Varlık Sancısı

Varlık ve Zaman

6 Mayıs 2020

Yazı: Varlık ve Zaman

Matematiksel olarak gayet iyi tanımlanmış sanal zamandan hareketle sujektif çıkarımlar yapacağım. Hawking, zamanı, gerçek zaman ve sanal zaman olarak ikiye ayırır. Kendi yaşamımı merkez alarak sanal zamanda bir gezinti yaptım. Geriye doğru yaptığım bu zaman yolculuğunda, kendi yaşamımla üzerinden milyonlarca yıl geçmiş yaşam şekillerini kıyasladım. İnanılmaz aynılıklar buldum. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Benim yaşım, üç milyonu geçiyor.

Sanal Teleskopla Keyifli Seyir

Konuyla ilgili olması nedeniyle bir astrofizik kuralıyla başlayalım. Zaman/uzay/varlık/bilinç hepsi iç içe geçmiş evrensel olgulardır. Uzayda ne kadar uzağa bakarsanız zamanda o kadar geriye gidersiniz. Teleskoplarla milyarlarca yıl öncesine bakabiliyoruz. Yani durduğunuz noktada (anda) gelecek-geçmiş-şimdi beraber vardır1. Zamanın ne kadar esnek olduğuğu, adeta civa gibi ele avuca sığmadığını görüyoruz. Metamatikçiler tarafından oldukça iyi tanımlanmış sanal zamanı, Stephen Hawking, içinde yaşadığımız gerçek evrene uyarladı. Ben de kendi minnacık kişisel tarihime bu sanal teleskoptan baktım. Keyifli bir seyir oldu. Ne kadar yaşlı olduğuma şaştım kaldım.

Evrenin Kara Kutuları: Tekillikler2

Kısaca sanal zamandan söz etmek faydalı olur. Ben de yazarken öğrenirim. Bilyorsunuz evren için bir M (multi) Kuralı henüz yok. Bu engellerden birisi de evrende ortaya çıkan (denklemler öyle gösteriyor) tekilliklerdir (karadeliklerdir). Bu görünmez tekilliklerde bildiğimiz fizik kuralları işlemiyor. Uzay-zaman son buluyor. Dolayısıyla bir çuval incir berbat oluyor.

“Ne oldu? Ne olacak?” Soruları yanıtsız… Şaşkınız. Evrenimizin doğumunu büyük patlama (big bang) olarak tarif ediyorlar. Büyük patlama da bir tekillik noktasıdır. Öncesi, patlama anı ve hemen sonrası bir muamma. Dediğim gibi tarif etmek için fizik kuralları işe yaramıyor. İşte sanal zaman, büyük patlamanın sıcaklığını yüzlerinde hisseden, çözümsüzlükten hararetleri tavan yapmış fizikçileri, bir bardak yandım çavuş ayranı içmiş gibi serinletiyor, sakinleştiriyor. Bir yaz günü yolunuz Susurluk’a düşerse bir bardak için ne demek istediğimi anlayacaksınız.

“Geometri Bilmeyen Giremez”

Sanal (İrrasyonel) zaman evren için herhangi özel bir başlangıç ve son ön görmez.3 Dünyayı düşünün küredir, her noktası aynıdır. Ne kadar giderseniz gidin aşağı düşeceğiniz bir kenarı yoktur. Herhangi bir noktasına özel konum vermek şekli itibarıyla mümkün değildir. Yani bitimsizdir. Her yeri bir başlagıç ama aynı zamanda bir sondur. İşte sanal zaman da tıpkı mavi küremizin şekli gibi başlangıç ve bitiş içermez. Bundan dolayı da bütün hesaplar kaymak tadında, zorlanmadan yapılar. Platon’nun, akademisinin girişine, “Geometri bilmeyen giremez” diye yazdırmasının nedeni bu olsa gerek.

Hawking İle Maharaj Buluştu

Tam burada aklıma geldi. Peki bizim belirlenmiş/gerçek zamanımızda tekillikler var mı? Olmaz mı? Doğum ve ölüm. Her iki tekillikte de sağduyumuz iflas eder. Ampirik yanımız susar. Çünkü deneyimleme ya da deneyimleyenle karşılaşma imkanımız yoktur. Bildiğimiz her şey çöker. Ürkütücü bir yalnızlık, hesaplanamayanın getirdiği korku, zifiri karanlık, sonsuz bir boşluktur geriye kalan. Maharaj, “Sen ne doğdun ne de öleceksin” der. Görüldüğü gibi Hintli bilge Maharaj ile dahi İngiliz Fizikçi Hawking, aynı yolu takip ederek, evrenin ve bizlerin en büyük sorunsalını çözdüğünü söylüyor. Hayret…

