Roman

Çapraz Oyun | Bölüm 4

25 Haziran 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 1
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 2
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 3
 
 

“Fantezi zihin için bir egzersiz bisikletidir. Sizi herhangi bir yere götürmeyebilir ama kasları güçlendirir.”

– Terry Pratchett

 
25 Mart 2009 Çarşamba sabahı birbirlerinin peşi sıra iki uçak kalkar İstanbul Atatürk Havaalanı’ndan.

TK1825 sefer sayılı uçağın 12A numaralı koltuğunda oturan psikoloji profesörü Mustafa Yılmaz iki günlük bir konferansa katılmak üzere Paris’e gitmektedir. Köln’e giden uçağın ekonomi sınıfında yolculuğa çıkmış ve kendisini bir anda Paris’e inen uçağın Business Class koltuğundan otururken bulmuştur.

Aynı gün, yine aynı saatlerde kalkan TK1671 sefer sayılı uçağın Business Class koltuklarından birinde de Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin gizemli patronu Kâmil Bey seyahat etmektedir. Kâmil Bey de tıpkı Mustafa Hoca gibi büyük bir sürprizle karşılaşır… Farklı bir beden içinde uyanmıştır Kâmil Bey ve içinde bulunduğu uçak da Paris’e değil Köln Havaalanına inmiştir biraz önce!

Karakter olarak ve yaşam tarzları olarak birbirinden oldukça farklı olan kahramanlarımız ilk şoku atlattıktan sonra yaşadıkları travmanın etkisiyle kendilerini bir otel odasına atıp düşünmeye başlarlar.
 
 

Başlarına gelen umulmadık, duyulmadık, gerçeküstü olaylara iki farklı karakterin nasıl tepki vereceğini inceleyeceğiz uzun bir süre.

Esas itibariyle kimlik kaybını irdeleyen bir eser Çapraz Oyun.

Arka planda insanı ele alan, onların (yani bizlerin) bir travma yaşadıklarında (yaşadığımızda) nasıl tepki vereceğini, zorluklara karşı nasıl bir direnç gösterebileceklerini (gösterebileceğimizi) inceleyen psikolojik bir roman olarak da düşünebilirsiniz Çapraz Oyun’u…

 
 

4. BÖLÜM

 
 
Uyanır uyanmaz saatine baktı Kâmil. Neredeyse akşam olmuştu. Yattığı yerden boş duvarları seyrederken, son on iki saattir başından geçenleri bir daha düşündü. Rüya desen, rüya değil. Halüsinasyon desen, nasıl bu kadar gerçek olabilir?

Paranoyak mı olmuştu yoksa?
Ya da şizofren falan…
Sakın onu uçakta hipnotize etmiş olmasınlar?

Peki, derdini kime anlatacaktı bu yaban ellerde? Kim inanırdı söylediklerine? Hele bir de başına gelenler açığa çıkar da dedikodusu etrafa yayılacak olursa, ülkesindeki rakipleri ânında gözünü oyardı. Bütün aksilikler ansızın, sekiz richter şiddetinde bir emrivaki gibi çökmüştü tepesine.

Daha önce de hayatında tuhaf, hayli sarsıcı sürprizlerle karşılaştığı olmuştu elbette. Ama içinde bulunduğu durum öyle böyle değildi.

Ne kadarı gerçek ne kadarı hayal? O bile meçhul! Hatta bir kâbusa bile benzemiyor. Kâbus dediğin çok daha masum kalırdı bütün bu yaşadıklarının yanında!

Mustafa adında bir adam gerçekten var mıydı? Peki, böyle bir hayat?

Gençliğinde, babasından gizli okuduğu bir bilimkurgu romanını hatırladı. Birbirinin kopyası paralel hayatları, gölge dünyaları. Her şeyin aynı yerde aynı zamanda başladığı, kişilerin aldıkları farklı kararlar, seçtikleri farklı yaşam biçimleri ile değişen hayatlarını. Birbirlerinden ışık hızıyla uzaklaşan binlerce, milyonlarca, milyarlarca alternatif hayat, alternatif dünya…

Her birinde farklı hikâyeler, farklı kaderler, farklı birleşimler…

Tek başına otel odasında oturup kara kara düşünerek hiçbir yere varamayacağını anlayınca proaktif bir tavır takınmaya, bir şeyler yapmaya karar verdi. Güçlükle de olsa yatağından doğrulup kol değneklerine uzandı. Çantayı açıp içindeki cüzdanı çıkarttı ve daha önce gördüğü kartvizite yeniden baktı.

Prof. Dr. Mustafa Yılmaz
Bilgi Üniversitesi
Fen ve Edebiyat Fakültesi
Psikoloji Bölüm Başkanı

Kart sahici gibi duruyordu. Pasaport da öyle. Yoksa hangi babayiğit onun üstüne damgayı basıp kendisini Fransa’ya alma riskine girerdi? Çantadaki bilgisayar çıktısını bir daha inceledi.

26-27 March 2009
Psychological Science Annual Conference

26-27 Mart tarihlerinde Paris’te düzenlenecek olan konferansta ele alınacak başlıkları da şöyle bir taradı göz ucuyla…

“Adlerian Psikoloji, Geştalt Teorisi, Uzmanlaşmış Beyin, Aklın Mimarisi, Arketipler ve Anlamları…”

Liste uzayıp gidiyordu… Çoğunu zaten ilk defa duyuyordu okuduğu başlıkların. Onu ilgilendiren hiçbir şey yoktu kısacası, öte yandan, belli ki Mustafa için durum öyle değildi. Anlaşılan, her yıl tekrarlanan bir psikoloji bilimleri konferansına katılmak için Paris’e gelmişti Mustafa Hoca.

Dosyanın içindeki davetiyeye takıldı gözü.

Welcome Reception
25 March 2009, Wednesday, 6 pm
Sorbonne University, Paris I

25 Mart 2009 Çarşamba günü saat 18.00’de Sorbonne Üniversitesi’ndeki açılış kokteyli…

Yani bugün! Kolundaki saate baktı: 17:45

Bir süre ne yapması gerektiğine karar veremedi. Ya bu davete uyup kongrenin açılış kokteyline gidecek ya da ilk uçakla İstanbul’a dönecek ve başına gelenlerin sorumluluğunu başkalarına yükleyecekti. Bıraksın onlar uğraşsın, en karmaşık soruları onlar sorsun. Bu derdi başına kimler açtıysa, onlar halletsin.

Ailesini düşündü birden. Kendisi bu haldeyken, özürlü bedeniyle, yani Mustafa’nın bedeniyle kendisini kabul etmeye hazır mıydı karısı? Ya oğlu Kemal, kızı Didem? Onlara neyi nasıl açıklayacaktı?

Bu duruma nasıl tepki vermesi gerektiğini, bir anda hayatını karartan bu trajediyle nasıl başa çıkması gerektiğini yeniden düşünmeye çalıştı. Beyni karıncalanmaya başlamıştı yine. Zihnini meşgul eden, her defasında kendisini farklı bir uçurumun eşiğine sürükleyen sorunların çözümlerini içgüdülerine bırakmalıydı belki de.

Sık sık yaptığı gibi başını ellerinin arasına alıp masaj yapmaya başladı. Birden içinin karardığını hissetti. Hep o babasından miras kalan ince hesaplar. Durmadan içini kemiren endişeler, saplantılar.

Şu otel odasında hiçbir şey yapmadan miskin miskin başına neler geleceğini düşünüp içini daha fazla karartmaktansa bir şeyler yapmalıydı…

Kararını vermişti! Ne olursa olsun, o kokteyle gidecekti. Sonunda ölüm yoktu ya. Belki de gerçeklerle yüzleşmenin zamanı gelmişti. Yan gözle üzerindeki pantolona, ayağındaki spor ayakkabılara baktı. Yok, o kadar da değil diye mırıldandı. İsterse üniversite hocası olsun, bu tuhaf kıyafetle değil.

Bakalım şu siyah kutuda neler vardı?

Samsonite valizin içinden iki spor pantolon, lacivert bir blazer, iki temiz polo gömlek, yelek, iç çamaşırı, pijama ve tıraş çantası çıkmıştı. Demek bizimki pijama giyiyormuş diye geçirdi içinden. Neden olmasın? Lacivert blazer cekete en uygun pantolon koyu füme olandı. Beyaz polo gömlekle birlikte idare ederdi. Anlaşılan bu adamın kravatlara da alerjisi vardı.

Güç bela giyinmeye çalışırken bir yandan da yeni vücuduna alıcı gözle bir daha baktı. Sol bacağının kaslarındaki zafiyet sorunu bir yana, sağlam bir gövdesi, dik bir duruşu vardı. Geniş göğüs kafesi bedenine heybetli bir hava veriyordu.

Tahmininden hızlı hazırlanmıştı. Tıraş çantasından çıkan saç fırçasıyla hafiften seyrelmiş saçlarını düzeltmeye, sakallarını adam etmeye çalıştı.

Saatine baktı, neredeyse altı buçuk olmuştu bile!

Oraya erken gideceğim de ne olacak? Bari millet biraz içip kafayı bulsun da benimle uğraşmaya mecalleri kalmasın diye düşündü. Yüzlerce kez katıldığı kokteyller gelip geçti zihninden. Hiç bu kadar hazırlıksız, bu kadar plansız programsız, nasıl hareket edeceğini bu denli bilemez halde bir kokteyle katılmadığı kesindi. Yine de bu zor kararı vermişti bir kere! Bir başkasının bedeni ve kimliği ile olsa dahi, karşısına çıkan engellerle mücadele etmeye kararlıydı. Sanki senelerdir içinde bir yerlerde derinlere gizlenmiş bir güç ortaya çıkıyor, onu bilmediği, hayal bile etmediği yönlere sürüklüyordu.

Al sana birinci sınıf bir yaşam mücadelesi diye mırıldandı.

Bu sınavdan geçtin mi seni bir daha kimse tutamaz oğlum. Ona göre! Hayatının en zorlu kararını vermeden önce son bir yudum daha viski içse fena mı olurdu? Birden bardağı az önce aynaya fırlatıp tuzla buz ettiğini hatırladı. Tek seçenek çalışma masasının üstünde duran su bardağıydı. Eh be aslanım, su bardağından Black Label da içtin ya, artık senin sırtın yere gelmez diye söylenip bardağı kafasına dikti.

Asansörden inince doğruca resepsiyonda oturan kıza yönelip “Bana bir taksi çağırın lütfen,” dedi Fransızca. “Saint-Michel’deki Sorbonne merkez binasına gidiyorum. Sonra da odama birini yollayın. Kazara aynayı kırdım. Etrafı temizlesinler, aynanın bedelini de hesabıma eklesinler.”

Yeni gelen müşterinin sabah sabah bir şişe viski sipariş ettiği haberini resepsiyondaki kıza çoktan uçurmuştu oda görevlileri. Bir yandan karşısında dikilen koltuk değnekli adama muzip muzip gülümserken, bir yandan da yalnızca kırık bir aynayla ucuz kurtulmuş doğrusu diye düşünüyordu.
 
 

* * *

 
 
Görkemli binanın önünde taksiden inip koltuk değneklerinin yardımıyla üniversitenin ana kapısından içeri ilk adımlarını attı Kâmil. Aksak adımlarla zemin katındaki salona doğru ilerlemeye başladı.

Bilinmezliğe yalnızca üç adım kalmıştı!

İçerden gelen konuşma sesleri, hoparlörlerden yayılan hafif müzik eşliğinde havada dolanıyordu bir ahenk içinde. Salona girdiğinde, içerdekilerin kokteyllerde görmeye alışkın olduğu tiplere hiç benzemediğini hemen fark etti. Birbirlerine doğru eğilmiş, yumuşak ses tonlarıyla bir şeyler anlatan orta yaşlı, daha yaşlı, kır saçlı, kır sakallı, son derece sakin insanlardan oluşan bir topluluktu bu. Çoğunluk erkeklerden oluşuyordu ama içlerinde daha özenli kıyafetleri ile çeşitli dillerde konuşan kadınlar da mevcuttu. Kadınlar biraz daha derli toplu, makyajlı olsa da erkekler sanki dersten yeni çıkmış hocalar gibi en doğal halleriyle dolanıyordu etrafta.

Geride kalan hayatında tekrarlanan sahneler geçti gözünün önünden.

İş ortamlarında herkes kıyafetine, dış görünüşüne, kurduğu ilişkilere, hareketlerine, mimiklerine dikkat ederdi. O hayat tarzının doğal bir parçasıydı bu. Pahalı giysiler, azametli tavırlar, kendinden emin jestler. Altta kalmayacaksın, ilk fırsatta üstünlüğünü ilan edeceksin. Gözlerinin içi gülmese de yüzünden tebessümü asla eksik etmeyeceksin. Fırsat buldukça karşındakinin koluna hafiften bir dokun, başını fütursuzca geriye at, gösterişli bir kahkaha patlat. Uzaktan izleyenler senin çevresindekilerle ne kadar samimi, rahat, güvenli ilişkiler kurabildiğini görsün!

Ezberlenmiş rollerin her fırsatta, her ortamda tekrarlandığı; yarısı gerçek, diğer yarısı sahte repliklerle dolu bir yaşam. Kim demiş tiyatro salonlarında en büyük sahne iki bin metrekareyi geçmez diye? Bazıları için bütün bir dünya, yüzlerinde sahte birer maske, adını yaşam koydukları o devasa sahnenin ta kendisiydi işte. Ölüm perdeyi indirene dek…

Etrafta dolaşan garsonların olmayışı dikkatini çekti. Peki, içkisini kim getirecekti? Biraz daha etraflıca bakındığında yan taraftaki uzun masayı gördü. Masanın arkasında iki kişi, sıraya giren davetlilerin içkilerini hazırlıyordu. Anlaşılan iş başa düşmüştü. Aniden bir adım sonra neler olabileceği kafasına dank etti. İki kolunda iki değnekle içkisini yudumlamanın zorluğu hiç aklına gelmemişti daha önce.

Detaylar, detaylar, daha önce düşünmeye ihtiyaç duymadığı ince detaylar…

Kendisine biraz daha süre tanımaya karar verdi. Ne acelesi vardı ki? Zaten geldiğini görüp elini sıkmak için kuyruğa giren meraklı hayranlar, pek gizli bir şeyler paylaşıyormuş havalarında kulağına eğilip sudan haberler üfüren telaşlı dalkavuklar tayfasından kimse yoktu burada.

Tanınmış olmanın lüksü mü, fark edilmez olmanın hüznü mü?
Hangisi daha baskındı acaba?

Çevresinde konuşanların davranışları, tavırları, başka dünyaların insanları olduklarını her haliyle belli ediyordu. Gruptan birisi konuşmaya başladığında yanındakiler samimi bir ilgiyle söyleneni anlamaya çalışıyor, yüzlerinde beliren ifadeleri, mimikleri gizleme telaşına düşmeden bazen kaş çatıyor, bazen baş sallıyor, bazen onaylıyorlardı.

Sıradan insanların sıradan sohbetleri diye geçirdi içinden.

Birden yan tarafta duran birkaç koltuk ve kanepenin varlığını keşfetti. Tam ona göreydi. Hem bacaklarını biraz dinlendirir hem de bu iki, hadi bilemedin üç yüz kişilik kalabalığı biraz daha rahat, uzaktan izleyebilirdi. İçki masasına yaklaştı. Önceden tahmin ettiği gibi alternatifler epey sınırlıydı. Otelde yeterince viski içmişti zaten. Sonunda bir kadeh beyaz şarapta karar kıldı.

Acaba içkisini şu oturma grubuna kadar getirebilirler miydi?

Bardakları dolduran delikanlı önce olmaz gibilerden başını sallamayı düşünmüş, sonra karşısında duran sakallı adama biraz daha dikkatle bakınca fikrini değiştirmişti.

“Elbette mösyö, hemen yardımcı olacağım.”

Gözüne kestirdiği koltuğa doğru ağır ağır yürüdü Kâmil. Tam oturmak üzereydi ki kendisine doğru koşar adım gelen genç kadını gördü.

“Hocam, çok merak ettim sizi, neredeydiniz? Kokteyle gelmeyeceksiniz diye endişelenmiştim.”

Otuz yaşlarında, mütevazı giyimli, kısa saçlı genç kadın yanına gelmişti bile.

Gözlerindeki sıcak sevgiyi ve saygıyı görmemek için geri zekâlı olması gerekirdi. Her şey bir yere kadar! Hiç kimse zekâmı sorgulamaya cüret etmesin, diye geçirdi içinden… Fena halde yanıltırım onları.

Bir an için duraksadı. Sürprizlere açıktı ama doğruyu söylemek gerekirse bu sürpriz bir boy büyük gelmişti Kamil’e. Önce ne yapacağını kestiremedi. Elini mi sıkmalıydı? Ne cevap verecekti? En iyisi zaman kazanmak, diye düşündü. Bunun için bahanesi de hazırdı. Ağır hareketlerle yerine oturdu. Yüzüne yorgun bir insan ifadesi vermeye çalıştı. Hafiften bir iç geçirdi, bir yandan da kadının boynunda asılı isim kartını okumaya çalışıyordu.

Yasemin …
Bilgi Üniversitesi.

Bu kadarı başlangıç için yeterliydi. Yüzünü yeniden karşısındaki genç kadına doğrulttu.

“Sen de otursana Yasemin. Biraz yorucu bir yolculuk oldu benim için. Otelde dinlenirken uyuyakalmışım, ancak gelebildim. Aslına bakarsan senin kokteyle geleceğinden de pek emin değildim.”

“Aman hocam, benim konferansa katılmamı siz önermiştiniz, unuttunuz mu? Paris’i daha önce görmediğim için iki gün önceden gelmemi tavsiye eden de sizdiniz. Buraya kadar gelmişken açılış kokteylini kaçırmak olur mu hiç? İlk günler biraz şehri tanımaya çalıştım, bir süredir de burada sizi bekliyordum. Neyse, gelebildiğinize çok memnun oldum. Siz nasılsınız?”

“Valla Yasemin, iyi sayılırım ama biraz yorgunum işte. Açıkçası şu anda kendimde buradaki kalabalıkla sohbet edecek gücü bulamıyorum.”

“Doğrusunu isterseniz o gücü ve cesareti asıl ben hiç duyamıyorum. Beri yandan da yalnızca kitaplarından tanıdığım bu kadar ünlü kişiyi bir arada görmek müthiş bir keyif. Yarın sabahki açılışı öyle sabırsızlıkla bekliyorum ki bu gece nasıl uyuyacağımı Allah bilir. Belki bir ilaç alırım, yarın konuşmaları izlerken aklım yerinde olsun istiyorum. Ahh, ne kadar mutlu olduğumu bilemezsiniz. Beni düşündüğünüz için de size ne kadar teşekkür etsem azdır.”

Tam o sırada delikanlının beyaz şarabını getirmesi iyi olmuştu. Kadehinden bir yudum alırken biraz da zaman kazanmaya, bu durumda nasıl hareket etmesi gerektiğini düşünmeye çalışıyordu.

“Sen de içecek bir şeyler almaz mıydın? Ne söyleyelim?”

“Aman hocam hiç olur mu? Müsaade edin, ben kendime içecek bir şeyler alıp hemen döneyim.”

Yeni tanıştığı genç kadını izliyordu arkasından.

Orta boyluydu, ince hatlarıyla baştan çıkarıcı bir vücuda sahipti. Bakışları ne kadar da şeffaf ve duruydu öyle! Hiç rol yapmaz mıydı bu kız? Düzgün bacaklarını boylu boyunca sarıp, diz kapaklarına kadar inen gri dar bir etek, beyaz bir bluz, siyah bir ceket giymişti. Tek aksesuarı bir çift sade küpe, tek makyajı doğal tonlarda hafif ruj…

Yürüyüşü yapmacıksız ve kendine güvenli görünüyordu. Olduğundan fazla görünmek için eklenmiş bir poz, bir eda yok gibi bir şey. Herhalde şu Mustafa’nın başkanı olduğu bölümde görevli bir asistan ya da doçentti. Ha bire hocam, hocam dediğine göre öyle olmalıydı. Ama gözlerinin içinde hocaya saygıdan bir hayli öteye koşan ışıltılar vardı.

Mehtapta yanıp sönen yakamozlar gibi.
Bir var, bir yok.
Kıpır kıpır.

Aniden aklına parlak bir fikir geldi! Ona sorular soracak, böylece Mustafa’yı, artık var olduğundan kesin emin olduğu o adamın kim olduğunu, ne türden bir adamın rolünü üstlenmek zorunda kaldığını bu kızdan öğrenecekti. Fazla konuşmazsa açık vermezdi. Önüne çıkan bu fırsat hoşuna gitmiş, keyfi biraz olsun yerine gelmişti.

Bardağından bir yudum daha aldı. O sırada Yasemin de elinde bir kadeh beyaz şarap, içi içine sığmaz heyecanlı halleriyle geri dönmüş, sessizce karşısına oturmuştu. Hay Allah, diye geçirdi içinden. En son ne zaman genç bir kadın kendisine böylesine berrak, teklifsiz, sıcak bir gülümsemeyle bakmıştı? Daha doğrusu hiç bakmış mıydı? Şu Mustafa Hoca’yı kıskanmalı mıydı yoksa?

“Eveet, söyle bakalım, yarın hangi oturumlara katılmayı düşünüyorsun?”

“Vallahi hocam, ne desem ki… Kaç gündür bunu düşünmekten başka bir şey yapamaz oldum. Birini seçsem, öbürü ne olacak? Allahtan tüm bildirileri yarın sabah dağıtıyorlar. Katılamadıklarımı da oradan takip edeceğim. Tabii panellerden bazılarını kaçıracağız ama ne yapalım. Dikkat ettiniz mi, bizden başka Türkiye’den katılan kimse yok. Böyle bir fırsatı nasıl değerlendirmezler, hiç anlamıyorum. Peki, siz kendinize nasıl bir program yaptınız?”

Cevap vermeden önce kadehinden bir yudum daha aldı. Vereceği yanıtı düşünüp, sonra konuşmaya başladı.

“Yasemin, işin doğrusu daha ne yapacağıma henüz karar veremedim. Şu günlerde aklım biraz karışık… Bir de nasıl söylesem, hiç hesapta olmayan öncelikler çıktı ortaya. Bu yüzden, farklı bir program uygulamayı düşünüyorum. Buradaki meşhur Bibliothèque Nationale de France’ı duymuşsundur. Doğrusunu istersen, yalnızca o muhteşem kütüphanede bulunan bir el yazması kitabı ne zamandır incelemek istiyordum…”

Aslında oraya bir kez daha gitmeyi gerçekten arzuluyordu Kâmil, ancak binadan içeri girmek gibi bir niyeti hiçbir zaman olmamıştı. Tek yapacağı şey eski bir anıyı tazelemekti.

Gençlik yıllarında Kâmil’i her yaz bir başka ülkeye gönderirdi babası. Bir taraftan hızlandırılmış lisan kurslarına katılırken, öbür yandan da o ülkenin şehirlerini gezip görmesini, farklı yaşam tarzlarını yerinde izlemesini isterdi. Sevecen bir baba şefkatiyle değil, ilerde emanet edeceği şirketlerin sağlam ellerde varlığını sürdüreceğinden emin olabilmek için. Ne de olsa, babasının hayatındaki tek önceliği, tek varoluş nedeni şirketleri ve onların geleceğiydi.

Bir keresinde, ilk kez kaldığı Ritz Oteli’nden çıkmış kuzeye doğru yürüyordu Kâmil. Henüz daha on sekiz yaşındaydı ve Paris’e ikinci gelişiydi. Çok sevdiği bu sokaktan, Rue de Richelieu’den, Montmartre’a doğru ilerlerken önünden sıkça geçtiği görkemli binanın önünde tek başına duran on altı – on yedi yaşlarındaki kısa saçlı delikanlı dikkatini çekmişti. Sürekli yer değiştirip, kendi kendine telaşla Fransızca kelimeler mırıldanıyordu. Sanki hocası akşam oluncaya kadar her gün yirmi yeni kelime öğreneceksin demiş de o da yetiştirememiş gibi. Telaffuzu bozuk, adımları acemi, hali tavrı seyredilmeye değerdi. Saf ve sevimliydi.

Biraz kenara çekilip uzaktan onu izlemeye başlamıştı.

Daha üzerinden bir dakika geçmeden çocuk yerinden fırlayıp, kapıdan çıkan orta yaşlı adamın elinden çantasını kaptı.

“Babacığım, bugün seni şaşırtmak için dışarıda bekledim. Merak ettin mi?”

“Ah evladım, yüreğimi hoplattın… Seni her gün tam on ikide o girişteki sütunun yanında görmeye öyle alışmışım ki… Hadi bakalım, doğru yemeğe gidelim. Ceza olarak bu akşam otelde sandviçleri sen hazırlarsın artık!”

Kâmil birden heyecanlanmıştı. O yıllarda sık sık Türk’e rastlanmazdı Paris’te.

Şu işe bak diye mırıldanmıştı, baba oğul resmen Türkçe konuşuyor on adım ötesinde! Hem onlar da kendisi gibi Montmartre Caddesi’ne doğru ilerliyordu. Baba oldukça yavaş yürüyor, arada bir durup soluklanıyor, çocuk da adımlarını sektirmeden babasına eşlik etmeye çalışıyordu. Onların el ele yürüyüşlerini seyrederken içi tuhaf bir yoksunluk duygusuyla sızlamıştı. Babası hayatında bir kere olsun elini böyle sıkıca kavramış mıydı acaba? Ona bir gün olsun “evladım” demiş miydi?

Sessizce onları takip etmişti. Caddeye geldiklerinde dikkatli adımlarla yaya geçidinden karşıya geçtiler. Oğlanın bir elinde çanta, öbürü babasının avucunun içinde, ne kadar sıcak, özgüvenli gülümsediğini, gülerken gözlerinin kaybolduğunu hiçbir zaman unutamamıştı. Baba oğul sonra da mütevazı bir lokantanın kapısından içeri girip kaybolmuşlardı.

Bir hafta sonra aynı saatte oradan geçerken binaya dikkatlice bakmıştı Kâmil. Üstünde “Bibliothèque Nationale de France” yazıyordu. Yani, Fransa Milli Kütüphanesi… Birden o çocuğu ve babasını hatırlamıştı. Çok beklemesine de gerek kalmamıştı. Bir iki dakika sonra babayla oğul yine el ele, kapıdan çıkıp ağır adımlarla kaldırımda yürümeye başlamışlardı.

Tıpkı bir hafta önce olduğu gibi…
 
 

* * *

 
 

Karşısında oturan güler yüzlü genç kadına döndü yeniden.

“Yasemin, ne yapalım biliyor musun? Caddenin aşağısında, Saint Michel Meydanı’ndaki fıskiyeli havuzun hemen arkasında bir restoran var. Adı Chez Clément. Oraya gidip baş başa sakin bir akşam yemeği yiyelim diyorum, hem biraz da sağdan soldan laflarız. Ne dersin?”

Yasemin bu ani davet karşısında heyecanlanmıştı, ürkek bir sevinçle şaşkınlık birbirine karıştı ruhunun derinliklerinde. Duygularını göstermemeye çalışarak cevap verdi.

“Hocam, siz nasıl uygun görürseniz öyle yapalım… Hem Paris’i benden çok daha iyi biliyorsunuz. Eğer kendinizi yorgun hissetmiyorsanız, neden olmasın?”

“Merak etme,” dedi içten bir gülümsemeyle. “Son birkaç saattir kendimi hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.”
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Barış Savaş Tutar 25 Haziran 2020 at 12:00

    Ekranı yukarı kaydırırken “devam edecek” yazısını görmek istemeden okudum.
    Bence harika!
    Yüreğinize sağlık!

    • Cevapla Hasan Saraç 25 Haziran 2020 at 12:56

      Yarı fantastik, zekice kurgulanmış yorumunuz için de ben size teşekkür ederim.
       
      Böyle düşündüğünüze de sevindim. Oyunumuz devam ediyor, ben de yavaş yavaş ipuçlarını da ekliyorum satır aralarına. Sonucu tahmin etmek zor olsun diye o ipuçlarını elimden geldiğince gizlemeye çalışıyorum bir yandan da.
       
      Eğer fırsat bulur da sonuna kadar okursanız Çapraz Oyun’u ve sonrasında geri dönüp yeniden gözden geçirirseniz yazdıklarımı, o ipuçlarının pek çoğunu bulacağınıza eminim.
       
      “İyi kitaplar bütün sırlarını bir çırpıda ele vermez” demişti büyük gerilim ustası Stephen King.
       
      Benzer şekilde, pek çok yazarın romanlarında otobiyografik unsurlar olur. Belki biraz da yazarken eğlenmek için yaparlar bu hınzırlıkları. Örneğin 1 Ocak 2020 günü yine bu sitede yayınlanan “Bir Delikanlının Gözüyle Paris Müzeleri” adlı otobiyografik öyküme göz atanlar bu bölümde geçen bir olayın izini göreceklerdir kolayca 🙂
       
      En iyi dileklerimle, sağlıcakla kalın…
       
      HS

    Cevap Yaz