıyla buluştum. Yarattıkları karakterlerle birlikte hüzünlendim, birlikte heyecanlandım. Ve bir gün geldi, içimde usulca bir şeyler değişti.

Artık yazmak istiyordum!

Okur koltuğundan kalkıp yazmaya koyulduğumda bu elli yıllık potada yıllardır demlenen sihirli iksirin mayasıyla kendi tarzımı yaratmayı hayal ettim. En başta oluşturduğum konsepte bağlı kalarak, konular ve türler farklı olsa da karakterlerin birden çok romanda birbirleriyle buluşacağı, akıl-duygu dengeleri içinde fantastik ya da mistik boyutları olan projeler arasında dolaşıyorum. İlişkimizi besleyip pekiştireceğine inandığım bu beraberliğin uzun yıllar süreceğini umuyorum.

Sürc-i lisan edersem affola!
Sevgiyle kalın,
9 Ocak 2010

Gerçekten de Çapraz Oyun adlı ilk romanımda ve sonrasında kaleme aldığım bilim kurgu tarzında ve polisiye türden eserlerimde yarattığım on beş kadar karakter bir romandan çıkıp bir başka romanda yer aldı uzun süre. Örneğin, fantastik bir kurgusu olan Çapraz Oyun’un bir numaralı kahramanı Mustafa Yılmaz adında bir psikoloji profesörü idi. Şimdi de 13 Saat + 1 Ömür’ün sekizinci bölümünde yine o çok severek yarattığım ve beş farklı romanımda (iki tanesi henüz yayınlanmadı, sıralarını bekliyor) önemli roller üstlenen bu değerli insanla tanışacaksınız birazdan. Kim bilir, belki de bugüne benzer bir açıklama daha yaparım ilerleyen bölümlerde…
 
 

8. BÖLÜM

 
 
Erol, gözleri kapalı, koltuğunda oturmaya devam ediyordu. Moretti ise büyük bir dikkatle anlatılanları dinlemek ve bir sonraki adımı planlamakla meşgul. “Şimdi misafirimizi İstanbul’dan arayan Selin’in kim olduğunu anladık” diye mırıldanır kendi kendine. Demek ki kız kardeşiymiş o panik halde kaldığı otele telefon edip Erol’la görüşmek isteyen!

Anneleri Silvia bir San Marino’lu olduğuna göre İtalyanca konuşuyor olmasında da şaşılacak bir şey yok zaten. Profesörün asıl öğrenmek istediği şey Erol’un çocukluk yıllarını nasıl geçirdiği değildi elbette. O bir an evvel tam yirmi yıl önceye gitmek, 11 Kasım 1992 günü neler olduğunu anlamak, öğrenmek, bu sayede misafirine yol göstermek, bir çıkış kapısı bulmak istiyor. Ama sabırlı olmak, Erol’u o güne ağır adımlarla hazırlamak zorunda.

Ne de olsa ufacık bir hata, özenle dizdiği domino taşlarını bir anda yerle bir edebilir.

“Peki Erol, istersen şimdi de biraz gençlik yıllarına gidelim. Mesela üniversite yıllarından zihninde yer etmiş bir olay ya da önemli bir kişi hatırlıyor musun?”

Kısa bir sessizlik olur, sonrasında Erol biraz tutuk, biraz hüzünlü, anlatmaya başlar yeniden. Başka bir yerden, uzak bir geçmişten geliyor gibidir boğuk sesi.

“1988 yılının ekim ayıydı. Her zaman olduğu gibi öğle saatinde orta sahada futbol oynuyorduk. Kızlı erkekli öğrenciler çimlerin üzerine yayılmış ders çalışıyor, sohbet ediyor. İki de gol atmıştım, maçtan sonra terimizi silip derslere dağılıyoruz. Son sınıf öğrencisiydim artık. Mustafa Hocamızın Deneysel Psikoloji dersi vardı saat ikide. Mustafa Yılmaz’ı hepimiz çok severdik. Berkeley’de doktora yapıp kendi okuluna, Boğaziçi Üniversitesi’ne doçent olarak dönmüş bir süre önce. Hocamızdı ama aynı zamanda bizim ağabeyimiz, hatta gönüllü danışmanımız gibiydi. Bir derdi olan hep ona giderdi.

