Bi' Dolu Mola

Ah Be Ayten!

18 Haziran 2020

Öykü: Ah be Ayten! | Yazan: Beril Erem

Duvara yaslanıp soluklandı. Gözlerini kapatıp, kafasını duvara yasladı. Güneşte gözlerinizi sıkıca kapattığınızda neon renkli iplikçikler uçuşur ya, işte tam da öyle olmuştu. Kapalı gözlerinin önünde iplikçikler uçuşuyordu. Gözlerini açtı sakince, nefesini dengelemeye çalıştı. Nasıl demişti nefes terapisti; yavaş yavaş ona kadar sayarak nefes al, olmadı mı, bir kez daha ona kadar say.

Başladı; nefes al ver bir, nefes al ver iki, nefes al ver üç… nefes al ver sekiz.

“Oluyor sanırım” diye düşünürken, pantolonundan bir titreme sesi geldi. Panikle elini cebine atıp telefonu çıkardı. Arayan annesiydi; tabi ki annesiydi çünkü en olmaz zamanlarda aramak onun işiydi. Telefon ekranındaki yeşil ve kırmızı tuştan, kırmızıya bastı. “Dokunmatik ekranlarda da tuş mu deniyordu? Neyse şimdi sırası değil” diye düşündü. Nefes düzenlemesi de yalan olmuştu. Şimdi yeniden “bir”den başlasa çok zaman kaybedecekti. Yavaşça dayandığı duvardan kalkıp geriye doğru baktı. Ne gelen vardı ne giden.

Yakası kaymış kot ceketini düzeltti. Telefonu cebine geri koydu. Nasıl olsa bir yerde kahve içmeye oturacaktı, o zaman sakince arardı. Hem ne zamandır telefonda konuşurlarken boğulacakmış gibi nefessiz kalışı endişelendiriyordu annesini.

Üstünü başını yeniden kontrol etti, kot ceketinin iç cebinden bir mendil çıkardı.

Alnından, favorilerinden damlayan terleri sildi. Hava birden ısınmıştı; oysa sabah çıkarken evden, kendine ne kızmıştı kot ceketle çıktı diye. Daha kalın bir şeyler giymesi gerektiğini düşünmüştü. Şimdi de ne kadar kalın giyinmişim diye düşünüyordu. Havalar da onun aklı gibiydi bu aralar, bir orada bir burada.

Nefes terapistine ilk defa üç sene önce gitmişti. Her zaman fazla aceleci, hemen her şey olsun isteyen, istediği gibi gitmediğinde panikleyen bir insandı. Yanında en sakin olduğu, her şeyi oluruna bıraktığı tek insan Ayten’di. O da aralarındaki her şeyi darmadağın edip, üç sene önce Danimarka’ya yerleşmişti. Ayten’in gidişiyle kendisini iyice yalnız hissetmiş, panik atakları ile başa çıkamaz olmuştu. Çareyi çok yakın bir arkadaşının yönlendirdiği nefes terapistine gitmekte bulmuş ve terapistle de epey yol katetmişti, ta ki bugüne kadar.

Yavaş yavaş ilerlemeye devam etti. Nefes alıp verip saymaya başladı yeniden.

Nefes al ver bir, nefes al ver iki…

Sokağın köşesinden dönerken yine aynı şey oldu. O ne zaman yavaşlasa, arkasından gelen kişi de onunla birlikte yavaşlıyordu. Birkaç adım hızlandı, arkasındaki de hızlandı. Karşıdaki yola baktı, bir çatal vardı. “Hah tamam orada izimi kaybettirebilirim” diye düşündü. Ama takip edildiğini anlamamış gibi yapması gerekiyordu bu nedenle sakin ilerlemeliydi. Kaldırımda boylu boyunca uzanan mağazalardan birinin vitrininde durdu. Vitrini inceler gibi yapmaya başladı. Böylelikle, arkasındaki ani duruşuna şaşıracağını, afallayıp onu geçeceğini ve o sırada camdan o kişinin yansımasını göreceğini umuyordu.

Fakat birden dükkanın mağazanın kapısı açıldı.

“Buyurun efendim yardımcı olalım. Özel bir gün için mi bakıyorsunuz? Yıldönümü? Ya da teklif mi? Buyurun size modelleri gösterelim.”

Nasıl olduğunu anlamadan kendini dükkanın kapısından girerken buldu. Neyse atlatmıştı en azından ama onu takip ettiğini düşündüğü kişinin yüzünü görememişti.

Kimdi o?

Kuyumcunun gösterdiği tektaşlara bakıyordu ilgisizce, adamın da pek umurunda değildi. Sanki bütün takıları günde belli sayıda kişiye göstermesi gerekiyormuş gibi bir azimle karşısındakinin ne düşündüğüne kafa yormadan anlatıp duruyordu. O ise adamı dinlemiyor, arada sadece beğendiğini ifade eden sesler çıkarıyordu. Dükkandan dışarı baktı, kimse yoktu. Belki hemen çıkarsa yakalayabilirdi olası takipçisini. Teşekkür etti dükkan sahibine, düşünüp tekrar geleceğini söyledi çıkarken.

Temkinli bir şekilde kapıyı açtı, sağa sola baktı. Kimse ona bakmıyordu, demek gitmişti. Ya da bir yerde saklanıp çıkmasını bekliyordu. Hay Allah! Nasıl öğrenecekti şimdi; kim olduğunu, neye benzediğini görememişti. Tekrar yola koyuldu.

Önce bir yerde oturup soluklanacak kahve içecekti. Yine cebinden mendili çıkardı terini sildi. O anda yine o korkutucu telefon titremesi başladı, annesiydi. Yine uygun olmayan bir zamanda aramıştı. Reddetti aramayı, oturunca arayacaktı nasılsa. Yürümeye başladı. Sakince yürüyordu, hava ağırlaştıkça ağırlaşmıştı. Kot ceketini çıkarıp elinde taşısa daha iyi olacaktı.

Tam sağ kolunu çıkarmak için hazırlanıyordu ki o da ne?

Yine arkasında birisi vardı, yavaşça kafasını arkaya çevirdi ama arkası dönüktü göremedi. Ceketi çıkarmaktan vazgeçti, zaman kaybedemezdi. Hızla yürümeye devam etti. Bir hızlanıp bir yavaşlıyordu ki arkasındakini şaşırtsın, paniklesin de öne geçsin, yüzünü görebilsin. Kalbi deli deli çarpıyor, alnından terler yağmur gibi akıyordu. Elleri terlemeye, başı dönmeye başladı. Artık oturup dinlenmeliydi, daha fazla kaçamayacaktı.

‘Hem herkesin içinde başıma ne gelebilir ki?’ diye geçirdi aklından. Ve kendini rahatlatmak için aklından geçirdiği bu sorunun rahatsız eden ne kadar cevabı varsa aynı anda üşüştü kafasına.

Her şey gelebilirdi; son zamanlarda sokakta işlenen ne kadar çok cinayet haberi okumuştu. Artık toplum dediğimiz şey bana dokunmayan yılan bin yaşasın sloganıyla ayaktaydı. Öyle olmasa; kadın erkek, çocuk yaşlı, insan hayvan ayrımı yaratmadan artarak devam eden şiddet neden engellenemiyordu? Onun da başına her şey gelebilirdi, korkunun kadını erkeği olmazdı.

Derin nefes aldı. Nefeslerini sayarak sakin adımlarla gidecekti.

Nefes al ver bir, nefes al ver iki… Birkaç saniye sonra sakinleşti, hala terliyordu ama çok daha iyi nefes alabiliyordu. Bir anda aklına geldi; izin gününde neden buraya geldiği. Annesi eline uzun bir liste vermişti, alınacaklar listesi. İlla buradaki baharatçıdan alınacaktı. Sanki diğer aktarların sattığı nane, nane değildi.

Artık bir yer bulup oturmalıydı. Sakin sakin aramalıydı annesini, yoksa kadıncağız ona bir şey olacak diye yine korkabilirdi. Ondan sonra da siparişlerini alabilirdi. Yürümeye devam etti. İleride, etrafı ağaçlarla çevrili çok güzel bir çay bahçesi vardı. Orada mola verip dinlenmeye karar verdi.

Çay bahçesine doğru giderken birisinin ona seslendiğini duydu, panikle etrafına bakındı.

Kimseyi göremedi. Üç dükkan ötede bulunan tekelin sahibini eskiden beri tanıyordu. Koşar adım oraya girdi. Eskiden beri puslu, havasız gelirdi ona bu dükkan. İçeriye bakındı, cılız bir oğlan;

“Buyur abi, ne istemiştin?” diye sordu.

“Erdal yok mu? Arkadaşıyım ben Oktay.”

“Erdal abim evin birkaç işi var onu halletmeye gitti. Bir iki saate gelir. Gel otur sana çay ikram edeyim abi bekleyeceksen?”

O kadar uzun oturamazdı bu puslu alanda, bunalıyordu. Teşekkür edip, selamını bırakıp yine sokağa attı kendini.

Güneş gözlerini kamaştırmıştı, kimsecikler yoktu sokakta. ‘Acaba yine mi yanılıyorum?’ diye düşündü. Belki ona öyle geldi, kimse onu takip etmiyordu. Emin adımlarla çay bahçesine ilerledi, hemen köşede bir masa buldu. Artık şu kot ceketi çıkartmalıydı. Ceketini çıkartırken garson geldi. Şekersiz kahvesini söyledi, yanına da limonlu soda. Ama limon dilim olmalıydı, içinde. Aromalılarını sevmiyordu. Bayram şekeri gibi ağdalı bir tadı vardı onların.

