Aklımdan Geçenler

Bir Zamanlar Bodrum

20 Mayıs 2020

Yazı: Bir Zamanlar Bodrum | Yazan: Hasan Saraç

Yıl 1968… Artık 17 yaşındaydım.

Çalışarak, öğrenerek, dinlenerek, eğlenerek, spor yaparak, boy atarak bir dönem daha geride kalmış, sıra üniversite seçmeye gelmişti.

Üç yıl önce iki imtihandan geçip öğrencisi olduğum Ankara Fen Lisesi bir tepenin üzerinde kurulmuştu. Arazinin kuzey tarafından bakarsanız Konya yolunu ve karşı tepeleri baştan aşağı işgal etmiş olan gecekonduları görürdünüz. Kaldığımız erkek ve kız yurtlarının ön cephesi okulun bahçesine, arka cephesi ise tepeden kuş bakışı ODTÜ yerleşkesine bakardı.

Üç yıl boyunca aynı üniversiteyi uzaktan izledikten sonra seçim o kadar da zor olmamıştı bizler için. Yirmi dört kişilik sınıfımızın yirmi iki mezunu ODTÜ’ye, ikisi de o zamanki adıyla Robert Kolej’e, şimdiki adıyla Boğaziçi Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı.

Tıpkı liseye başlarken olduğu gibi 1968’in yaz aylarında da babamla ODTÜ yerleşkesine gidip yurtları ziyaret ettik.

Ben yine bir yerlerde dolanıyordum herhalde, babam ise en az dört yılımı geçireceğim yurtlar hakkında bilgi topluyor, beni ömür boyu kuşatan koruyucu gölgesiyle inceden inceye araştırma yapıyordu. Bana çok doğal gelmişti bu ilgisi, bu şefkati, ne gerek vardı diye düşünmemiştim o zaman. Sanırım Batı dünyasında pek sık rastlanmayan (hatta günümüzde “helikopter ebeveyn olmayın” uyarısı yapılan) bu yakın, bazen de aşırıya kaçan ebeveyn ilgisi hâlâ devam ediyor birçok ailemizde.

İlginç bir tesadüf, (böyle olduğunu da şimdi, bu satırları yazarken fark ettim) ODTÜ kampüsüne babamla yaptığımız bu ziyaretten tam otuz yıl sonra ben de kızımı yanıma alıp ABD’deki Rhode Island eyaletinin Providence şehrindeki Brown Üniversite’sine gitmiş, onu yurduna yerleştirmiş, gerekli ihtiyaçlarını halledip ilk banka hesabını da açtıktan sonra da kös kös evime dönmüştüm.

Eylül ayı gelip de öğrenci yurtlarına kesin kaydımı yaptırmak ve öğrenime başlamak üzere Ankara’ya gittiğimde hoş bir sürprizle karşılaştım. Bana birinci blok 105 numaralı odada yer ayırtılmıştı.

O yıllarda kampüsün yalnızca altı yurt binası vardı. 2017 yılında yayınlanan Turabdin’e Dönüş romanım için araştırma yaparken ODTÜ kampüsüne gidip yurt yetkilileri ile görüşmüş ve bina sayısının on sekize çıktığını öğrenmiştim. Yerleşkeye kurulan ilk iki yurt binası, yani birinci ve ikinci bloklar bizim zamanımızda on iki kişilik odalardan oluşuyordu. O hengamede müzik çalınır, ders çalışılır, uzaklardan birilerine laf yetiştirilir, ortaya masa kurulup saatlerce briç oynanır ve uyunurdu. Haftada bir yeni çarşaf ve nevresim dağıtılırdı. Liseden alışık olduğumuz için üç dakikamızı alırdı onları eskileriyle değiştirmek. Çalışırken yerinde duramayan merdaneli iki çamaşır makinesini kırk odadan toplamda 480 kişi ortaklaşa kullanır, ütülerimizi de kendimiz yapardık en alt kattaki boş alanda.

Yurt yönetimi nasıl bir yol izlediyse artık, ya da kimler nasıl devreye girip işi kotardıysa, bizim AFL sınıfımızdan gelen bütün öğrencileri aynı odaya yerleştirmişlerdi. Özetle on iki kişilik odanın neredeyse tamamı liseden sınıf arkadaşlarımdı.

Üniversite hayatımın ilk dönemi dört yıl sürdü.

Eğer lise birinci sınıfın ikinci haftasında İngilizce hocamın “Geldiğin okul özel bir kolej olsa da seviyen çok düşük, başlangıçta bir yıl yalnızca İngilizce öğrenmiş, fen derslerini de İngilizce okumuş bu kolejliler sınıfı sana uygun değil, seni bir başka sınıfa alacağım” dediğinde direnmeseydim, daha doğrusu bir yıl boyunca her gece bizimkiler mışıl mışıl uyurken saat on ikiye kadar kelime ezberlemeye üşenmeseydim ODTÜ’ye kaydolduğumda bir yıl boyunca İngilizce eğitimi almam gerekecekti. Oysa şimdi yirmi iki yerine yirmi bir yaşımda ODTÜ’den mezun olacaktım ve bu sonuç hayatımın akışını tümüyle değiştirecekti.

Varlık nedeni muğlak olan bu gizemli dünyaya geldiğimizde, daha doğrusu ilk kez ağlayıp annemizden süt emdiğimizde geleceği tümüyle belirsiz bir yaşama ilk adımı atmış oluyoruz hepimiz. Geleceğin bize neler getireceğini bilmiyoruz. Bırakın günlük detayları, kaç yıl yaşayacağımızı bile bilmiyoruz. Son nefesimizi nerede nasıl vereceğimizi de bilmiyoruz, özetle alnımızda ne yazdığını bilmiyoruz.

Doğduğumuz günden itibaren içinde neredeyse sonsuz seçenek barındıran bir labirentte nefes nefese koşturuyor, az biraz aklımızla kendimize bir yol çizmeye gayret ediyoruz. İşin en ilginç yanı da hayatımızın ilk yıllarında bu karmaşık labirentte ne zaman hangi yol kavşağında hangi sapağı seçeceğimize bizim değil, başkalarının karar veriyor olması.

Bezen annemiz, babamız, aile büyüklerimiz… Bazen de onların da yaşamlarını etkileyen dış etkenler, doğal felaketler, adını koyamadığımız tesadüfler, aceleyle alınmış kararlar, mecburiyetten doğan seçimler…

Düşünüyorum da kendi geleceğimi ilk kez o değerli İngilizce hocama karşı çıkıp aynı sınıfta okumaya devam ederek değiştirmiş olabilirim. Gerçekten öz irademle yaptığım bilinçli bir seçim miydi bu, yoksa yalnızca alın yazımı mı takip ediyordum, o bile meçhul. Ünlü filozoflardan James Hilmann The Soul’s Code (Ruhun Şifresi) adlı eserinde bu durumu “calling” olarak açıklıyor. Biz kısaca “çağrı” çoğu kez de “kaynağı belirsiz, içimizden gelen dürtü” diyoruz, üstadın “calling” olarak tanımladığı bu bilinmeze…

Hep böyle mi oldu, hep böyle mi olacak onu bile bilemiyorum.

Peki, en olmadık anlarda başıma gelen bütün o belalara ne demeli? Karşılaştığım olumsuzluklar, geride bıraktığım kötü anılar, yıllarca emek verdikten sonra türlü entrikalarla elimden alınan değerler hep benim mi suçum? Ben mi neden oldum bütün o talihsiz gelişmelere, düştüğüm tuzaklara, sokak ağzıyla ifade edecek olursam yediğim onca kazığa, yoksa onlar da zaten alnıma çoktan yazılmış mıydı daha doğduğum ilk günde?

Biraz daha geriye, atalarımın geçmişine gidelim…

Yoksa olup biten her şeyin, boğuşmak zorunda kaldığım sıkıntıların baş sorumlusu on sekizinci yüzyılın başlarında şimdiki İran’ın Türkmenistan sınırına yakın “Dargaz” şehrinden bir iş için Anadolu’ya gelip Urfa’nın şimdiki adıyla “Dergezen” mahallesine yerleşen yedinci kuşaktan atam Fesçi Abdi miydi?

Uzun yıllardır tanıdığım (tanıdığımı sandığım) insanlara fazlasıyla güvenmem mi, yoksa başıma bazen olmadık işler açan gururum mu neden oldu bunca felakete. Tıpkı genetik kodlarım gibi daha doğduğum gün nüfus cüzdanıma kazınmış olan “kader- kısmet” kayıtlarım mıydı varlığımın, yaşadıklarımın DNA şifreleri?

Hâlâ arıyorum bu soruların cevabını umutsuzca…

Sağda solda fastfood gibi satılan “Mutluluğun Beş Kuralı, Gizli Güç, Evrenin Işığı, Üçüncü Göz, Kuantum” vb. türünden gelir geçer heveslere umut bağlamayı da hiçbir zaman kendime yakıştıramadım.
Büyük bir ihtimalle bu sorunun oldukça basit gibi görünen, aslında oldukça karmaşık olan bir cevabı vardır. Ve o cevabı bile öğrenemeden veda edeceğim bu dünyaya…

Kim bilir? Nasıl bilir?

Acep var mıdır bu soruların bir cevabı, bir bilebilsem!

* * *

Lise de aldığımız yoğun fen bilimleri eğitiminden olsa gerek, ODTÜ’de geçen ilk yılımızda hiç zorlanmadı bizim tayfa; üniversite hayatına adapte olmaya çalışıyor, her birimiz özel ilgi alanlarımıza daha çok vakit ayırabiliyorduk.

Ortaokul yıllarında Bornova’nın parkında başladığım ve lisede yine basit tahta potaların olduğu sıradan bir basket sahasında devam ettirdiğim spor merakım bir çırpıda doruğa ulaştı burada.
Öyle ya… Hayatımda ilk kez kapalı bir spor salonunda oynama fırsatı bulmuştum!

Yurt binasının ilk katındaki odamın penceresinden atlayıp üç yüz metre yürüyünce yedi gün açık spor salonuna ulaşabiliyor, hayatımda ilk kez gördüğüm parke sahada hayatımda ilk kez gördüğüm cam potalara şut çekiyor, kenarlarına değmeden çemberi geçen uzak şutlarımın ardından filelerinden çıkan “çuff” sesiyle kendimden geçiyordum.

Evet, futbol da oynamaya devam ettim dört yıl boyunca, gezip eğlendim de…

Bazı akşamlar şehre inip Güven Park’ın hemen karşısındaki Taraça adındaki briç, bilardo salonuna gider, orada bazen tanıdığım bazen hiç tanımadığım gençlerle saatlerce oyun oynardım.

12 Mart 1971 sonrası başkentimizde akşamları sokağa çıkma yasağı konulmuştu.

Şimdilerde tuhaf görünebilir, ancak o yıllarda doğal karşılanırdı bu tür kısıtlamalar. Öyle bir hâl almıştı ki bu darbe düzeni, karanlık zindanlarda binlerce öğrenci, akademisyen, medya mensubu ve diğer “sakıncalılar” işkenceden geçirilirken olan biteni görmezden gelen “özgür basınımız” ikide bir Genelkurmayın ışıkları dün gece sönmedi gece yarısına kadar türü “çok daha önemli haberleri” birinci sayfadan manşet yaparak bu düzene alkış tutardı, sırf başları derde girmesin diye… Bir çok gece oyuna kaptırıp Güven Park’ın önünden kalkan ve ODTÜ’nün yurtlarına öğrencileri götüren son otobüsü kaçırıp oyun salonunun bir köşesinde sabahladığım bile olmuştu.

Üniversitedeki ilk yılımdan itibaren hafta sonları partilere, diskolara gitmeye de başladım ama basketbola olan tutkum daima birinci sıradaki yerini korudu. Ve yıllarca da devam etti spora olan bağlılığım. Aradan geçen uzun sürede iki kez menisküs ameliyatı olunca kışları kayak yapmaya son verdim ama futbol ve basketbol oynamaya devam ettim.

Ta ki doğa hazretleri ‘buraya kadar’ deyinceye kadar…

Önce futbola veda ettim ellili yıllarımda. Sıra basket potalarıyla vedalaşmaya geldiğinde artık elli beş yaşıma gelmiştim. Son bir kez bir kapalı salonda basket oynadım birkaç hafta sonu, fena da gitmiyordu aslında, daha doğrusu öyle sanıyormuşum, dizlerim yeter artık diyerek teslim bayrağı çekince yapacak bir şey kalmadı, mecburen basket sahalarına da veda ettim.

Şimdilerde gittiğim bir turistik tesiste bir pota görürsem elime bir basket topu geçirip uzaktan birkaç atış yapıyorum kendimi kandırmak için ama yapacak bir şey yok, doğanın kanunu benim inadımı çoktan ezip geçti, bir tek benim haberim yok!

Okurlarımız soracaktır nerede kaldı Bodrum diye…

Haklılar da aslında, ancak bir giriş yapıp önce genel durumu biraz açıklama ihtiyacı hissettim, o kadar…
1968 yılının ekim sonu ya da kasım ayı başları olmalıydı. Daha derslere başlayalı yalnızca iki ay olmuştu ki ilk öğrenci boykotumuzla tanışmış olduk. Kaç ay süreceği bilinmeyen bir mola verilmişti bile. İşin kötüsü boykotun nasıl ve ne zaman sonlanacağı hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu.

Boykot kararı alınıp da arkadaşlarla vedalaşma sırası geldiğinde Bodrum’dan bahsettiklerini duydum birilerinin. Gençlerin yeni adresiymiş, öyle diyorlardı. Ben de İzmir’deki evime döndükten kısa bir süre sonra ailemden izin istedim, biraz da harçlık elbette. Bakalım babam nasıl tepki gösterecek derken her şey oluverdi bir anda.

Hem biraz şaşırmış hem de çok mutlu olmuştum.

Her zaman olduğu gibi, yani yalnız bir kovboy olarak yeşil sırt çantamı alıp tek başıma yola çıktım… Günümüzden tam elli iki yıl önce Bodrum henüz hiçbir yerli ya da yabancının arsa kapatmadığı, mülk almadığı, çok az sayıda yerli turistin uğradığı sakin bir kıyı kasabasıydı.

Konaklama imkanları sınırlı ve çok mütevazı idi. Genellikle evden bozma küçük pansiyonlarda kalınıyordu. O yıllarda Bodrum’da öyle balık restoranlarının, sabahlara kadar açık barların hiçbiri yoktu, sessizliğin denizden kıyıya vuran dalgalara karıştığı bir sadelik sunuyordu çok az sayıdaki konuklarına.
Hepsi buydu işte…

Hiç pişman olmadım o bir haftalık geziyi yaptığıma ama öyle gençlerin keşfettiği yeni bir yer havası da yoktu burada. İlk kez Bodrum’daki ikinci günümde kızlı erkekli bir grupla karşılaştım sokakta. Başka bir seçenek de olmadığı için o gruba takıldım ben de. Birkaç saat sonra da onların Ankara Konservatuarı öğrencileri olduğunu öğrenecektim. Kızların rahat tavırları, erkeklerin uzun saçları bana sempatik gelmişti. Liseden mezun olduğum günden sonra bir daha hiç saçımı kestirmediğim için omuzlarıma kadar iniyordu benim de saçlarım.

Ne isimlerini hatırlıyorum o gruptaki gençlerin, ne de kimin kimle yattığını…

Parmaklarında kalın yüzükleri olan sıcakkanlı bir genç vardı. Sanırım sesli bir çalgı çalıyordu, genelde onun yanında dolaşıyor, diğerleriyle selamlaşma seviyesinde beraberliğimi sürdürüyordum.

Gündüzleri ne yaptığımızı pek hatırlamıyorum, ben arka sokaklardaki bir evde kalıyor olmalıydım, onlar ise Bodrum kalesinden doğuya uzanan şimdiki barlar sokağında, denize kıyısı olan küçük bir pansiyonda konaklıyordu. Hiç unutmadığım sahne, her akşam yanlarında getirdikleri pikaba koyulan plakta Pink Floyd’un en gözde parçaları çalarken kumların üzerine uzanıp mehtabın denizdeki yansımasına gözümüzü dikip sessizce hülyalara daldığımız saatlerdi.

Yine bir gün tam pansiyona gitmek üzereydik ki üç beş jandarma ve başlarındaki komutan bizi yoldan çevirdi. Önce kimliklerimiz kontrol edildi sırayla. Sonra nereden geldiğimiz, ne yaptığımız, ne kadar süre orada kalacağımız soruldu. Grubu temsilen birisi açıkladı her şeyi. Bu saçlarınızın hali ne diye sorulduğunda da “Bizler Yunanistan’da gösteri yapacağız, saçlarımız rol icabı böyle gerek” diyerek durumu idare etti. Bu defa biraz kenarda duran beni sorgulamaya başladı meraklı “komutanımız”. Onlardan biri olduğumu iddia etsem yalan olurdu, ben de gerisini düşünmeden tipik bir Doğrucu Davut gibi, ODTÜ’lü olduğumu söyledim. Daha o günlerde bile “şanımız” oralara kadar yayılmış olmalı ki muzaffer bir komutan gibi beni süzmeye başladı rütbesini hatırlamadığın o asker. Muhtemelen bir asteğmendi, yani bizlerden topu topu birkaç yaş büyük bir jandarma görevlisi…

Elimden alıverdi nüfus cüzdanımı, “Sabah ilk iş bir berbere git de seni bir güzel asker tıraşı yapsınlar bakayım” dedi, karşı kaleye kendi on sekizinden gol atmış bir kaleci edasıyla.

Yapacak bir şey yok!

Oldum asker tıraşını, aldım nüfus cüzdanımı, birkaç gün sonra da evime döndüm hiçbir şey olmamış gibi.

Neden saçlarını kestirdin diye evde soran oldu mu, olduysa ne cevap verdim, artık hepsi çok gerilerde kaldı…

Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

9 Yorum

  • Cevapla Barış Savaş Tutar 20 Mayıs 2020 at 12:54

    Çok güzel bir anlatım diliniz var. Keyifle okudum. Kutlarım.

    • Cevapla Hasan Saraç 20 Mayıs 2020 at 18:47

      Çok teşekkür ederim değerli okurum Barış Bey…

      Belki de elli yıl okuduktan sonra yazmaya başlamanın getirdiği bir avantaj.. Ya da her cümleyi en az 10 kere, bazen çok kere elden geçmeden tatmin olmamanın getirdiği bir özellik .

      Belki de biliyorsunuzdur, yaklaşık 600 sayfalık kendi adıma kayıtlı bir sitem var. Yazdığım eserlerin, yazar ve sanatçı portrelerinin ve denemelerin yer aldığı güncel bir site…

      O sitenin en başında Sadi Şirazi’den bir alıntı bulunuyor… “Ufku Dar Olanın Lafı Karmaşık Olur” demiş üstat… Elimden geldiğince basit düşünmeye ve yazmaya çalışıyorum.

      Bir başka usta kalemin, Kurt. Vonnegut Jr.’ın da bir deyişi var. Soruyor diğer yazarlara ve eleştirmenlere “okurunuzu yormaya ne hakkınız var ” diye…

      Elbette her yazarın kendine has bir tarzı var, hepsine saygı duymak gerek, benim de tercihim böyle diyelim en iyisi..

      Selam ve saygılarımla,

      HS

  • Cevapla Ugur Akıncı 20 Mayıs 2020 at 19:44

    Hasancığım ellerine sağlık. Beni aldın götürdün eski günlere. Ne kadar rahat akan bir kalemin var. Kucakladım.

    • Cevapla Hasan Saraç 20 Mayıs 2020 at 21:30

      Değerli AFL’li sınıf arkadaşım. Senin gibi edebiyatın her tarzına ilgi duyan deneyimli bir okurun ve düşünürün bu kısa hikâyemi sevmesi, beğenmesi beni çok mutlu etti.
       
      Evet, hâlâ aramızda km olarak çok uzun bir mesafe var ama eminim ki bir gün bu bariyeri aşıp buluşacağız.
       
      En iyi dileklerimle,
      HS

  • Cevapla Şeref Çekiç 21 Mayıs 2020 at 13:53

    Çok güzel bir anlatım, çok güzel bir içerik.
    Tebrik ederim.
     
    Selamlar, sevgiler …
    Şeref Çekiç, AFL 1969 mezunu

    • Cevapla Hasan Saraç 21 Mayıs 2020 at 21:29

      Çok teşekkür ederim Şeref Kardeşim.
       
      Ne de olsa iki yıl boyunca aynı yatakhaneyi paylaştık. Birlikte aynı laboratuvarları kullandık, aynı kaplardan yemek yedik…
       
      Geri kalan ömrümüzde sana sağlık, huzur ve mutluluklar dilerim… Kendi adıma açtığım yaklaşık 600 sayfalık güncel bir sitem var internette. Dilediğin zaman ziyaret edebilirsin, mutlu olurum..
       
      En iyi dileklerimle 🙂
       
      HS

  • Cevapla Şevket Derman Tanrıverdi 22 Mayıs 2020 at 19:47

    Hasan Bey; bu güzel, anılarımı canlandıran yazınızdan bir arkadaşımın paylaşımı dolayısıyla haberdar oldum. Önceki Ankara yazınızı da okumak isterim. Maden Mühendisi olduğum için talebeliğimden beri gelip giderim Ankara’ya: Kızım da senelerdir orada yaşıyor zaten.
     
    İnsani hemen içine çeken, akıcı, kavrayıcı bir üslubunuz var… Yazılarınızı okumak, hoşuma gidecektir.
     
    Yazın hayatınızda başarılar dilerim.
     
    Sağlıklı, mutlu günler…

    • Cevapla Sen Ve Ben Online Dergi 22 Mayıs 2020 at 20:26

      Değerli okurumuz Şevket Bey, Hasan Bey’in Bir Zamanlar Ankara yazısı için bağlantıyı tıklayabilirsiniz 👉🏻 http://www.senveben.biz.tr/2020/04/bir-zamanlar-ankara/
       
      Yazarımızın tüm yazılarına ulaşabileceğiniz sayfanın linki de şu şekilde 👉🏻 http://www.senveben.biz.tr/author/hasan-sarac/
       
      Keyifli okumalar dileriz.

    • Cevapla Hasan Saraç 22 Mayıs 2020 at 21:10

      Şevket Bey, her zaman olduğu gibi site yönetimi erkenden imdadıma yetişip size çok güzel bir açıklama ve yönlendirme yapmış… Kendilerine teşekkür ediyorum.
       
      Bir de özgeçmişimde linki bulanan, dokuz yıl önce kendi adıma açtığım ve sürekli güncellediğim bir internet sitem var. Dilediğiniz zaman oraya da bir göz atabilirsiniz 👉🏻 http://www.hasansarac.net
       
      Zarif yorumunuz için de ayrıca teşekkür ederim. En iyi dileklerimle …
       
      HS

    Cevap Yaz