Bir bacağı aksadığı için koltuk değneğiyle yürür, hayata bilge bir derviş gibi bakardı. Söylentilere bakılırsa bir yetimmiş Mustafa Hoca. Kendini yetiştirmiş, çok çalışmış, çok mücadele etmiş hayatla ve bugünlere gelmiş…

Dersin sonunda kendisiyle bir konuda görüşmek istediğimi söyledim.

Bıyık altından gülerken, her zamanki sakin sesiyle “Olur” dedi, “söyle bakalım bu sefer hangi güzel kızımız kırdı kalbini?”

“Hayır, Hocam, bu sefer konu biraz farklı” diye itiraz ettim. “Bu sefer konu ilerde ne yapmak istediğim. Aslında psikoloji bölümünü ben seçmedim, kendisi de bir psikolog olan babam karar verdi benim yerime. Aslında elimden geleni yaptım, hatta sınıf birincisi oldum ama benim gönlümde yatan meslek bu değil.”

En sonunda her zaman sükûnetini korumasıyla ünlü Mustafa Hoca’yı bile şaşırtabilmiştim. Gözlerimin içine dosdoğru baktı.

“Sen şimdi dört yıldır istemediğin bir bölümde mi okuduğunu mu ima ediyorsun bana?”

“Kesinlikle hayır,” diye cevap verdim. Aslında bazı dersleri, özellikle de Mustafa Hoca’nın derslerini büyük bir zevkle takip ediyordum ama beni asıl büyüleyen, farklı diller ve onların karmaşık yapılarıydı. Boş zamanlarımda üniversite kütüphanesinde okuduğum kitaplardan, Latince’yi nasıl kendi kendime çalışıp ileri derecede öğrendiğimden bahsettim ona.

“Söyleyin bana Hocam, siz olsanız benim yerimde, ne yapardınız?” diye sordum. İşte o zaman Mustafa Hoca’nın yüzünden belli belirsiz buruk bir gülümseme belirdi.

“Ben senin yerinde olamam ki Erol” dedi yumuşak bir sesle, “Benzer bir şekilde, sen de benim yerimde olamazsın. Biliyorsun ben yetimim, liseyi de Darüşşafaka’da yatılı okudum. Evet, hayatım boyunca hiç karışanım olmadı, olaya böyle bakacak olursan oldukça özgür bir insanım ben. Ama benim de başka sınırlamalarım var hayatta, mesela senin gibi sahaya çıkıp futbol oynayamam ya da bir kız arkadaşımı dansa kaldıramam.”

Nefes bile almadan hocamı dinliyordum.

“Özgürlük ne hayatta tek başına olmaktır ne de sağlam bir vücuda sahip olmak. Özgürlük aslında bir haktır desem bana katılırsın herhalde, ancak kazanılması zor, uğruna da savaşman gereken, bedel ödeyeceğin bir haktır. Unutma Erol, özgürlüğünü ancak sen kazanabilirsin, herkese karşılıksız dağıtılan bir ayrıcalık değil bu. En zor tarafı da özgürlüğü kazanmak değil, onu elinde tutabilmek. Zira gerçekten özgür olmak istiyorsan, önce çevrene ve kendine karşı dürüst olabilmen, hesabını kendine verebilmen gerek…”

“Bana böyle cevap verdi işte” dedikten sonra sustu Erol. Sanki bedeni oradaydı ama kendi değil. Moretti bu beklenmedik söylevden hayli etkilenmişti.
Erol neden yalnızca o sohbeti anlatmıştı? Hem de bu kadar ayrıntılı ve net bir şekilde. Erol’u bu sözleri söylemeye iten bir telkinde bulunmuş olabilir miydi? Hayır, bu Erol’un kendi tercihi, belki itirafıydı. Kim bilir, belki canı o yüzden yanıyor, belki o cep telefonunu duvara fırlatırken yeterince özgür bir insan olamadığı için çocukça bir şiddetle kendine isyan ediyordu…

Erol’un göğsü yeniden hızla inip kalkmaya başlamıştı. Eğer eski haline dönmez, biraz sakinleşemezse, hedefine ulaşamayacağını biliyordu Moretti. Ses tonunu daha da yumuşatıp yanında yatan Erol’un kulağına fısıldadı.

“Tamam Erol, geçti… Geçti artık… Rahatlıyorsun… Gittikçe daha çok rahatlıyorsun… Her şey geride kaldı… Şimdi arkana yaslan, hadi bakalım, şimdi biraz daha güzel günlere gidelim artık.”

10 Ocak 1985, Moda

Bir kez daha baba oğul Moda’daki ofiste karşılıklı oturuyorduk. Artık on dokuz yaşındaydım. Eğer Avusturya Lisesi’nde bir sene hazırlık okumasaydım ve bizde lise eğitimi dört yıl olmasaydı şimdi çoktan üniversite ikinci sınıf öğrencisi olacaktım. Ama aldığım eğitimi düşününce bunu bir zaman kaybı olarak görmüyordum. Soluk aldırmayan disiplini ve iç karartan atmosferiyle adı çıkmıştı bizim okulun ama ben şahsen bunlara kafayı fazla takmıyordum. Benim asıl meselem, önceliğim başkaydı.

Dillere olan merakım bu okulda güçlü bir tutkuya dönüşmüştü. Artık Almanca’yı da neredeyse İtalyanca kadar rahat konuşabiliyor, en zor eserleri okuyup, en karmaşık metinleri rahatlıkla yazabiliyordum. Lisede İngilizce’yi ikinci dil olarak öğrenmiş, onu da ileri düzeyde konuşabilir hale gelmiştim. En önemlisi ise Latinceyi keşfetmiş olmamdı.

Lise birinci sınıfta seçmeli ders olarak Latinceyi tercih ederek çok isabetli bir karar aldığımı düşünüyordum. Evde İtalyanca’nın yanında İspanyolca ağırlıklı Ladino ve Fransızca da konuşuluyor olması benim için büyük bir avantajdı. Bir diğer deyişle Latince’nin yavrularıyla aram yeterince iyiydi sizin anlayacağınız. Artık onların anasını tanımak, bu dillere hayat veren, bu dalları besleyen kökleri, o güçlü gövdeyi keşfedip sırrını öğrenmek için önümde eşi bulunmaz bir fırsat vardı.

Latince hocamın dediğine göre o güne kadar yetiştirdiği en parlak öğrenci benmişim. Bir yandan da eğitimimi bu dalda sürdürmem için hiç durmadan beni teşvik ediyor, hatta dünya çapında bir filolog olabileceğimi ima edip, yüreğimi hoplatıyordu. Öte yandan, babam yıllardır beni bir psikolog olmaya hazırlıyordu. Hatta sırf bu yüzden, lise yıllarımda hafta sonları ofisindeki kütüphaneyi kullanmama bile izin vermiş, daha doğrusu bunu yapmamın kendisini memnun edeceğini sezdirmişti bana.

O akşam birlikte baş başa yemeğe çıkacaktık. Bu benim için bir ilkti. Daha önce babamdan böyle bir davet hiç almamıştım. Şimdi de ofisinde karşılıklı oturmuş, babamın ifadesiyle “geleceğimi planlıyorduk”.

Ama neden birinci çoğul şahıs?

Birinci tekil şahıs, yani ben değil miydim söz konusu olan? Üstelik görünüşe bakılırsa “biz” de değildik planlayan, bizzat kendisiydi. O! Yani babam, yani üçüncü tekil şahıs… Ya benim özgür seçim hakkıma ne olmuştu? Yoksa böyle bir şey hiç olmamış mıydı? Tabii bunların hiçbirini babama söyleyemiyordum.

Neyse…

Liseyi birincilikle bitireceğim hemen hemen kesindi. Hocalarımdan mükemmel referans mektupları almıştım. İş, gideceğim üniversiteyi seçmeye kalmıştı. Yani mesleğimi, yani kendi geleceğimi… Babamın benim için seçtiği yol ise çoktan belliydi. Ama ben şansımı denemeye karar vermiştim.

“Neden psikoloji baba? Neden başka bir bölüm değil?”

Babamın o şaşkın bakışını asla unutamam. Sanki dilini yutmuştu. Gözlerinde tuhaf bir kırılganlık, yüzünde hare hare yayılan bir kızıllık, dudaklarında çocuksu bir somurtma. Sanki Brütüs’ün hançerini yiyen Sezar rolünü oynuyordu sahnede. Hatta rol icabı değil, gerçekten de sırtına kanlı bir hançer yemiş gibiydi.

Bir süre öylece bakakaldı oturduğu yerden. Demek kendisinden farklı düşünebileceğim aklının köşesinden bile geçmemişti. Bana sormak, fikrimi almak…

Özetle babalar bilir.
Oğullar dinler.
Öyle mi?

İçimde dalga dalga kabaran, göğüs kafesimi zorlayan, boğazımı tıkayan bir şey vardı. Öfke! Onun ilkel gücünden, ucu bucağı belirsiz yıkıcılığından o kadar korktum ki telaşla bastırdım o dalgayı. Sesimin titremesini önlemeye çalışarak daha masum bir soru sordum babama.

“Peki, sen neden psikolog olmayı seçtin baba?”

Bu soru mucizevi bir şekilde ortamı yumuşatmışa benziyordu. En azından babam yeniden doğru dürüst nefes almaya başlamıştı.

“Mademki sordun, sanırım bugüne kadar pek anlatmadığım bazı şeyleri seninle paylaşsam iyi olacak Erol. Ailemizin geçmişte yaşadığı sıkıntılar yüzünden senin kararlarını etkilemeye çalışmam doğru olmayabilir, neticede yaşanmış yaşanmıştır, geride kalmıştır. Öte yandan, belki kendi geçmişini öğrenmenin de zamanı geldi.”

Bu kadar ciddi bir giriş beklemiyordum doğrusu.

Babamın psikolojiyi neden çok sevdiğini, mesleğini hangi gerekçelerle seçtiğini anlatmasını bekliyordum ama susmam ve dinlemem gerektiğini de anlamıştım.

“Adını ünlü filozof Spinoza’dan alan Baruh deden 1908 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş, Kuledibi’nde doğmuş o da diğer kardeşleri gibi. Bu kadarını biliyorsundur nasıl olsa” diye başladı anlatmaya.

Evet anlamında başımı salladım. Eh, doğum tarihini ve yerini bilmesem de en azından adını biliyordum dedemin. Ben doğmadan önce zatürreeden öldüğünü de babaannemden öğrenmiştim çocukken.

İstanbul’un neredeyse en karışık günleri. Oysa babası oğlunun iyi bir tahsil görmesini istiyor. Malum, o zamanlar ortaokul mezunu olmak bile çok değerli. Ailenin bütçesini zorlayıp Baruh dedeni St. Joseph Ticaret Lisesi’nde okutuyor ailesi.

Deden liseden mezun olduğunda daha Cumhuriyet yeni kurulmuş. O da kuzeniyle birlikte Bankalar Caddesi’nde bir oda kiralayıp ticarete başlıyor. Başlangıçta küçük miktarlarda elektrik malzemesi ithalatı yapıyorlar Fransa’dan. Seneler geçiyor, işler büyüyor. Bu arada deden askere gidiyor. İki yıl sonra da terhis olup babaannenle evleniyor. Önce Eli amcan doğuyor, ardından da ben. Bir süre sonra da ailecek Nişantaşı’na yerleşiyoruz. Artık oldukça sağlam bir geliri var babamın. Çevremizdekilere nazaran koşullarımız çok daha iyi senin anlayacağın. Beni de Şişli Terakki İlkokulu’na kaydediyorlar.”

Maşallah makineli tüfek gibi kaptırmış gidiyordu babam. Bu kadar ayrıntılı bir hikâye de beklemiyordum doğrusu. Dikkatim dağılmaya başlamıştı. Bütün bunların benim geleceğimle ne ilgisi vardı? Ama babam kararlı bir sesle devam ediyordu anlatmaya.

“İşte tam o sırada İkinci Dünya Savaşı başlıyor. Bunun üzerine yirmi ile kırk beş yaş arası bütün gayrimüslimler ihtiyat taburları oluşturmak üzere yeniden silah altına alınıyor. Böylece, deden de ortağı da bir anda işlerini, evlerini terk edip uzaklarda bir yere yeniden askerlik yapmaya gitmek zorunda kalıyor. Bir yılı aşkın bir süre de geri dönemiyorlar. Deden Baruh on dört ay sonra nihayet evine gelebildiğinde sürekli öksürmekte. Birkaç gün dinlenip hemen şirketinin başına geçiyor ama işler çoktan tersine dönmüş, stoklar erimiş, kasada, bankalarda doğru dürüst para yok. Kuzeni de askerden dönünce el birliğiyle işi yeniden kontrol altına almaya çalışıyorlar.”

Keşke sormasaydım!

Masum bir sorunun altından tatsız tutsuz, bu kadar uzun bir hikâye çıkacağını nereden bilebilirdim? Babam anlatırken bile nefes nefese kalmış, sesi boğuklaşmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra kaldığı yerden devam etti.

“Tam ucuz kurtardık diyecekleri sırada, bu sefer de Varlık Vergisi uygulamaya koyuluyor farklı dinden olan vatandaşlara. Hem de ödenmesi neredeyse imkânsız meblağlar. İki ortak kafa kafaya verip bir çözüm arıyor. Vergisini ödeyemeyenlerin cezası da belli… Erzurum’un Aşkale ilçesine gidip orada taş kıracaklar borçlarını ödemenin karşılığı olarak. Orada başlarına ne gelecek, o bile belli değil. Bakıyorlar başka çıkış yok, mecburen yeni bir ortak buluyorlar kendilerine.

O zamanın zenginlerinden Şükrü Bey de şirketin çoğunluk hisselerine karşılık, vergi borçlarının bir bölümünü kendi cebinden ödüyor, eski şirket sahiplerine de aynı çatı altında makul bir maaş karşılığı çalışmaya devam etmeleri için teklifte bulunuyor. O devir için aslında oldukça iyi bir çözüm bu. Tüm sermayelerini, hisselerinin çoğunu, değerinin çok altında bir meblağ karşılığı bir başkasına devretmişler ama hiç olmazsa başlarını sokabilecekleri, çalışabilecekleri bir işyerleri olacak. Nişantaşı’ndaki evinin tapusunu da bir başkasına devredip Aşkale’ye gitmekten kurtuluyor Baruh deden. Ama askerde yakalandığı akciğer iltihabı uzun yıllar peşini bırakmıyor.”

Siyah beyaz bir filmin senaryosunu okuyordum sanki. Daha çok trajik yönü ağır basan bir öykü… Ne yazık ki bir filmin senaryosu değil, on binlerce ailenin başına gelen bir felaketmiş babamın bu anlattıkları. Artık dikkatim dağılmıyordu. Gerçi o hisse alım satımları gibi detaylardan pek bir şey anlayamamıştım ama pür dikkat dinliyor, bir yandan da babamın bunları anlatırken neler hissettiğini anlamaya çalışıyordum. Olur olmaz bir şeylerden yakındığım zamanlar babaannem derinden bir iç çeker, “Sizler çok şanslısınız evladım, bizim neler çektiğimizi bir bilsen öyle karşıma geçip mızıklanmaya utanırdın” derdi.

Off, büyükler zaten hep böyle der diye geçirirdim içimden. Neyse…

1954 yılına gelindiğinde babam artık on sekiz yaşındaymış. Tam da şimdi bizim yaptığımız gibi karşılıklı oturmuş konuşuyorlarmış kendi babasıyla.

Dedem şöyle demiş oğluna:

“Bak evladım, bizim başımıza gelenler sana bir ders olsun. Senelerce uğraştık, didindik kendimize bir sermaye yarattık. Bir gün sonra kalkıp bir de baktık ki hepsi elimizden gitmiş. Ne iş yaparsan yap, eğer sermayen yalnızca paradan ibaretse biri çekip alıverir böyle elinden, ortada kalakalırsın bizim gibi. Bir tek beyninin içindeki değerlere kimse dokunamaz. Eğer dünyanın her yerinde geçerli bir mesleğin sahibiysen, yabancı dilin de varsa hiçbir zaman mağdur olmaz, başkalarından medet ummak zorunda kalmazsın. Sen sen ol, geleceğini buna göre planla.”

Babam nihayet beni ve sorduğum soruyu hatırlamıştı.

“Bana biraz önce neden psikolog oldun diye sordun ya evladım. İşte ben de ailemizin başına gelenleri sana bir hikâyeymiş gibi anlattım. Aslında gerçek bir hikâyeydi bütün bu duydukların. Gerisi de sapasağlam bir baba nasihati… Ben babamın sözünü dinledim ve bugüne kadar yalnızca kendi mesleğimi icra ettim. Çok şükür bugünlere geldik, gördüğün gibi aç açık kalmadık. Kimselere muhtaç olmadık. Sen de benim gibi yaparsan ömür boyu ekmek paranı namusunla kazanabilirsin. Şimdi karar senin. İstersen çıkıp bir akşam yemeği yiyelim karşılıklı ya da dilersen hemen evimize dönelim.“

Bütün cesaretimi toplayıp son bir soru sormak istedim.

“Anlıyorum babacığım, ticarete girişmemi, kendi işimi kurmaya kalkışmamı uygun görmüyorsun. Dedemin yaşadıkları senin seçimini etkilemiş ama ticaret dışındaki tek alan psikoloji değil ki! Felsefe, jeoloji, filoloji…”

Filoloji derken sesimin titremesinden korkmuştum.
Ama neden?
Neden babamdan bu kadar çekiniyordum ki?

Öyle sert bir baba da değildi. Sadece tavırları kararlı, sözleri kesindi hep. Her şeyin en doğrusunu o biliyormuş gibi bir defa da söylerdi söyleyeceğini. Başka bir alternatif yoktu onun için. Genel de aldırmazdım bu tavrına. Asi çocuk olmamıştım hiç. Ama iş gelip kendi geleceğimi seçme hakkıma dayanınca… Kendi yolumu kendim belirlemek isteyince… İşte o zaman bozuşabilirdim babamla.

Tabii göze alabilirsem!

“Elbette pek çok seçenek var ticaret dışında” dedi. “Psikolojinin özelliği, farklılığı, benim mesleğim oluşu. Senin için büyük bir avantaj bu. Şu koskoca kütüphane senin olacak. Benim bütün deneyimim, birikimim senin yanında, sana destek vermeye hazır olacağım. Geçmişin sağlam temelleri üzerinde durup geleceğe, yeniliklere uzanabileceksin. Ne büyük bir şans!”

İşte buna verilecek bir cevabım yoktu. Ne söylesem babamı incitecek, üzecektim. Başka seçeneğim kalmamıştı galiba.

Özgür olmak bu kadar zordu demek!

Birden direncimin tükendiğini hissettim. Asıl sorun kendi tercihimi düşünmeye bile fırsat bulamamış olmamdı. En kötüsü olmuş, hayal kurma hakkım elimden alınmıştı!

“O halde” dedim boğuk bir sesle, “Senin için de uygunsa baba, Boğaziçi Üniversitesi’ne başvurayım…”

Babamın ofisindeki son buluşma olacaktı bu. O gece baş başa yediğimiz yemekten aklımda kalan tek şey babamın bir kadeh şarap içmeme izin vermesiydi. O bir kadeh şarabı tam altı yıl önce dedemin karşısında içtiğimi söylemedim ona. Dedemin, damadının otoritesine meydan okuduğunu düşünebilirdi babam. Ne de olsa, bizim evde hassas olan konu şarap değil otoritenin kimde olduğuydu.

Eve döndüğümüzde gözlerimin içine şöyle bir bakan annem maçı çoktan kaybettiğimi anlamıştı. Daha sonraki günlerde onun da desteğiyle mütevazı bir karşı atağa geçmiş ve üniversite yıllarımda yurtta kalma hakkını kazanmıştım. Hafta sonları hariç tabii… Bir an için boş bulunup, o iki geceyi pazarlık masasında kaybetmiştim.

Sonradan bedelini fazlasıyla ödeyecektim bu hatanın. En çılgın partilerin cumartesi akşamları Bebek sırtlarında verildiğini nereden bilebilirdim ki?

Ne yazık ki boş bulunmuş, acemilik etmiştim. Ya da düpedüz faka basmıştım!
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Günay Aydın 11 Mayıs 2020 at 23:54

    Biliyor musunuz Sn Saraç; bu okumalar sürecinde bir şeyi keşfetmenin garip hazzını yaşıyorum ikidir. Zweig’i anımsadığımdan söz etmiştim bundan önceki yorumlarımdan birinde. Yine aynı şey oldu. Ama daha enteresan… Rollo May’in Kendini Arayan İnsan‘ını anımsadım şimdi de. Peki enteresan yanı ne? İlk bölumde yer verdiğiniz Umberto Eco’nun sözüyle ne demek istemiş olduğunu da böylece anlamış olmam… Harika… kendi adıma ☺️
     
    Sizi okumak güzel.
    Merakla bekliyorum sıradaki bölümü.
     
    Teşekkürler…

  • Cevapla Hasan Saraç 12 Mayıs 2020 at 11:08

    Okuyan, düşünen, yorumlayan bir okurumuzla sohbet etmek beni de çok mutlu ediyor.
     
    Vladimir Nabakov’un çok sevdiğim bir sözü var. “Takdire değer okur kendisini okuduğu kitaptaki erkek ya da kadınla değil, o kitabı yaratan, kurgulayan akılla özdeşleştirir” demiş bir keresinde.
     
    Bence kitaplarla, romanlarla da sınırlı değil bu durum. Seyrettiğimiz filmler, bakıp beğendiğimiz resimler, sanat eserleri, eylem içindeki insanların neler söyledikleri değil, gerçekte neyi amaçladıkları…
     
    Yorumunuz için çok teşekkür ediyorum, sevgi ve saygılarımla …

    • Cevapla Günay Aydın 14 Mayıs 2020 at 15:31

      Sağolun… Ama bunu önünü açanın güçlü ve etkili kaleminiz olduğunu belirtmeden geçemem. Yer yer “sırlar” fısıldayan… 😊
       
      “Üstünü örttüğümüz heşeyin altında kalırız.”
       
      Aslında ta önceki bölümde aklıma gelen Rollo May’le karıştırdıgım Alice Miller’in Beden Asla Yalan Söylemez kitabının kapağında bir dip not..
       
      Ve ne kadar doğru; Erol’un durumuna baktığımızda… Gerçek hayatlarımızın da somut bir gerçekligi..
       
      Teşekkür ederim. Nefesimi tutarak okudum yer yer…Yine akıcı ve etkiliydi.
       
      Pazartesine dek esen kalın…

      • Cevapla Hasan Saraç 14 Mayıs 2020 at 17:40

        Değerli okurumuza bu iltifatı için teşekkür ediyorum… Sanırım siz biraz önce 9. bölümü bitirdiniz… İlginç bir tesadüf ben de şu anda 10. bölüm üzerinde çalışıyor, son düzeltmeleri yapıyordum. Farkında olduğunuz gibi pek çok detay var hikâyenin içinde ve bazen konumları betimlerken hata yapabiliyor insan. Neyse… Pazartesi günü biraz da New York sokaklarında dolaşacağız galiba… Hayırlısı … En iyi dileklerimle 🙂

  • Cevapla Barış Savaş Tutar 12 Mayıs 2020 at 17:16

    Gerçekten çok güzel!
    Gelecek bölümü heyecanla bekliyorum!

  • Cevapla Meral Barlad 12 Mayıs 2020 at 18:10

    Daha sonra okurum diyerek birkaç kez ertelediğim kitabı, yayınlanan son bölümüne kadar okuyabildim nihayet. Akıcı bir dille yazılmış. Mekânlar ilgi çekici. Hele İtalya’yı, özellikle de kuzeyine yeni gidip gezmiş biri olarak, anlatımdan ayrı bir zevk aldım. Daha fazla okuma isteği uyandırması da cabası. Perşembeyi bekliyorum.

    • Cevapla Hasan Saraç 12 Mayıs 2020 at 21:01

      Aramıza hoş geldiniz Meral Hanım…
       
      Güzel yorumunuz için de çok teşekkür ederim.
       
      Perşembe günü görüşmek dileğiyle … 🙂

  • Cevapla Hasan Saraç 12 Mayıs 2020 at 18:33

    İlginiz ve desteğiniz için çok teşekkür ederim değerli okurumuz…
     
    O halde perşembe günü saat 13.00’da yeniden buluşmak üzere …
     
    En iyi dileklerimle… 🙂

  • Cevap Yaz