Sentez

Eylül, Beni Sev

22 Mayıs 2020

Öykü: Eylül, Beni Sev |Yazan: Özge CanKum tanelerinin sesine kulak vermemiştim daha evvel. Üzerine bastıkça, ayağımın altında çıtırdayan buz parçaları gibi. Gövdemin ağırlığında eriyip, ılıklaşan buzla pamuk arası bir yumuşaklıkta. İçimi gıdıklıyor. Ay son dördünde. Yarım göz kırpıyor gökyüzünden. Gri mavi ışıltısının altında kumlar parlıyor.

Çıplak ayak dolaşıyorum bugün. Dünyayla arama nesneler girmesin istiyorum. Sabahtan başladı bu hâl. Güneşin doğuşunu izledim önce terastan. Güneş yükselene, gözüm ışıklı körlüğe varana kadar seyre daldım. Bahçede çimlerin çiğ damlalarıyla serinlettim miskin ayaklarımı. İlk uyanışını orada yaşadı bedenim. Adının hakkını sonuna kadar veren Kıtmir’i sevdim iyice. Sarı tüyleri beyaz bluzumda desen oluşturana kadar göğsüme bastım, sardım.

Sarılmak, sevginin sözsüz gösterisi gibi. Sıkı ya da gevşek, güçlü ya da zayıf sevgi sözcükleri dilden çıkamıyorsa, beden bunun tam tersi olarak bağırıyor. Bir ihtiyaç mı? Evet kesinlikle.

Bu saate kadar bir başına geçirdim günü. Birazdan Tarık gelir. O gelince yürüyüş yapacağız ormana doğru. Son zamanlarda bir şey oldu. Cümle mahlukatın uykuda olduğu saatlerde ormanın içinden beni çağıran bir ses duyuyorum:

“Eylül, beni sev.”

Benim iç sesim bana mı sesleniyor, benden bir yansıma yaratıp dünyaya mı sesleniyor ayırt edemiyorum? O sese ulaşmak için bugün tam sırası.

On sekiz oluyorum bugün. Gece yarısı için Tarık’la sözleştik. Pastalar, mumlarla olmayacak kutlama. Yalandan gülümsemeler, yarım ağız iyi ki doğdunlarla heba edilmeyecek bir gün. Kutlama yapacak kimse de yok zaten bu yıl. Annem, Hindistan tatilinden dönmedi. Babam da dün akşam “İstanbul’a uçuyorum bu gece. Rusya’dan ortaklar geliyor. Projeyi imzalayacağız. İki üç güne dönerim, sen tek başına idare edebilirsin değil mi Eylül?” deyip cevabımı bile duymadan uçarak gitti. Duysa da kayda değer bir şey söylemedim ben de zaten. Tek kelimelik yanıtlarımın ne olduğu sorunsalı, o kadar da yer kaplamıyor hayatlarında.

Ayın yarım ışığında Tarık göründü. Üzerinde beyaz tişört. Bunu da sözleştik. On sekiz yaşı karşılarken aydınlığa göz kırpacakmışız. Oysa benim içim hep gri. Evreni yutacak kadar büyük, sisli bir boşluk taşıyorum içimde. Herkesi yutacak kadar aç gözlü boşluk. Benim herkesim yok. Benim hiç kimsem var. O kimsesizlikte kim olmaya çalışan Tarık var bir de.

“Sonbahar serinliği üşürsün” deyip hırka attı omzuma. Gözünün kenarına yerleşmiş haylaz bir çocuk durur hep. Orada bir salıncak kurup, dünyayı sallar. Onun da mizacı bu. Sözsüz sevgisini gözüyle anlatır. Arada da sarılır. Yumuşacık öper.

Siyah poşetin içinden biraları çıkartıp, önce kendi elinde tokuşturdu birbirine. Hep böyle yapar. Yarenliklerini bozuyormuşuz biraların, vedalaştırıyormuş böylece. Sonbaharın serinliğine serinlik kattı bira. Biraz üşüyünce sarıldı Tarık. Kolunun ağırlığını bedenimde hissedince güçlü hissettim kendimi. Tarık yanımdayken hep güçlü hissediyorum aslında.

“İyi ki doğdun” deyip yumuşacık öpüyor beni.

Daha çok sarıyor. Benim Kıtmir’i sardığım gibi sıkıca sarıyor o da beni. İçimdeki boşluk doluyor böyle zamanlarda. Grilik sanki biraz beyaza gör kırpıyor gibi oluyor.

Sözümüzü hatırlatıyorum. Orman bizi bekliyor. Çıplak ayakla ormana girmemem gerektiğini söylüyor Tarık. Uyarı kipleriyle konuşmaya başladığında gözündeki çocuk iner salıncaktan. Tarık ayrı, çocuk ayrı dik bakarlar yüzüme. Ben ikisini de dikkate almak istemiyorum. Kaçmak isterken yakalanan çocuk benim gözümde. İçimdeki solgun renklerin yansıması vuruyor yüzüme. Ormanın girişinde daha yüksek duyuyorum sesi:

“Eylül, beni sev”.

Sonra Tarık’a bakıyorum. Gözlerindeki sözsüz sevgide duruyorum. Ormandaki sesten daha güçlü. Gözlerimize yerleşmiş çocuklar bütün dış seslere kapatıyor kendini. Salıncağa birlikte biniyorlar bu kez.

“Eylül, seni seviyorum” diyor Tarık. Ardımda orman, karşımda Tarık. Çıplak ayak güvenli alanıma yürüyorum.

Ormandaki ses duyulmuyor artık.

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz