Roman

Çapraz Oyun | Bölüm 1

15 Haziran 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

“Fantastik edebiyat esasen güç kavramı hakkındadır; önemli fantastik edebiyat eserleri, gücü ağır bir bedel karşılığında elde eden ya da onu trajik bir biçimde kaybeden insanları konu alır.”

– Stephen King

Atatürk Hava Limanı, İstanbul
25 Mart 2009, Çarşamba

Puslu bir sabah.
Havaalanında güne başlama telaşı…

Güvenlik kontrolünden geçip biniş kartlarını almak için kontuarlara koşan yolcular… Tekrarlanan anonslar, yüklenen bagajlar, hummalı bir faaliyet…

Saat dokuza yaklaşıyor. Kuzeye bakan pistte, sıra sıra dizilmiş kalkışa hazır uçaklar. Dikkatler kontrol kulesine odaklanmış, uçuş izinleri bekleniyor.

İlk iki sırada Airbus 321’ler.
TK 1825 sefer sayılı Paris uçağı.
TK 1671 sefer sayılı Köln uçağı.

Uçakların içinde bir dolu yolcu. Kimi bağlamış kemerini, kimi hâlâ ayakta. Koridorlarda gülümseyerek dolaşan hostesler. Kapanan bagaj kapaklarının tok sesi, bağlanan kemerlerin ince şıkırtısı… Artık son anonslar. Ve motorların giderek güçlenen uğultusu.

Kimi yüzler kitabına, dergisine eğilmiş. Kimi yüzler solgun, gergin. Kimi gözler kapalı. Uykuda ya da duada…

Sıra sıra dizilmiş insanlar. Kimi kendinden hoşnut, kimi başkası olmaya hevesli…

Hızla dönen tekerler, açılan flaplar. Birbiri ardına kanatlanan iki çelik kuş…

TK 1825 – TK 1671.
İstanbul-Köln, İstanbul-Paris
Hay Allah… Yoksa tam tersi miydi?

Quo Vadis?
Asıl yolculuk nereye?

Garip Bir Rastlantı

Her sabah olduğu gibi erkenden havalimanı dış hatlar terminali önündeki yerini almıştı.

Kırk sekiz yaşındaydı. Saçına bıyığına ak düşmemişti henüz. Ama görenler bir on yıl daha eklerdi yaşına. Uyku yoksunu gözleri yorgun bakıyordu etrafa. Bu hayatın tüm yükünü sırtında taşır gibi. Oysa taşıdığı tek şey yolcuların valizleriydi.

Boylu poslu, güçlü kuvvetli bagaj taşıma görevlileri arasında kısacık boyu, çelimsiz vücudu, gevşek bağlanmış ince uzun siyah kravatı, üzerinden dökülen üniformasıyla kalabalığın içinde fark edilmesi bile kolay değildi. Ama yolu sık sık dış hatlar terminaline düşenler tanırdı onu.

Uçaklar iner kalkar; pilotlar, kabin ekipleri, yolcular gelir gider; yeni binalar inşa edilir; yönetim değişirdi.

Kırk sekiz yaşındaki bagaj taşıyıcı ise her daim orada, ekmek teknesinin başındaydı. En iyi bahşiş topladığı anlar da sabahın erken saatlerinde terminale gelen lüks otoların ve taksilerin peş peşe dizildiği dakikalar. Her birinden çeşit çeşit yolcu çıkar telaşla. Uçağa geç kalanlar tedirgin, bazıları uykulu, çoğu heyecanlı…

Önünde park eden taksinin arka koltuğundaki sakallı adamla bir an için göz göze geldi. Kapı açıldığında gördü adamın iki adet koltuk değneğini. Bir an ne yapacağını bilemedi. Ama sakallı adam çevik bir hareketle arabadan inmiş, kaşla göz arasında kol değneklerinin üstünde yükselivermişti. Sakin bir sesle gözlerinin içine bakarak seslendi ona.

“Günaydın, şu valizimi alsana bir zahmet?”

Yüzündeki yumuşak ifadeyi, gözlerindeki sıcak gülümsemeyi bir yerlerden tanıyor gibiydi sanki.

“Olur beyim, sen hiç merak etme.”

Bagajdan valizi çıkartırken kol değnekli adam da taksicinin parasını ödedi, dostça vedalaştılar.

“Yolun açık olsun hocam, dönüşte yine bekleriz” dedi sürücü arabasına binerken. Kol değnekli adam da el salladı arkasından.

Artık baş başa kalmışlardı.

İlk başlarda yavaş yürüyordu, iki adım ardından gelen adamın temposunu görünce hızını arttırdı. Ne de olsa bu saatte kaptığı her müşteri onun için fazladan bir beş lira demekti. Uzun ve kıvırcık saçları olan, kumral bir adamdı müşterisi. Giriş kapısında kuyrukta beklerlerken gözlüklerinin ardından sordu.

“Söyle bakalım, adın ne senin?”

“Satılmış, hocam.”

“Buranın eskilerindensin galiba?”

“Evet hocam, neredeyse yirmi yıl oldu. Çok şükür hiç sektirmedim bugüne kadar, haftanın altı günü iş başındayım.”

Aslında bir hafta hariç diyecekti. Sonra ne anlamı var dedi içinden, bu sabah gördü beni, unutup gidecek nasıl olsa.

“Eskiden her yolcunun kullanabileceği tekerlekli bagaj arabaları yoktu etrafta, yine eskisi gibi müşteri bulabiliyor musunuz bari?”

“Hayır hocam, bize ihtiyaç duyanlar azaldı biraz. Ama yabancı turistlerin sayısı arttı, idare edip gidiyoruz işte.”

Güvenlik kontrolünden geçip Türk Hava Yolları bankolarına doğru ilerlediler. Bavulu teslim edip hemen izin istedi Satılmış. Hızlı adımlarla tekrar dışarı çıkarken, eline sıkıştırılan paraya baktı yan gözle. On lirayı görünce yüzü aydınlandı. Güne iyi başlamıştı!

Aradan neredeyse yarım saate yakın vakit geçmiş, yeni bir müşteri çıkmamıştı. Durduğu yerde sağa sola sallanıyordu artık. En değerli dakikalar birer birer eriyordu ardı ardına.

Önünde duran siyah Mercedes’e baktı umutsuzca. Arka koltukta yine kumral bir adam oturmuş, elinde telefon, çabuk çabuk bir şeyler anlatıyordu birilerine. Sonra ön kapı açıldı, siyahlar içinde azametle belirdi aracın şoförü.

“Gel bakalım, sana iş çıktı yine.”

Arka bagaja birlikte yaklaştılar. Satılmış’ın gözleri büyücek bir valiz aradı bagajın içinde. Ama çıka çıka kabinde taşınan cinsten, tekerlekli bir mini valiz çıktı oradan.

Bakıştılar. Şoför belli belirsiz gülümsedi. “Al bakalım şu beş lirayı” dedi önce, sonra yavaşça fısıldadı kulağına. “Bizim patron bagaj taşımayı sevmez. Türk Hava Yolları Business Class bankosuna kadar sen götür şunu.”

Sonrasında arka koltukta oturan lacivert takım elbiseli adamı takip etti üç adım arkasından. Sessizce… Görünmez adam olmuştu yine besbelli… Var ama yok hükmünde…
 
 

* * *

 
 

Aradan iki gün geçmişti. Satılmış yine iş başındaydı.

Sabah hareketli geçmişti. İki turist kafilesi yakalamışlardı bir hemşerisiyle. Haliyle turistleri getiren acentenin elemanı onları parça başına beş lira yerine üç liraya kapatmıştı ama ne gam, yine de iyi işti.

Öğlen saatlerinde biraz soluklandı. İkindi vakti gelen yolcuların sayısı artmaya başlardı. Sabahları dışarıda müşteri beklerdi, şimdi ise içerdeki yolcular daha değerliydi artık. Okulundan izne, tatile gelen öğrencilerden, genç iş adamlarından, turla yola düzülen yerlilerden, Laleli, Aksaray otellerinde yer ayırtmış yabancı turistlerden hayır gelmezdi.

Bir avcı gibi tetikte, gözünü dört açmış, sessizce yolcuları izliyordu. Birden o adamı gördü. İki gün önce ufak el bagajını taşıdığı takım elbiseli, kendinden emin, havalı müşterisini.

Hızla ona doğru yaklaşıyordu. Bu sefer önceki havasından eser yoktu. Hatta biraz dalgın, hayli endişeli bir hali vardı. Yanından geçerken göz göze geldiler.

“Merhaba Satılmış, kolay gelsin” dedi önce, sonra da yürüdü gitti, kalabalığın arasına karıştı.

İsmini nereden biliyordu bu adam? Neden böyle durup dururken gülümseyip selam vermişti? Şu dünyadaki biçare varlığından ne zaman haberdar olmuştu ki? Aklı karıştı bir an, başını iki yana salladı şaşkın şaşkın. Ardından etrafı kolaçan etmeye döndü çaresiz…

Bagaj teslim alanında valizlerinin peşinde koşan kalabalığa doğru bakınırken birden yüzü ışıldadı. Bu sefer de geçen gün tek parça valize on lirayı veren kumral adamı, şoförün “hocam” diye seslendiği koltuk değnekli müşterisini görmüştü bekleyenlerin arasında. Hızla yanına seğirtti.

“Hoş geldiniz hocam. Yardım lazım mı?”

Adam boş gözlerle baktı onun çelimsiz gövdesine.

Önce bir şey söylemeye hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Bekledi, sonra vazgeçmiş gibi içini çekti. “Ha, iyi olur, az bekle şurada” diye homurdandı.

Yanılmış olamazdı, emindi Satılmış. O gözlerinin içi gülümseyen nazik adamı karıştırmış olamazdı bir başkasıyla. Ama bakışları hayli değişmişti sanki. Yabancı gibi bakıyordu kendisine, etrafa, dünyaya. Durgun, kederli, biraz şaşkın, biraz öfkeli…

Beş dakika beklediler öylece hiç konuşmadan. Sonra konveyörde beliren siyah bavulu parmağıyla işaret etti ona…

Birlikte dışarı çıktılar. Taksi durağına geldiklerinde eline bir on avro tutuşturdu adam. Satılmış on lira hayal ederken beş altı mislini kazanmıştı bir anda. Yine de sevinemedi bir türlü.

Yine görünmez adam olmuştu. Adsız… Kimliksiz… Varlıkla yokluk arası bir hiç kimse…

Başını salladı hayretle. Bu meslekte her türlü tecrübeyi yaşamış, bin türlüsünün kahrını çekmiş, bir şekilde ayakta kalmayı becermişti bugüne kadar.

Yine de…

Bir tuhaflık vardı bu işte. Tekinsiz bir durum. Neye yoracağını bilemediği bir gizem…

Nereden bilebilirdi ki bunun bir oyun olduğunu?

Aslına bakılırsa çok önceden yazılmıştı her şey. Kim bilir, belki dünya daha ilk kurulduğunda… Belki de döllenmiş yumurta ana rahmine düştüğünde…

Kaza ve kader… Hata ve noksan…

Kısacası bu dünyada var olabilmekti oyunun adı. Heidegger’in deyişiyle, “In der welt-sein.”

Bazen eli kolu bağlı, güçsüz…
Bazen iradenin özgürlüğünden emin, kararlı…
Oyun bazen çapraşık.
Bazen “çapraz”.
Çoğu kez tılsımlı bir bilmece.

Tıpkı…
Tıpkı romanlarda yazdığı gibi…
Ya da gerçek hayatta yaşandığı gibi…

Kimliksiz kalmanın ne demek olduğunu bilenlere, bilmeyenlere… Geçmişini bir anda kaybedenlere… Farklı kimliklerle oyunu sürdürebilenlere…

Selam olsun bu koca sahnede rol almış tüm oyunculara… Sana, bana, hepimize…

“Düşler yaşamın gerçeklerine anlık bakışlardır” demiş ünlü düşünürlerden Larry Itejere… Sizce de öyle olabilir mi acaba?

Uçağın tekerlekleri yere vurduğunda silkinerek uyandı Mustafa Hoca.

Bir an için nerede olduğunu hatırlayamadı. Sonra yavaşça gerindi. Üç saatlik uyku iyi gelmişti. Uzun uçak yolculuklarında uyumak iyi oluyordu. Hem uyuşan bacağı da yakınmayı kesiyordu o zaman.

Çocukluğunda, daha doğrusu yaşamını kimsesizler yurdunda geçirdiği yıllarda, arkadaşları top oynarken onları uzaktan izlemeye alışkındı. Sonraları da koltuk değnekleriyle sokakta aksayarak yürürken usulca gözlerini kaçıran ya da inadına merakla bakan insanlara alışmıştı.

Bir de şu uzun uçak yolculukları olmasa!

Zaten oldum olası seyahat etmeyi, daha doğrusu kendine göre planladığı sade yaşam tarzını değiştirmeyi sevmezdi. Yalnızlık sanki kaderine yazılmıştı onun. Ruhu da bedeni gibi, belki ondan da fazla hırpalanmıştı. Tek başına olduğunda onu daha kolay sarıp sarmalıyor, telkin ve tevekkülle tedavi ediyor, acısını olabildiğince çabuk savuşturmayı becerebiliyordu.

Bugün keyfi yerindeydi. Gülümseyerek gözlerini açtı. Etrafına şöyle bir bakındı.

Üffff…

Yine o tuhaf rüyalardan birini görüyordu işte. Sahip olmadığı bir bedenle, gerçek olmayan bir hayatın tadına varmak hoş bir ayrıcalıktı ama her şeyin bir sırası, bir zamanı vardı.

Fazlası fazla…

Gözlerini kapatıp bir süre bekledi. Sonra, biraz zaman geçtikten sonra, tedirgin bir kıpırtıyla göz kapaklarını yeniden araladı. Yine aynı manzara! Uçaksa uçak, ama koltuklar farklı. Yanında da kimse oturmuyor.

Önünde geniş bir bacak aralığı var. Yine o sağlam vücut. Yakışıklı adamın kaçınılmaz dönüşü. Bölüm yüz bilmem kaç. Bu sefer oyunu uzatmaya karar verdi. Biraz da keyfini çıkarsa fena mı olurdu?

Üstelik düpedüz Business Class burası.

Hostes oturduğu yerden kendisine çapkın çapkın gülümsüyor, koridorun sağ tarafındaki koltuğun sahibi dalgın dalgın çantasını karıştırıyor. Onun yanındaki koltuk da boş. Arka koltuklarda oturanlara bakmak için kafasını çevirecekti ki vazgeçti. Bu kadar eğlence yeter diyerek daha önce yatağında onlarca kez tekrarladığı gibi bacaklarını sıkıca tutup elleriyle ovmaya başladı. Denenmiş daima en iyisidir. Bu tuhaf rüyalardan en kolay böyle uyanıyordu. Yavaşça gözlerini yumdu.

Artık kendi hayatına geri dönebilirdi. Bir, iki, üç, dört…

Hayret, hostes hâlâ ona bakıyordu.

Rüyaları geçmişte de birkaç kez böyle uzamıştı. Düşsel avuntular. Okuduğu kitaplardaki “tekrarlanan rüyalar” bölümleri kısa metrajlı filmler gibi geçti gözünün önünden. Gülümseyen hostes imgesi ne anlama geliyordu acaba? Genç asistanını her görüşünde kanatlanan yüreğinin bir oyunu muydu bu? Onu hatırlayınca tekrar gülümsedi. Zaten haftada dört kez, yemeklerden sonra birkaç dakikalık dozlarla aldığı gülümseme haplarını hep ona borçlu değil miydi? Onun sesli sessizliğine, utangaç gülüşüne, sıcak bakışlarına.

“Kâmil Bey, ceketinizi getireyim mi?”

Bir daha düşündü. Bir türlü ne yapacağına karar veremiyordu. Bu rüyalarla seneler içinde oluşan zihinsel beraberliğinin, onlarca kez tekrarlanan sahnelerin tecrübesi bile yeterli olmamıştı.

Olacak şey değil! Bu kez bir de hostes konuşuyordu. Ama ne diyordu?

“Pardon ne dediniz?”

“Köln Havaalanı’na indik efendim. Körüklere yanaşıyoruz. Ceketinizi şimdi ister miydiniz?”

“Köln mü dediniz? Yok canım! Nasıl olur?”

Karşısında ona gülümseyerek bakan hostesin gözlerindeki şaşkınlığı görebiliyordu. Anlaşılan gerçekten Köln Havaalanı’na inmişlerdi. Birden aklı karıştı. Ne cevap vereceğini düşündü. Bilemedi.

“Peki, madem öyle gerekiyor, getirin ceketimi” derken kulağında yankılanan ses dikkatini çekti. Biraz daha kalın, biraz daha sert, biraz daha buyurgan bir ton. Sanki birileri sesindeki o rica vurgusunu cımbızla söküp çıkarmış, yerini her istediğini elde etmeye alışkın bir erkeğin mağrur edası almış.

“Vay canına” diye mırıldandı.

İçimde ne farklı benler varmış da bilmezmişim! Birden hatırladı. Hostes ona Kâmil mi demişti?

Nereden çıkmıştı şimdi bu Kâmil?

Aslında biraz da memnun olmuştu bu gelişmeye. Kaç senedir geceleri düşlerinde onu ziyarete gelen esrarengiz adamın adını öğrenmişti en sonunda. Kâmil… Bir de soyadı vardır elbet, diye içinden geçirdi.

Bu defa işler fena halde farklı gelişiyordu. Kurgu da hoşuna gitmişti. Bakalım bu rüyanın sonu nasıl bitecek diye söylendi kendi kendine. Hostes, elinde besbelli usta bir terzinin atölyesinden çıkma lacivert bir ceketle geri döndüğünde bacaklarına tekrar baktı. Sapasağlam orada duruyorlardı işte. Üzerindeki beyaz gömleği, ipek kravatı yokladı eliyle. Altın kol düğmeleri de pek şıktı. En son ne zaman kravat taktığını hatırlamaya çalıştı. Galiba bir okul arkadaşının düğününde şahit olduğunda… Mart 1989, Ankara Gençlik Parkı Evlendirme Dairesi. Eh, yirmi sene geçmişti üzerinden.

Ne yapacağını bilemeden ceketi alıp giydi. Üstüne de fena oturmamıştı. Birden en büyük eksikliğini fark etti. Koltuk değnekleri neredeydi? Şaşkınlıkla etrafına bakındı. Sonra da hostese. Tam ağzını açacaktı ki kendini bir daha yokladı. Ne de olsa bacakları hiç de öyle kavruk ve çelimsiz görünmüyordu.

Denemek en iyisi diye geçirdi içinden. Oturduğu koltuktan elleriyle güç aldı, yavaşça yerinde doğrulmaya çalıştı. Evet, işte oluyordu. Biraz daha gayret…

Vay be! İşte ayaktaydı. Tıpkı düşlerinde olduğu gibi…

Bir de yürüyebilseydi tam olacaktı. İleriye doğru bir hamle yaptı. Otomatik kontrol sistemi kendine bir şey sormadan ileriye bir adım atmıştı bile.

Bir adım daha…

Şaşkınlığını bir yana bırakıp şimdi ne yapması gerektiğini düşünmeye çalıştı.

Uçağın arka bölümlerinden hareketlenen insanların gürültüleri duyuluyordu. Biraz sonra aradaki bölme açılacak, yolcular telaşla çıkış kapısına hamle edeceklerdi. Aniden karar verdi. Önce durumunu kontrol altına almalıydı. Sonra düşünmeye vakti olacaktı nasıl olsa. Heyecanla üst kapağı açtı. Derin bir oh çekti. Çantası orada duruyordu işte. Artık kendini güvende hissedebilirdi.

Mustafa ve çantası… İkisinden biri olmayınca dünya eksiliyordu sanki.

Çantasını sapından tutup aşağıya indirdi. Biraz daha rahatlamıştı. Kendini güçlü bacaklarına emanet edip kapıya doğru yürüdü. Meraklı gözlerle kendisini süzen hostese gülümsedi. Tam çıkacaktı ki arkasından koşup gelen o işveli sesi bir daha duydu.

“Kâmil Bey, bugün çok dalgınsınız. Valizinizi almayacak mısınız?”

Mustafa el bagajı boyutlarında valizlerle dolaşamazdı ki! Gücünü genlerinde kaybetmiş bir sol bacak, hafif metalden yapılma bir çift kanedyen koltuk değneği, bir de bavul çok olmaz mıydı? Kararsız, geri döndü. Doğru ya, koltuk değnekleri de yoktu artık.

“Haklısınız, galiba dalgınım biraz. Verir misiniz lütfen?”

Hostes özel bölmenin kapısını araladı ve oradan çıkarttığı siyah deri valizi uzattı ona. Bu kez o kadar çapkın gülmüyordu. Etrafında dolanan ciddiyetin kokusunu almıştı bir kere. Zaten bu adamların günü gününe uymaz, diye geçirdi içinden. Bir bakarsın deli gibi kur yaparlar, dilleri dışarıda peşinden koşarlar, bir bakarsın havalarından geçilmiyor.

“Size iyi günler efendim.”

En iyisi mesafeyi korumaktı. O zaman seninle oyun oynayamazlar.
 
 

* * *

 
 
Mustafa, bir elinde özel çantası, öbür elinde siyah deriden tekerlekli valizi, üstünde lacivert takım elbise, ürkek adımlarla yürümeye başladı.

Hiçbir zaman rüyaları bu kadar uzun, bu kadar ayrıntılı olmamıştı. En son hamlesini yapmaya karar verdi. Okları takip etti ve önüne çıkan ilk erkekler tuvaletinden içeri girdi. Aynaya baktı. Atletik yapılı, kendisi gibi ellili yaşlarda, hiç tanımadığı bir adam kendisini süzüyordu sırlı camın içinden. Düzgün bir saç tıraşı vardı. Ne kendi gibi sakallıydı ne de gözlüklü. Önce çok şaşırdı, sonra kibarca gülümsedi.

Aynadaki görüntüsü de karşılık verdi.

Mustafa kumraldı, aynadaki adam da öyle. Buna karşın gözleri onunkilerden biraz daha koyu, bakışları daha sertti. Hatta acımasız. Adamın yüz hatlarında gerekli yontma işlemleri çoktan tamamlamış, ruhunun derinlikleri büyük bir özenle derisine resmedilmişti. Bu saatten sonra istese de kimse değiştiremezdi o görüntüyü artık.

Bu işi bitirmenin zamanı çoktan geçti diye düşündü. Çantasını yere bırakıp musluğu açtı sonuna kadar, avuçlarını da suyla doldurdu. Serin su yüzüne çarptığında kendini biraz ferahlamış hissetti.

Bir daha. Bir daha. Son bir daha!

Artık kendini tutamıyor, avuçlarını biteviye suyla dolduruyor, hiç durmadan yüzüne çarpıyordu. Üstü başı sırılsıklam, kontrolünü kaybetmiş, deliler gibi kendini ıslatıp ıslatıp aynaya bakıyordu.

Nafile…

Biraz sonra gelip geçenlerin onu tuhaf tuhaf süzdüklerini fark etti. Yoo, hayır, diye geçirdi içinden. Ben delirmedim beyler. Ne ben söyleyeyim ne siz dinleyin.

Zaten anlatsam masal olur.
İnanmazsınız…
Oyun oynuyoruz. Oyun!

Son bir defa ümitsizce aynaya baktı.

Belli ki bu anlamsız denemelerin hiçbir yararı olmamış, bir de ıslandığıyla kalmıştı. Üstündeki pahalı giysileri o mu sakınacaktı? Sahibi düşünsün. En sonunda elinden geldiğince sakinleşmeye karar verdi. Geldiği gibi tuvaletten çıkıp kalabalığa karıştı. Kalabalıklar ona daima iyi gelirdi. Hele böyle telaşlı ortamlarda herkes kendi derdine düşer. Her zaman yapacak bir şeyleri vardır. Kimse kendisiyle uğraşmaz.

Kimse aksayan bacağına bakmaz. Kafasını başka yöne çevirmez, acımaz, küçümsemez…
Hürdür.
Dertten azattır.

İlerdeki oturma gruplarını gördü. Kimsenin yakınında bir yerlere oturmak istemiyordu. Mutlak yalnızlığa, derin sessizliğe ihtiyacı vardı. Kafasını toplama zamanı çoktan gelmiş, birkaç boy da öne geçmişti. Sık sık gördüğü o rüya kesinlikle çok uzamıştı. Gerçekliği zaten olası değil…

Beyninin bir oyunu mu bütün bunlar? Belki bir tür sanrı?

Düşünmeye çalıştı…

Havaalanına her zaman olduğu gibi taksiyle gelmemiş miydi? Check-in kontuarında biniş kartını alırken siyah valizini bagaja verdiğini de çok net hatırlıyordu.

“Evet, Paris lütfen… Tek kişi. Zaten koltuk numaramı internetten ayırtmıştım.”

Bankoda oturan kız sözünü kesmişti.

“Pasaportunuz lütfen.”

“Pasaport mu?”

Evet, doğru ya…

Hem AB üyesi olalım diye uğraşıp duracaksın hem de iki günlük konferans için konsolosluğun vize bankosunda oturan asık suratlı kural bekçilerine dert anlatmaktan imanın gevreyecek. Bir dosya dolusu evrak, çalıştığı kurumdan yazı, uçak bileti, tapu senedi, şunun belgesi, bunun sepeti. Bir ara kredi kartlarının bile fotokopilerini isterlerdi. Sanki pasaport numarasını verdiğinde daha önce onlarca kez alınmış Schengen vizesi kayıtlarına bilgisayarlarından ulaşamıyorlar. Sonra da büyük bir lütufmuş gibi pasaporta işlenen bir haftalık vize.

Medeniyet dediğin böyle bir şeyse vay halimize!

Leylekler onca ülkenin sınırları üstünde özgürce uçarken akıllarından ne geçiriyorlar acaba diye geçirdi içinden.

Boş ver…

Hafiften homurdanarak pasaportunu bankoda oturan kıza uzatmıştı. Kız da bir ona, bir de pasaporttaki resmine baktıktan ve uzunca bir süre son aldığı vizenin tarihlerini inceledikten sonra hafif mahcup gülümsemişti. Zaten bu tür ortamlarda ona istemese de bir ayrıcalık tanırlardı.

Nezaket desen, neden herkese aynısı yok?
Acıma duygusu desen, kimseden kendisine fazladan sempati göstermelerini istemiyordu ki.
Suçluluk desen, onların ne günahı var?

Bu kez piyango Mustafa’ya vurmuştu.

Her zaman piyangonun bir kazananı vardır. Bazen de kazanırken kaybetmek var bu hayatta. Gerçek nedeni açıklayan dünyevi kayıtlara ulaşmak içinse öbür dünyaya vize almanız gerek, en azından bu seferlik tek yönlü uçuş biletiniz de bedava.

Biniş kartını aldığını hatırlıyordu. Hatta numarasını bile. Kolaylık olsun diye daima business class arkasındaki ilk sıradan yer ayırtırdı. Birkaç kere acil çıkış kapısının geniş sıralarını denemişti. Her defasında hosteslerin, yüzlerinde anlayışlı ve fakat çaresiz bir ifadeyle, o sırayı daha uygun kişilere bırakması gerektiği açıklamasını dinledikten sonra da bundan vazgeçmişti.

Neymiş efendim, acil çıkış halinde bu sıralarda oturanların diğer yolculara yardımcı olmaları gerekebilirmiş. Ne demezsin! Zaten onun dışında herkes, acil bir durum olsa da diğer yolculara yardım etsek diye sabırsızlanıyor. Sanki hostesler panik halinin insanlara neler yaptıracağını hiç bilmezlermiş gibi.

Neyse…

Artık hep aynı sırada oturuyor, her uçuş öncesi aynı sahneleri izliyordu. Uçak kalktıktan hemen sonra ön bölüme bakan mevzun hostes yavaşça eşikte görünür, ekonomi bölümünde oturan yolculara şöyle bir tepeden bakar, sonra ağır hareketlerle perdeyi çekerdi.

Bunun anlamı bellidir.

Bayanlar, baylar, uçuş süresi boyunca buradan ileriye geçmenizi istemiyoruz. Lütfen bu bölümde ikram edeceğimiz yiyecek ve içeceklere bakıp iç geçirmeyin. Çok isterseniz parayı bastırın.

Size de gülümserim.

O kadar parası vardı elbet. Kaç senedir üniversitelerde hocalık yapan, üç kitabı yabancı dillerde yayınlanmış başarılı bir akademisyendi Mustafa Hoca. Kendinden başka bakacak kimsesi de yoktu. Zaten hiçbir zaman hiç kimsesi olmamıştı. Ama üç saat için o fiyat farkını vermeye de niyetli değildi. Amerika’ya gideceği zamanlar onu davet edenler zaten ön taraflardan bileti alıp onu bu yükten kurtarıyorlardı. Uçak kalkmadan önce taze portakal suyu ya da şampanya içenler grubuna böylece o da katılıyordu bir şekilde.

Uçak kalkmıştı. Hostes Paris için uçuş süresinin üç saat otuz beş dakika, uçuş yüksekliğinin on bin metre olacağını da söylemişti. Oraya kadar her şey yolunda gidiyordu.

Sonra da uyumuştu. Nokta! Şimdi ise Köln havaalanındaydı…

Sapasağlam bir vücut… Siyah deri bir el valizi ve hayatının ayrılmaz parçası, siyah deri çantası. O çanta hariç her şey sahteydi işte. Çantasını Roma’da yaşayan sevgili dostu Roberto Sermonito’nun Trevi Çeşmesi’ne komşu Piazza de Spagna’ya bakan deri mağazasından aldığı günü hatırladı.

Henüz kırk yaşındaydı.

Roma Üniversitesi’nde ders verdiği yıl kendisini Roberto’yla ortak bir dostları tanıştırmıştı. Güleç, heyecanlı, çalışkan, kurnaz Roberto… İtalya’ya gelen zengin Amerikalılar’ın o meydandan aldıkları her şeye üç misli fazla ödemeye hazır olduklarını seneler öncesinden fark etmiş, Sermonito markasını sıkı sıkı koruyordu.

Bir defasında, “özel koleksiyonum” adını verdiği yüz adet siyah deri çanta yaptırmıştı. Aslında tanesini “üç bin dolara” satıyordu. Bir tanesini de Mustafa’ya arkadaş indirimi yapıp bin beş yüz dolara bırakmıştı.

Mustafa’nın hayatındaki tek lüks bu çantaydı işte. Her gören bir daha bakardı. İçindeki özel bölmeleri başka bir çantada bulmak neredeyse imkânsızdı. Pasaport, cüzdan, kredi kartları, kalemler, dosyalar, her şey için farklı bir çözüm vardı.

Elini dostça çantasına attı. Kapağını kaldırır kaldırmaz kalbi sıkışmaya başladı. Bu defa fazla ileri gitmişlerdi.

Çanta onundu ama içindekiler değil!

“Hay aksi şeytan” diye söylendi. Birden fark etti. Çanta onundu ama arkasındaki özel sırt kayışı da yok olmuştu.

“Lanet…”
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 15 Haziran 2020 at 10:57

    Günaydın.
     
    Müthiş bir başlangıç.
    Merakla bekliyordum.
    Ellerinize sağlık.
    Güzel bir hafta dileğiyle.

    • Cevapla Hasan Saraç 15 Haziran 2020 at 12:24

      Günaydın Nimet Hanım. Birinci bölümü beğenmenize çok memnun oldum.
       
      Büyük usta Marquez “En önemlisi ilk paragraftır. İlk paragraf için aylarımı harcamışımdır. Bir kez istediğimi elde ettin mi, gerisi arkadan gelir” der.
       
      Okurlar için de farklı bir şekilde de olsa bu durum geçerlidir diye düşünüyorum. Bir kaç bölüm okuduktan sonra kendinizi satırların arasında kaybolmuş hissetmiyorsanız yazar bir yerlerde yanlış yapmış demektir.
       
      En azından ben böyle düşünüyorum.
       
      Bir okur olarak tat alma duygusunu yaşayamadığım zamanlar ya bir süre ara veririm o kitabı okumaya ya da vaktimi daha değerli bir esere saklarım.
       
      En iyi dileklerimle…

  • Cevapla Nalan Bulakeri 15 Haziran 2020 at 15:10

    Heyecanla beklediğimiz roman başladı!
    Aynı duygularla takip edeceğim.
    Çözümü bekleyeceğim.
    Acaba kaç bolum?! 😁

    • Cevapla Hasan Saraç 15 Haziran 2020 at 17:40

      Vefalı okurlarımızın sıcak yorumları bize güç veriyor…
       
      İlgi ve desteğinize çok teşekkür ederim.
       
      Kaç bölüm olduğunu sanırım söylemesem daha doğru olur 🙂
       
      Merak etmeyin elimizden geldiği kadar sıkıcı olmamaya gayret göstereceğiz.
       
      En iyi dileklerimle 🙂

  • Cevapla Fevziye Şenel 17 Haziran 2020 at 13:10

    Muthiş.
    Heyecenla bekleyeceğim.

    • Cevapla Hasan Saraç 17 Haziran 2020 at 13:38

      Giriş bölümünü beğenmenize çok memnun oldum Fevziye Hanım.
       
      Dilerim sonraki bölümleri de keyifle okumaya devam edersiniz.
       
      En iyi dileklerimle…
       
      HS

  • Cevapla Birgül Demirhan 17 Haziran 2020 at 15:39

    Elinize, emeğinize sağlık bir solukta okudum. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.

    • Cevapla Hasan Saraç 17 Haziran 2020 at 22:53

      Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim.
       
      Yarın (Perşembe) sabahı ikinci bölüm de yayınlanmış olacak. Umarım keyifle okumaya devam edersiniz.
       
      En iyi dileklerimle …
      HS

    Cevap Yaz