Ceketini çıkartırken yere bir kağıt düştü.

Tam almak için eğiliyordu ki garson siparişlerini getirdi. Hala terliyordu, bir de peçete istedi çocuktan. Çocuk onu da hızlıca getirdi. Hafta içi bu saatlerde buralar dolu olmuyordu. Bu nedenle işini seviyordu aslında, haftalık iznini hafta içi kullanabiliyor böylece İstanbul’un o kalabalık yüzüyle fazla muhatap olmuyordu.

Kahveden bir yudum aldı, sodasından daha büyük bir yudum aldı. Arkasına yaslanıp gözlerini kapadı. Kuşların cıvıltısını duymaya çalıştı. Gözlerini yeniden açtığında, cebinden düşen kağıt ilişti gözüne, tam almak için eğilirken yine telefon titredi cebinde. Annesiydi. Bu sefer açtı.

“Oktay neden açmıyorsun evladım, neredesin?”

“Dediğin gibi geldim anne Beyazıt’a. Şimdi bir çay bahçesindeyim. Sonra istediklerini alacağım. Hayırdır? Sen neden aradın beni?”

”Karşılaştınız mı annem?”

Annesinin konuşma başındaki heyecanlı ses tonu, yerini şefkat dolu bir sese bırakmıştı.

“Kiminle anne?” diye sorduğu anda daha gözleri, çay bahçesinin kapısında duran, kıvırcık kızıl saçlarına mavi bir fular bağlamış olan o çok tanıdık kadına takıldı. Annesi telefonun öbür ucunda anlatmaya devam ediyordu:

“Ayten dönmüş, yeni numaran olmadığı için ulaşamamış, sen çıktıktan sonra eve geldi. Seni görmek istedi. Evde olmadığını Beyazıt’a gittiğini söyledim. Sana haber vermek için aradım annem. Görürsen panikleme diye.”

Annesi açıklamasını bitirene kadar Ayten onu görmüş, el sallıyordu. Sanki ondan masaya çağırmasını bekler gibiydi. Oktay telefonu kapatıp, eliyle “Gel” işareti yaptı.

“Ah be Ayten! Sen gidince artan paniklerim, döndüğünde seni geç farketmemi mi sağlayacaktı? Kaçırdık mı üç yılın üzerine yarım saat daha?”

Elif Bilici

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Cüneyt Şensılay 18 Haziran 2020 at 17:27

    Merhaba. Öncelikle soylemeliyim ki yazı bitene kadar sizi erkek sandım. Eh, genel olarak sanat özel olarak da edebiyat tabii ki sürprizlerle dolu olacak. Tıpkı gerçek hayat gibi. Tebrik ederim.

    • Cevapla Elif Bilici 18 Haziran 2020 at 19:02

      Merhaba Cüneyt Bey, yorumunuz için teşekkür ederim. Bir erkeğin ağzından yazmak benim için de yeni bir tecrübe, yorumunuz doğru bir yolda ilerlediğimi hissetmemi sağladı. Tekrar teşekkürler yorumunuz için.

  • Cevapla Ali Özen 18 Haziran 2020 at 17:36

    Her cümlenin altı dolu ve hepsi belli bir edebiyat birikiminden sonra ortaya çıkmış. Keyifle okuyoruz. Umarım daha sık paylaşımlarınızı görürüz.

    • Cevapla Elif Bilici 18 Haziran 2020 at 19:03

      Ali Bey çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için, iki haftada bir buralarda olacağım.
       
      Sevgiler

  • Cevapla Mustafa Bilici 19 Haziran 2020 at 13:20

    Aynı sokakta karşı kaldırımdan ben de yürüdüm ve parkta da yan masada oturdum Oktay’ı izledim, kızımm

    • Cevapla Elif Bilici 19 Haziran 2020 at 15:19

      Çok teşekkür ederim baba 🙂 En sıkı takipçim oldun, desteğini hissettiğim için çok mutluyum.

  • Cevapla Burak Süalp 19 Haziran 2020 at 20:12

    Çok güzel bir hikaye olmuş. Bu karakterinkine çok uzak bir karakterim olmasına rağmen, okurken sanki hepsini hissettim. Eline sağlık. Tam gaz devam…

    • Cevapla Elif Bilici 19 Haziran 2020 at 22:52

      Çok teşekkürler güzel yorumun için, zıt karakterleri hissettirebildimse okuyucuma ne mutlu bana.

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan