Martan'ın Sepeti

Elini Ver

27 Mayıs 2020

Öykü: Elini Ver | Yazan: Zeynep Mete

Merhaba, üç öykü yazdım sizler için. Yüreklerinize nefes üflesin diye. Elleri iki yana düşenlere, elinden geleni ardında bırakmayanlara, el arı düşman körlerine, elbirliğine inananlara, el âleme, el açanlara, eli eline değmemişlere, evde ne varsa elle paylaşanlara, eli yüreğinde gezenlere armağan olsun…

 

Elini Ver

Küçüğüm, anlatacaklarım ise annemin hatırladığım ilk doğum gününe ait. Babamla gizli planlar yapmışız; önce pazara gideceğiz, sonra hediye almaya. Evden “Biz anca akşama geliriz” deyip gülüşerek çıktık.

Pazarı oldum olası çok severim; sesi, kokusu, renkleri ve elbette insanlarıyla hep büyülemiştir beni. Ohhh ne güzel, her yer cıvıl cıvıl… Mutfak malzemesi satanların önünden geçiyoruz; kocaman, ters çevrilmiş tepsinin üzerinde serçe parmağım büyüklüğünde bakır minik tencerelere takıldı gözüm. Tutturdum babama “Bunu anneme hediye alalım” diye. Adamcağız beni ikna edemedi bunun duvar süsü olduğuna, doğum günü için uygun düşmeyeceğine. Çaresiz parasını ödemek için elimi bıraktı, ben de büyük bir hevesle minik tencerenin gazete kağıdına sarılmasını ve elime tutuşturulmasını bekliyorum, bir yandan da babama bu minik tencerenin annemle evcilik oynarken nasıl işe yarayacağını anlatıyorum.

Yürüyoruz, birden fark ettim, babam hiç cevap vermiyor, eli de buz gibi, hasta mı acaba? Yüzüne bakıyorum, olamaz, elini tuttuğum adam babam değil! Durdum. Hızla elimi çektim, “Sen kimsin?” diye bağırdım. “Elini ver!” dedi adam. O sırada babam adamı omuzundan kavrayıp yere yıkmıştı bile…

Kimdi, maksadı neydi hiç öğrenemedim, o güne dair ne zaman soru sorsam hep üstü kapatıldı. Birkaç gün sonra babam beni karşısına oturttu ve yalnızca şunu söyledi “Birinin elini tutmadan önce yüzüne bakmalısın, hatta taaa gözlerinin içine. Ne kadar meşgul olursan ol sakın unutma olur mu?”
 

Elini Ver

Yoğun bakım ünitesinin önünde içeri girmek için sıra bekliyordu. Kırk yıl düşünse, kırk yıllık kocasını görmek için sıra bekleyeceği aklına gelmezdi. “Hep bu büyük oğlanın yüzünden” diye düşündü kadın, “Bir türlü paraya doymadı.”

Adam iki günde bir oğluyla telefonda ettikleri bitmez tükenmez kavgaların birinin daha ardından üst kat merdivenlerinden düşmüş, beyin kanaması şüphesiyle yoğun bakıma alınmıştı. Nihayet onu içeri alacak hemşire kapıda göründü. “Kullandığı ilaçlar var mıydı?” diye sordu. Kadın başını salladı ama isimlerini hatırlayamıyordu. “Onları getirmeniz gerekiyor.” Hemşire herhalde kadının yüzündeki endişeyi sezmiş olacak ki “Merak etmeyin durumu stabil” diye ekledi.

Kadın bir an duraladı, sonra hızla asansöre, ardından hastane önündeki taksiye yöneldi ve nihayet evdeydi. Taksiye beklemesini söyledi, ayakkabılarını bile çıkarmadan orada burada duran ilaçları topladı, evden çıkmak için sokak kapısını açar açmaz uzun boylu zayıf bir kadınla burun buruna geldi. Kadının eli kapı zilinin üzerinde öylece duruyordu.

“Buyrun,kimi aradınız? Lakin çabuk olun lütfen hastaneye yetişmem gerekiyor, kocam kaza geçirdi” dedi nefes nefese.

Zayıf, uzun boylu kadın “Biliyorum, o yüzden geldim, hangi hastanede acaba? diyerek yanıtladı onu. Kadın eskisinden daha telaşlı bir sesle yeniden sordu “Kuzum siz kimsiniz ve kocamı neden soruyorsunuz?”

“Gidelim, her şeyi yolda anlatacağım” dedi zayıf, uzun boylu kadın. Taksiden indiklerinde kadının kim olduğunu öğrenmişti. O; kırk yıllık sevgili kocasının, otuz yıldır ondan habersiz birlikte olduğu diğer eşiydi, kadın öyle demişti “Eşim… Eşim” demişti.

Birlikte girdiler hastane kapısından, asansöre beraber bindiler ve beraber beklemeye başladılar ziline bastıkları yoğun bakım ünitesinin önünde. Hemşire diğer kadını görünce “Sadece eşi” dedi.

“O da eşi” diyebildi kadın güçlükle. İçeri girdiler.

Hemşire “Teker teker görüşün lütfen, siz bankonun önünde bekleyin.”

Zayıf, uzun boylu kadın geride kaldı böylece. Kocası kendine gelmişti, onu görünce gülümsedi. “Elini ver” diye fısıldadı. Kadın bir eliyle ilaç torbasını hemşireye uzattı, diğer eliyle hemşire bankosu önünde duran zayıf, uzun boylu kadını seyirtti ve kayıtsızca cevap verdi kocasına; “Tatlım, bundan sonra elini tutması için onu getirdim sana, eşini…”

Arkasını döndü ve yürüyüp gitti…
 

Elini Ver

Uzun zaman olmadı kasabaya yerleşeli. Niyetim kafa dinlemek. Biraz param, susmayan bir beynim ve bir dolu soru işaretim var. Komşular da benim gibi olmalı ki pek gelen giden olmuyor. Biri hariç. O, ilk ve tek düzenli ziyaretçim. Hem ıssız akşam üstlerinin eşsiz yoldaşı hem düşünce ve düş arkadaşı. Hemen hemen her akşamüstü tepenin başında inleye sıklaya belirir. Evin önündeki taş sekide birlikte saatlerce tek kelime etmeden oturur çayımızı içeriz, ardından o çekip gider.

Garip biliyorum ama konuşmaması işime geliyor, zaten kafamın içinde yeterince ses mevcut. Bir tiki var; belli aralıklarla elini toprağa vuruyor sonra birkaç saniye sanki topraktan bir şey bulmuş da inceliyormuş gibi ihtiyar parmakları arasında tuttuğu görünmez nesneye bakıyor ve hiçbir şey olmamış gibi gün yanığı kırışmış yüzünü daha da kırıştırıp gözleriyle ufku taramaya devam ediyor.

Kasabalılar onun on yıl kadar önce gelip kasabaya yerleştiğini, kimseye zararı olmayan bir meczup olduğunu söylüyorlar. Hangimiz değiliz ki… Daimi misafirim çoktan gelip taş sekiye oturdu bile, ben de kupaları taze çayla doldurup yanına iliştim. Sanki bugün biraz daha solgun gibi. Ben solgunluğuna bir anlam bulmaya çalışırken aniden konuşmaya başladı; ürkmedim desem yalan olur.

“Neden yalnızsın?” Öylece damdan düşer gibi…

“Yalnız değilim” diye yanıt verdim, “Kimsesizim.”

Hiç şaşırmış görünmüyordu, gülümsedi, sonra şu meşhur tikini yineledi ve uzun derin bir soluk alarak konuşmasına devam etti;

“Demek başaramadılar ha? Seni inandırmayı başaramadılar” dedi.

Şaşkın şaşkın yüzüne baktım;

“Önce inandırır bu dünya ahalisi; sonra inandırdıkları üzerine yetkin olmanı beklerler. Yetkin olmaksa; hem sabır hem güç hem de zaman gerektirir. Bu iyi tarafı, bir de madalyonun diğer tarafına inandırılanlar var; yapamazsın, başaramazsın, düştün ama kalkamazsına inandırılanlar var… Hangisi daha tehlikeli bilemezsin. Yetkin olmadıkları halde depara inandırılmak mı, yetkin oldukları halde işe yaramaz olduklarına inandırılanlar mı?”

Anlattıkça solgun yüzü renklerin oyun tahtasına dönüşüyor gibiydi. Yüzüne bir daha bakınca bir nehrin bendini aştığı hissine kapıldım.

“Yaşamla ölüm arasındaki süre kendi kendini tanımak için bile çok kısa, başkalarının bizi tanıması imkânsız bu hesapta. O yüzden bazen her şey birbirine karışır ve anlamını yitirir. Oysa her şey bir anlam için var olmuştur. Yok olsak bile bizi ve diğer bütün şeyleri meydana getiren partiküller bir başkasında beden bulur. İnanmıyor musun? Meselâ bu uzun boyun bir başakta, çektiğin acılar bir baş soğanda, inadın bir kaya parçası üzerinde birikmiş bir avuç toprakla yeşeren çam fidanında, suskunluğun eşyanın tabiatında ortaya çıkabilir. İşte bu sonsuzluğu sonlu telaşlarla bölmeden, kırmadan, incitmeden devam etmeli insan.”

Garip tikini yineledi. Elini toprak üzerinde gezdirirken de mırıldanır gibi sordu;

“Yeryüzü varolduğu sürece tek bir zerrenin bile ziyan olmadan diğerlerinin hamuruna karışmasından daha muhteşem ne olabilir?”

Bir fiske toprak aldı yerden, avucuna koyup yeterince incelediğine kanaat getirince de “Elini ver” dedi. Uzattım elimi istemsizce. Avucundaki toprağı avucuma aktardı; “Hepimiz birbirimizde yaşıyoruz. Ne yalnızız ne de kimsesiz” dedi…

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 27 Mayıs 2020 at 16:35

    Üç kısa öyküye de bayıldım.
    Tebrikler ögretmenim..

  • Cevapla Beril Erem 27 Mayıs 2020 at 19:03

    Bugün mail kutuma düşen “Yeni Sen ve Ben yazısı – Elini Ver/Zeynep Mete” uyarısı ile yüzümde beliren tebessümü nasıl anlatsam acaba? 🙂
     
    Öyle hemen açıp okumadım tabi; keyfi geciktirmek hazzı büyüten bir şey ya, gittim önce kahvemi yaptım, çocuklara baktım bir ihtiyaçları var mı diye, geldim masamın üstünü düzenledim… Ve açtım, sindire sindire… Her cümlenin üzerinde dolana dolana, düşüne düşüne okudum üç öyküyü:)))) Nasıl özlemişim:)
     
    Tekrar MERHABA 😊❤

  • Cevapla Zeynep Mete 28 Mayıs 2020 at 00:54

    Sevgili Berilciğim;
    Can editörüm yeniden aranızda olmaktan çok mutluyum. Sözcüklerin, cümlelerin hepimiz için çok değerli ve sihirli birer değnek gibiler, iyi ki varsın. Desteğin ve varlığın için teşekkür ediyorum.

  • Cevapla Pınar Sude Genç 31 Mayıs 2020 at 22:52

    Son yazınızın yorumunda, yeni öykülerinizi okumayı heyecanla beklediğimi söylemiştim. Siteye girilmiş yeni yazılara bakarken de “Martan’ın Sepeti” yazısını görünce gerçekten çok heyecanlandım (:
     
    Bazı öyküleri okuyunca sanki keyifle pamuk şeker yemiş gibi hissediyorum (: Şimdi de öyle hissettim.
     
    “Birinin elini tutmadan önce yüzüne bakmalısın, hatta taaa gözlerinin içine. Ne kadar meşgul olursan ol, sakın unutma olur mu?” Not edeceğim, unutmamak gerek (:

    • Cevapla Zeynep Mete 1 Haziran 2020 at 19:21

      Birbirimizi değil ama şehrimizi, ağaçlarımızı, denizimizi, kuşlarımızı tanıdığımız güzel hemşehrim, çok teşekkürler. Yorumun beni çok mutlu etti. En kısa zamanda tanışmak dileğiyle, sevgiler…

    Cevap Yaz