Dikey Sıçrama ve Mehdi

Sizin, bizim hepimizin sıfır noktası doğumumuzdur. Bu gerçek/belirlenmiş/takvim zamanımızın başlangıcıdır. Geçmiş solda, gelecek sağdadır. Bu nedenle belirlenmiş zaman doğası gereği yatay bir çizgidir. Sanal (irrasyonel) zaman ise yatay çizgimize diktir yani yukarı ve aşağı yönlüdür. Sıfırdan (doğumdan) öteye aynı doğrultuda devam etmez. Alışılmış zamanda yol alan bizim gibi fanilere göre sanal zaman adeta bir boyut değiştirmedir. Sağduyunun bu olguyu anlamamasının en büyük nedeni evrene yeni bir boyut eklemesidir. Bu yazının konusu olan kişisel sanal yaşımı hesaplarken de gerçek zamandan ayrılmadım. Zamanımı sola doğru biraz uzattım. Yaşamımdaki iki tekillik yerinde durdu. Kendimce buna irrasyonel zamanım dedim. Eğer yukarı yönlü bir sıçrama yapsaydım, “Yakında kıyamet kopacak ey ahali. Ben de mehdiyim” diye bağırmaya başlardım herhalde… Normal olduğum bu yazıyı yazmamamdan belli zaten.

Bilgi Arttıkça Uzay/Zaman Daha Fazla Bükülür

Şimdi, sanal zamanımı ölçmek için teleskobu nesnel tarihime/yaşamıma çeviriyorum. Benim denklemim şöyle: Günlük/gerçek hayatımızdaki deneyimlerimizin zamansal değeri, zaman ve uzay içindeki sanal var oluşumuzla doğru orantılıdır. Anlatması zor. Kaldı ki anlı şanlı filozofların bile zaman tarifleri pek muğlaktır. Stephen Hawking, ise bulduğu çözüme dört elle sarılır ve sanal zamanı uzun uzun anlatır.

*** Nesnel hayatımıza giren şeylerin bulunduğumuz zamana uzaklığı bilgi miktarını verir. Bilgi artıkça uzay/zaman daha fazla bükülür ve bizim sanal yaşımız artar. Uzay boşluğunda da kütle arttıkça uzay/zaman o oranda bükülür. Şimdi, meseleyi somuta indirgeyelim.

Sümerli Kardeşim

Ben kara sabanla tarım yapıldığı zaman vardım. Ayrıntıları HD kalitesinde hatırlıyorum. Bu teknik Sümerler, Babililer, Asurlular zamanında vardı. Bir Sümerli çocuk tarlaya giden babasının akşama doğru öküzlerle eve dönüşünü hangi duygularla karşılamışsa ben de aynısını yaşadım. Dolayısıyla onunla (sanal olarak) yaşıtız. Mitolojide boğanın (tarımsal üretime katkıda bulunanına öküz denir) güç ve bereket sembolü oluşu toprağı yarıp ondan yiyiyecek fışkırmasına sebep olmasıdır her halde. Libidoya tevil edenler de vardır. Hindistan kadar olmasa da öküz evin bir ferdi kadar saygı görürdü o zaman.

Antreden Bir Öküz Geçiyor

Elektrik yoktu, evler gaz lambalarıyla aydınlatılırdı. Mağara devrinden farkı alevin bir camın içinde yanmasıydı. Akşam olunca yüzleri bir süliete çeviren o sarı ışık, diktörgen tabanlı odanın en koytu köşesine çekilen nenemin anlamını bilmediği Arapça kelimeleri tekrarlaması, hangi takvim yaprağını akla getiriyor? Antik kentlerde gördüğümüz çiftçi evlerinin bir benzeri olan toprak/taş ev dört bölümden oluşuyordu. Birbirine paralel, alan ölçüleri eşit, ön cepheyi oluşturan üç bölüm insanlara (bize) aitti. Bu bölümleri doksan derece dik bir açıyla kesen koridor gibi arka kısımda hayvanlar yaşardı. Hayvanlar, bizim de kullandığımız evin ana (tek) kapısından giriş yapar, antreden geçerek kendi kısımlarına geçerdi. Bir kazı yapılsa bu ev ortaya çıksa karbon gibi testler yapılmadan önce keçi sakallı arkeolog “Temel gıda buğday. Evcil hayvanlar, insanlarla aynı çatı altında yaşamış. Tarımda alet kullanılmış. M.Ö 200’lü yıllar olabilir” şeklinde bir tahmin yürütürdü herhalde.

Retorik Ustaları, Gevendeler, Kral Antiakos

Anlatma/retorik/masal hayatımızın tek eğlencesiydi. Elektrik olmadığı için Tv de yoktu. Akşam olunca genelde ihtiyar olan bu hikayeciler, masalcılar (çîrokbêj), söyleyiciler (dengbêj) dinleyicilerine adeta boyut atlatırdı. Ejderhalar, cinler, Kaf Dağı’nı aşma, kötüler ve bütün bunlara karşı savaş veren sıradan insan, masalların, cenklerin, mesellerin özeti böyleydi. Başından geçenleri tiyatral bir dille anlatan hikayeciler ise daha fazla rağbet görürdü. Antik Yunan toplumunu hatırlatan öğeler değil mi bunlar? Müzisyenler/gevendeler ayrı bir yazıyı hak ediyor. Çocukluğumun geçtiği coğrafyada hüküm sürmüş olan Pers-Roma melezi Kommaggene Kralı Antiakos (M.Ö 16 Temmuz 98-M.Ö 36), halen ayakta olan taş bir levhaya yazılı vasiyetinde krallığın malı olan topraklarda yetişen ürünlerden sanatçılara/müzisyenlere pay verilmesini, böylece onların çalışmaya gerek olmadan sadece sanatlarını icra etmelerini emir buyurmuş. Bu gelenek benim çocukluğumda devam ediyordu. Harman zamanı gevendeler (düğünlerde davul-zurna çalanlar) dağın yamacındaki köyleri dolaşır paylarını alırdı. Olumsuz bir tavır büyük ayıp sayılırdı. Kimse vermemezlik etmezdi. Sonra Emevi tarzı yaşam şeklinin zuhur etmesiyle bu kadim gelenek/gevendeler yok olup gitti. Her satırdan sonra yaşım sürekli değişiyor. Yazının sonunda bir karar varacağız.

Antropomorf Atalarımı Gördüm

Sosyolojik yapı kabile temelli bir yapıdaydı. Kabile/aşiret sosyomorfolojisi iç içe geçmiş matruşkalara benzerdi. Üç-dört aile bir küme; üç dört küme bir büyük küme; üç-dört büyük küme daha büyük bir küme… Gökteki, gezegen-sistem-galaksi gibi bir şey. Toplumun merkez değeri sınırlar çizme olunca en canlı güdü de otekileştirme ve bölgeyi koruma oluyordu. En büyük kavgalar otlakları ve suyu paylaşamamaktan çıkıyordu. (Düşünemeyen candaşlarımızla benzeşmeyi sezdiniz umarım.) Bu verilere göre yine sanal zamanım antropomorf atalarımızın dönemine kadar uzanıyor.

Bir Başkadır Benim Memleketim: Serengeti Düzlükleri, Viktorya Gölü, Zambezi Nehri

Kişisel teleskobumun çok çok uzağı göstermesi/uzay-zamanı bükmesi/irrasyonel yaşımın milyonları geçmesi tuvalet mevzuunda ortaya çıktı. Köyde tuvalet yoktu. Köyün çevresindeki dere, tepe ve seyrek meşe ağaçları sahra tuvaleti görevi görürdü. Teleskobuma bakıyorum. Homosapiensi geçtim (akıllı i..!), neandertalları geçtim, denisovalıları geçtim, Lucyi (3,2 milyon yıl önce yaşamış) geçtim, daldan dala atlayan uzak kuzenlerimizi de geçtim. Serengeti düzlüklerini geçtim. Hayal ötesi canlılar gördüm. Viktorya Gölünü, Zambezi Nehrini geçtim. Görüntü bulanıklaştı. Yediğini atık olarak dışarya atabilecek bağırsakları olan, beyni yok denecek kadar küçük, çok hücreli garip bir yaratık bana dur dedi. “Bundan ötesi yok. Ben senim, sen bensin” dedi. Yaşını sormadım. Zira artık rakamlar galaktik zaman boyutunu işaret ediyordu.

Dik Yürüyen, Yatay Yürüyen Farkı?

Yukarıda sözü geçen Sümerli çocukla nesnel yaşantı karşılaştırması sonucu sanal olarak beraber yaşadığımızı anladık. Fakat bir eksik var. Akşam öküzleriyle eve dönen babayı gören çocuğun düşüncesi/olayları algılama düzeyi nedir? Bu hepimiz için bir X’tir. Yani bilinmezdir. “Şu, tarladan dönen ekip, ekmek getirmek için çalışıyor. Dik yürüyen baba, yatay yürüyenler öküz. Baba onları yönlendiriyor o halde patron babadır” gibi müstehzi bir tahminde bulunursak kendi adıma ben bu seviyede değildim.

Koyunlarla, Koyun Koyuna Bir Yaşam

Kırk-elli koyunumuz vardı. Nisan ayı sonlarında, ot bol olurdu. Ot yiyen koyunlar, adeta suyla dolardı. Dolayısıyla diğer aylara göre su atıkları iki-üç katına çıkardı. Küçücük bir ahırın içinde elli koyun. İçeriye yapsalar, koyunlar bir foseptik çukuru içinde kalırdı. Sabaha karşı, babamla beraber koyunları ahırdan çıkarırdık. Hepsi aynı anda şar-şar-şar küçük tuvaletlerini yapardı. İçeriye yapan yok gibiydi. O saati bekler gibiydiler. Dolunay geceleri müthiş olurdu. Babam kafalarına dokunarak onları severdi. Şöyle düşündüğüm oluyordu: “Ben sıkışınca kendim kalkıyorum dışarı çıkarak ihtiyacımı karşılıyorum. Bu hayvanlara ise kapıyı biz açıyoruz. Aramızdaki fark az gibi…” Bu öğrenme kabiliyetlerine rağmen toplumsal “geri zekalılığın” anlatılmasına metafor olan bir hayvandan söz ettiğimizi unutmayalım.

Maddeye Tutunma, Kendini Akıntıya Bırak

Kimimiz iPhone serilerinin yaşındayken, kimimiz buhar makinasıyla akrandır. Varlığıyla var olduğumuz/anlam bulduğumuzun yaşıtıyız. Kimi maddeyi tutamak olarak kullanmaz, kendini akıntıya bırakır. “Bir suda iki sefer yıkanılmaz”4 diyerek değişmeyen tek şeyin değişim olduğu, kendi (bebek) evreninde yaşar.

Martin Heidegger’in Dasien’i iki çeşittir. Biri günlük hayatın içinde var olan, ayakkabı ustasıdır. Zaman sabittir onun için. Ötekisi uzay/zamanı yırtar. Doğumunun öncesine gidebildiği gibi, ölümünün sonrasına da gider.

Carl Gustav Jung, bireysel olarak her birimizin yaşantısının türümüzün tüm yaşantısına denk olduğunu ifade eder.
Felsefe ve teolojiye düşmanlığını gizlemeyen sinirli bir astrofizikçi olan Lawrance Kraus, “Uzay boşluğunda yeterince uzağa bakarsanız ensenizi görürsünüz”5 diyerek, kadim söylemlerin peşinde olduğu sırrı bir cümlede özetlemişti.

AN’da Kalmak, Lafla Olmaz

TİK-TAK günlük hayatımızda deneyimlediğimiz/farkında olduğumuz zaman için en küçük birim. TİK, zaman, zaman, zaman… TAK’ın gelmesi binlerce yıl sürebilir. Kimi için de TAK bile duyulmaz. O kadar hızlı akar ki zaman, sadece TİK, TİK TİK… Ve geriye zaman doğrusu yerine bir birinden bağımsız dikey (irrasyonel) AN’lar kalır. Bu AN’ların her biri sonsuzdur. Artık canın nerede isterse orada konakla. Yukarıdaki delilleri ve şahitlerin ifadelerini baz alırsak: Artık sıradanlaşan/moda olan “AN’da kalmak” lafla değil, dikey bir sıçramayla olur ancak.

Tövbe Zaman ı

Ne diyelim son mesaj olarak. Yabancı görmeyenler/düşündüğü gibi yaşayanlar: “Nereye bakarsan bak gördüğün sensin” derler. Viraneye dönen antik kentlere bak, bir zaman orada yaşayan sendin. Roma arenasında gladyatör de sendin, kral da sen. Mısır’da Musa da sendin, fravun da sen. Sözün şehvetine kapıldık. Tövbe zaman ı
 
 
Hüseyin Küçükkelepçe
 
 

Notlar & Açıklamalar:

1.) Albert Einstein ⇡⇡⇡
2.) Stephen Hawking-Karadelikler ve Bebek Evrenler adlı kitaptan esinlenme ⇡⇡⇡
3.) Stephen Hawking-Karadelikler ve Bebek Evrenler ⇡⇡⇡
4.) Herakleitos’un sözü ⇡⇡⇡
5.) Hiç Yoktan Bir Evren-Lawrance Kraus ⇡⇡⇡

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan