Roman

Çapraz Oyun | Bölüm 5

29 Haziran 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 1
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 2
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 3
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 4
 
 

“Dilediğimiz hayali seçebildiğimiz için şanslıyız. Zamanda geriye dönebilir, bulunduğumuz anda kalabilir, ya da ileriye gidebiliriz.”

– Linda van Bers

 
Psikoloji profesörü Mustafa Yılmaz iki günlük bir konferansa katılmak üzere Paris’e gitmektedir. Köln’e giden uçağın ekonomi sınıfında yolculuğa çıkar, uyandığında ise kendisini (başka bir bedenle) Paris’e inen uçağın Business Class koltuğundan otururken bulur.

Aynı gün, Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin gizemli patronu Kâmil Bey de uçakla seyahat etmektedir. Kâmil Bey de tıpkı Mustafa Hoca gibi büyük bir sürprizle karşılaşır… Farklı bir beden içinde uyanmıştır ve içinde bulunduğu uçak da Paris’e değil Köln Havaalanına inmiştir biraz önce!

Esas itibariyle kimlik kaybını irdeleyen psikolojik bir roman Çapraz Oyun.

Rüyaların ne anlama geldiğini araştıran psikologlar cüzdan, çanta gibi günlük hayatta bağımlı olduğumuz cisimlerin kimliğimizi temsil ettiğini vurgularlar. İşte iki roman kahramanımızın başına gelenler… Yanlarından hiç ayırmadıkları biricik çantaları dışarıdan aynı gibi görünse de içini açtıklarından farklı olduklarını keşfederler.

Yalnızca bedenlerini değil kimliklerini de kaybetmişlerdir…

Ağır bir travma yaşayan Kâmil Bey başına gelen bu belanın sorumluluğunu önceleri başkalarına havale etmeyi düşünse de henüz kaybetmediği mücadele gücü sayesinde sorunların üstüne gitmeye karar verir.

Peki, Kâmil Bey gibi bir iş adamı kimliği taşımayan ve tüm hayatını tek başına geçirmeye mahkûm olmuş yetim bir akademisyen nasıl tepki verecek acaba bu beklenmedik gelişmeye?
 
 

5. BÖLÜM

 
 

Sıra Dışı Bir Pazarlık

Mustafa, Kâmil Bey adına önceden rezerve edilen odaya çıktığında kendini şık mobilyalarla döşenmiş lüks bir süitte bulur. Ne bekliyordu ki! Ne de olsa eski alışkanlıklarını unutması o kadar kolay olmayacaktı. Oysa hayatı ansızın kolaylaşmıştı. Ne koltuk değnekleri ile uğraşmak zorundaydı, ne başka bir şey. İki el, iki kol ve iki sağlam bacak onun emrini bekliyordu. Ne muhteşem bir ayrıcalık!

Önce küçük valizi açtı. İçinden bir kaşmir ceket, bir Calvin Klein haki pantolon, iki Hugo Boss gömlek, iki kravat, iki set iç çamaşırı ve bir de tıraş çantası çıkmıştı. Anlaşılan pijama kullanmıyor, diye düşündü. Neden olmasın?

Acelesi vardı. Hemen çantayı da açtı. İçinde iki cep telefonu, bir de küçük notebook bilgisayar… Şifrelerini bilmedikçe ne işe yarardı ki? Özenle hazırlanmış şık bir dosya ilişti gözüne. İlk sayfa günün programıydı.

Saat beşte toplantı…
Görüşeceği adamın adı da Jürgen Schneider.

Schneider ha?
Soyadlarına baksan bu memlekette ne çok fırıncı ne çok terzi ne çok ayakkabıcı vardı. Ama bizim Jürgen pek terzilik yapmıyordu anlaşılan.

Raporda yazıldığı kadarıyla görüşme talebi kendisinden gelmişti, daha önce de hiç karşılaşmamışlardı. Demek ki iş adamı Kâmil’in kafasında, içeriğini psikolog Mustafa’nın hiç bilmediği özel bir niyet, bir hedef, bir model vardı. Belki öteki sayfalarda bu sorunun cevabını bulabilirim diye düşünüp okumayı sürdürdü.

İlk bölüm ziyaret edeceği firmaya ait bilgileri içeriyordu.

Avrupa çapında beş bin çalışan. Neredeyse Almanya’nın her şehrinde, kasabasında bir ofis veya bir acentelik, birlikte iş yaptığı yüzlerce otel, İspanya kıyılarında sahip oldukları bir otel zinciri, Uzak Doğu otel zincirleri ile yönetim anlaşmaları, Seyşel Adalaranda iki adet beş yıldızlı butik otel, Lufthansa ve diğer havayolu şirketleri ile özel anlaşmalar…

Rapordan anladığı kadarıyla eskiden firmanın turizm gelirlerinde Avrupa içinde Türkiye’nin pazar payı yüzde üç ila yüzde beş arasında değişiyormuş. Ancak son üç yıldan beri de İspanya’dan sonra en çok Türkiye destinasyonunda başarılı olmaya başlamışlar. Raporun eklerinden birinde müşterilerinin tercih ettiği bölgeler olarak Marmaris, Kemer, Aksu, Belek, Manavgat, Alanya listelenmişti. Anlaşılan Alman turistler Bodrum’daki gürültücü İngiliz kalabalığı ile iç içe olmaktan pek hoşlanmıyordu. Ya da Bodrum bölgesindeki çoğunluğu üç, hadi bilemedin dört yıldızlı otellerden oluşan konaklama tesisleri Almanlara pek ilginç gelmiyordu.

Son yıllarda güney sahillerinde uygulanmaya başlanan “her şey dâhil” sistemi de Almanların epey hoşuna gitmiş olmalıydı. Neden olmasın ki? Her köşede bedava bir bira standı… İç içebildiğin kadar…

Takip eden sayfalarda da Yalçın Holding’e ait İstanbul, Kemer, Antalya, Belek bölgelerindeki otellerin yatak kapasiteleri, doluluk oranları ile Rus ve Kazak firmaların otelleri satın almak için teklif ettikleri fiyatlar listelenmişti. Rus müşterilere Avrupa’dan gelenlerin üstünde oda fiyatları verildiği de raporda belirtilmişti.

Holding danışmanlarının hazırlamış olduğu önerilerde bazı ülkelerdeki otel zincirlerinin, uluslararası seyahat acenteleri ile yaptıkları ortaklık anlaşmalarıyla nasıl kendi alanlarında güçlendiklerini anlatan bir özet gözüne çarptı. Bir başka analizde ise son iki yıl içinde, bugün görüşeceği Alman firmasına benzer yapıda biri Fransız diğeri İngiliz iki AB şirketinin Türkiye’de yatırımlar yaptığı, bazı otellerle ortaklık anlaşmaları imzaladığı belirtilmiş, bu tür ticari birlikteliklerin avantajları vurgulanmıştı. Hepsi bu.

Danışmanların özel raporunu saymazsak, görüşmede izlenecek stratejiye ya da neler hedeflendiğine, neler konuşulacağına dair en ufak bir ipucu yoktu. Garip bir kuş gibi ortada kalmıştı yine.

Kafasını biraz dağıtırsa sonrasında daha iyi toparlayabileceğini biliyordu.

Tecrübeyle sabitti bu. Evde olsaydı daha önce hiç tanışmadığı biriyle internette üç beş el satranç oynardı, olup biterdi. En iyisi bir duş almak diye düşündü. Duşun altında özgürce hareket etmek, suyun sıcaklığını dilediği gibi tek el hareketiyle değiştirmek, bacaklarını istediği gibi kullanmak…

Aslında eski halinden şikâyetçi olmamayı çoktan öğrenmişti. Bir ömür boyu hasarlı vücuduyla aralarında kişiye özel bir denge kurmuş, ortak bir yaşam tarzı geliştirmişlerdi. Ama yıllardır rüyalarını süsleyen bu hayal şimdi gerçek olmuş gibiydi işte. Bu hayal dünyasından çıkıncaya kadar keyfini çıkar, dedi içindeki ses. Takma kafana. Her şey olacağına varır.

Piyasalarda “ânı yaşa” kitapları hiç yoktan peynir ekmek gibi satmıyordu elbet. Ânı yaşa… Geçmişe ve geleceğe takılıp durursan, yaşadığın ânın güzelliklerini nasıl hissedeceksin? Bir saniye sonra geçmişte kalacak olan “anları” sana kim geri getirecek? Hangi güç? Hangi servet?

Birden Yasemin’i hatırladı.

Paris’e varmış mıydı acaba? Başından geçenleri ne zaman anlatacaktı ona? Daha doğrusu hiç anlatabilecek miydi? Öyle ya, ona karşı neler hissettiğini bir türlü dile getirememişti geçmişte. Yoksa cesaret mi edememişti? Birden kalbinin sıkıştığını hissetti.

Ahhh…

Bu konferansta onunla birlikte olmayı ne çok arzu etmişti… Sıradan bir şey söylermiş gibi, “Sen de bu toplantıya katılmalısın” derken heyecanını belli etmemek için kim bilir kaç kez ayna karşısında prova yapmıştı. Eğer Paris’e o da gelecek olursa belki de bir akşam birlikte yemek bile yiyebilirlerdi. Neden olmasın ki?İstanbul’da böyle bir davete uygun bir kılıf, makul bir bahane uyduramıyordu bir türlü. Paris’te, dünyaca ünlü âşıklar şehrinde her şey çok daha kolay olabilirdi.

Offfffff…

Şu Jürgen’le yapacağı toplantı bile Yasemin’e buluşma teklif etmekten çok daha kolay görünüyordu gözüne. Aslında bu kesindi. İş üniversitedeki ofisinde yaptığı akademik tartışmalara, katıldığı toplantılara ya da meslektaşlarıyla sürdürdüğü ilişkilere geldiğinde çok daha güvenli, çok daha ne yaptığını bilen bir adam oluyordu. Neden böyleydi acaba? Neden o cesur yüreği, tıkır tıkır çalışan beyni, meslektaşlarına kök söktüren özgüveni iş Yasemin’e gelince topluca grev kararı alıp onu uluorta tek başına bırakıp sıvışıyorlardı?

İşbirlikçiler.
Ödlekler.
Köstebek yuvası solucanları…

Ilık su vücudundan akıp giderken, yüzünü yavaşça yukarı kaldırdı.

Artık sakalı da yoktu. Su damlaları yanaklarında, çenesinde, dudaklarında zıplıyor, ona hiç bilmediği yeni hazlar yaşatıyordu. En son ne zaman sakalsızdım diye düşündü. Her halde on sekiz yaşlarında olmalıydı. Sakalları onun çelimsiz vücuduyla güçlü kişiliği arasında bir denge unsuruydu sanki. Hayli yüksek iki bina arasında yürüyen ip cambazlarının kullandığı o uzun sırıklar gibi bir şey…

Yavaşça kendini toparladı. Düşünmeye çalıştı. Kâmil’in kendisi burada, onun yerinde olsaydı, bu toplantıda nasıl davranırdı acaba? Esas amacı, ulaşmak istediği hedef, elde etmek isteyebileceği sonuç ne olabilirdi? Koca holdingin patronu herhalde otellerinin oda fiyatlarını konuşmak için gelmemişti buraya. Peki, Rus ve Kazak firmalarının otellere biçtiği fiyatlar niye o dosyada listelenmişti? Anlaşılan başka alıcılar da otellerinin peşindeydi. Peki, Kâmil neden bu işe bakan yöneticilerinden birini yollamamıştı görüşmeye? Koca patron bunca yolu tepip, yarım saat görüşmek için adamın ayağına gittiğine göre kafasında farklı bir şeyler olmalı diye düşündü.

Mustafa’nın ilgi alanı işletmecilik, ya da yöneticilik olmamıştı hiçbir zaman. Öte yandan, psikoloji kaçınılmaz olarak her alana nüfuz eden bir bilim dalı olduğundan bu tür konularda da pek çok kitap okumuştu merakından. Okuduğu hiçbir “liderlik sanatı” ya da “pazarlık stratejileri” kitabı ilk adımı patronun atması gerektiğine dair bir tavsiyede bulunmuyordu. Önce durumu etraflıca koklaması için yöneticilerini savaş alanına ya da çatışma hattına göndermesi gerekmez miydi? Böylece bir şeyler ters gittiğinde suçu onların üstüne atıp karşı tarafla pazarlığı yeniden başlatabilirdi. Gerektiğinde geri adım atabilir, hatta karşı tarafı razı edebilmek için kendi yöneticilerini tümüyle devre dışı bırakabilirdi.

Duşun tadını yeterince çıkardıktan sonra yumuşacık bornozunu giyip banyodan çıktı. Biraz daha düşünmeye ihtiyacı vardı. Yorganı kaldırıp içine girdi. Bir an için uyuyakalacakmış gibi oldu. Ya fark etmeden uyur da randevusunu kaçırırsa? Bugün yaşadığı fantastik açılıma bir de yakışıksız kara mizah eklemenin âlemi yoktu.

Gözlerini dört açtı yattığı yerde ve düşünmeye devam etti.

Hiç tanımadığı, kime ne zaman nasıl davranacağını kestiremediği, öncelikleri ve tercihleri hakkında en ufak bir fikrinin dahi olmadığı bir adamın zihninden neler geçtiğini tahmin etmeye çalışıp, ona göre harekete etmeye kalkarsa açık vereceği, göz göre göre duvara toslayacağı kesindi. Böyle yapmaya cüret ederse, kendilerine bol gelen elbiselerle kendilerine ait olmayan bir kimliğe bürünen daha doğrusu “mış” gibi yapmaya çalışan zavallılar sürüsüne katılmış olurdu. O zaman da davranışları sırıtıp kalırdı. Tıpkı, deneyimli bir gözlemcinin kendisini dev aynasında gören yeteneksizleri sahte bakışlarından; ikircikli mimiklerinden, kişiliksiz davranışlarından iki dakikada çözümlediği gibi…

Mustafa kararını vermişti. Madem ki bir oyun bu, işte sana oyunun kralı!

Kendi oyun planını belirleyip, şartlara göre şekillendireceği esnek bir üslupla içinden geldiği gibi davranacaktı bugün. Kâmil Almanca biliyor muydu? Bilse bile bu adamla Almanca konuşmazdı diye düşündü. Yabancı ülke başkanları resmi toplantılarda bilseler bile karşılarındakinin ana dilinden konuşmuyorlardı ya.

O hesap işte…
Herhalde bir bildikleri vardı…

Mustafa, yıllarca yatılı okuduğu Darüşşafaka Lisesi’nde ikinci dil olarak Almanca’yı yeterince öğrenmiş; Goethe, Schopenhauer, Freud ya da Jung gibi düşünürlerin Almanca yazdığı eserleri orijinal metinlerinden okumayı kafaya koyduğunda da işi bayağı ilerletmişti. Akademik ortamlarda karşılaştığı Alman, Avusturyalı, İsviçreli meslektaşıyla her fırsatta pratik yapmaya gayret ettiğinden telaffuzu da fena sayılmazdı. Kararını verdi. Şu hiç tanımadığı adamla Almanca konuşacaktı.

İlk hamlede rakibini şaşırtmak da iyi bir stratejidir. Bir satranç açılışları kitabında öyle yazıyordu!

Sıra ne giyeceğine gelmişti. Adam uçağa bile takım elbiseyle biniyorsa, herhalde başkanların başkanı ünlü Jürgen efendiyle görüşmeye de öyle giderdi. O halde Mustafa tam tersini yapacaktı. Her Amerika’ya gidişinde kendine birkaç duble paçalı Dockers pantolon alır, yıllarca derslerinde onları giyerdi. Hele iyi bir outlet yakalamışsa, ikisi 50 dolar… Son yıllarda İstanbul’u şenlendiren alışveriş merkezlerindeki havalı mağazalardan aynı pantolonları üç dört misli fiyata almak Mustafa’ya anlamsız geliyordu açıkçası. Bu kez zaten tek bir alternatif vardı. Calvin Klein marka haki pantolon… Bay Kâmil Yalçın yanında sürekli çifter çifter yedek kravatla dolaştığına göre, bugün inadına kravat da takmayacaktı.

Sıra çantaya gelmişti. O siyah deri çantayı Roberto’dan aldığından beri yanından hiç ayırmamıştı Mustafa. Hoş şu anda otel odasında duran kendi çantası değildi ama belli ki Kâmil de siyah deri çantasını aynı yerden, Roberto’nun dükkânından almıştı. Kendisini iyice şaşırtmaya karar verdi. Elleri cebinde, yanına hiçbir şey almadan gidecekti toplantıya. Kendisini ne kadar rahat ne kadar gamsız ne kadar boş vermiş hissederse, karşısındakinde o kadar özgüvenli bir izlenim bırakacağını söylüyordu iç sesi.

Otelden çıkmadan önce de kendisini biraz şımartmaya karar verdi. Duştan çıktığından beri kendisine göz kırpıp duran mini barı açtı ve raftan çekip çıkardığı saf portakal suyunu tek dikişte bitirdi. Portakalın lifleri dilinden boğazına doğru kayarken müthiş bir haz duydu. Saf portakal suyuna olan tutkusunun nedeni belki de yetimler yurdunda geçirdiği yıllar boyunca, neredeyse on sekiz yaşına kadar, böyle bir lezzeti tadamamış olmasıydı. Kim bilir?

Aynaya baktı. Oradan kendisini seyreden yabancıya muzipçe göz kırptı, “hayal dünyasından” getirttiği Panama şapkasının kenarlarını eliyle düzeltti, kadim dostu gri yağmurluğunun yakasını kaldırdı ve kendinden emin sert adımlarla odadan çıktı. Keşke adım da Mayk olsaymış diye de söylendi çıkarken. Öyle olsaydı dedektiflik bürosunda her daim kendisini bekleyen baygın bakışlı sarışın sekretere de göz kırpabilirdi çapkınca…

Saat tam dört otuzda takım elbiseli şoför otelin kapısından içeri girip etrafına bakınmaya başlamıştı bile.

Uzun bir süre lobide oturanları gözleriyle taradıktan sonra resepsiyona yöneldi. Belli ki onu spor kıyafeti ve kravatsız haliyle orada otururken görmemişti. Odasına telefon edip aracın hazır olduğunu falan söyleyecekti. İşte sana seçici algılama… Ya da algılayamama!

İçinde bulunduğu bu tuhaf durumdan bir gün kurtulabilirse, yeri geldiğinde derslerinde bu örneği kullanmayı düşündü. Belli bir prototipi ve o prototipin tipik simgelerini gereğinden fazla önemsemek, hatta yüceltmek, aynı görüntüye sahip olmayan kadınlara/erkeklere, ırklara ve toplumlara karşı önyargılara neden olabiliyordu… Hâl böyle olunca da bu insanları tümüyle görmezden geliyordunuz, önyargılarınız zihninizi ve yüreğinizi köreltiyordu onlara karşı. Tıpkı Exupery’nin Küçük Prens’inin başına gelenler gibi… Ya da Jung’un öğretilerinde öne çıkan arketipler gibi…

Yerinden kalkıp kapıya doğru yürürken, bu kez kendisini fark eden sürücünün gözlerindeki belli belirsiz şaşkın ifadeyi de alıp cebine koydu. Anlaşılan odasında kurguladığı stratejinin işe yarama olasılığı yüksekti. Bu durum hoşuna gitmişti.

Sürücüyle yol boyunca hiç konuşmadılar. Şirket merkezine kısa zamanda gelmişlerdi. Daha doğrusu onlar durmuştu, Köln sokakları yanlarından geçip gitmişti. Geniş kasa lüks Mercedes modellerinden birinin arka koltuğunda oturuyorsan hep aynı şey işte… Ah Mercedes ah…

Aslında yirminci yüzyılın başlarında Viyana’da yaşayan genç bir kızdı Mercedes. Zengin bir diplomat babanın kızı… Diplomatlığı bırakmış, bir Alman firmasının ürettiği otomobilleri Avusturya’da pazarlıyordu babası. Bir keresinde Alman firmasından kendileri için özel bir araba tasarlamalarını istemişti Emil Jellinek. Markanın adını da “Mercedes” koymuşlardı, yani küçük kızı Mercedes Jellinek’in adını…
 
 

* * *

 
 

Saat beş olduğunda başkanın odasındaydı Mustafa.

Ringe ilk çıktıklarında birbirlerini tartan iki rakip boksör gibi göz göze geldiler bir an. Kuvvetli bir tokalaşma, sıcak ve ölçülü bir gülümseme, kanda dolaşan adrenalinin tetiklediği endorfin ile bir ölçüde rahatlayan bedenler.

Jürgen konuğunu önce toplantı masasına doğru yönlendirecekti ki aniden akılcı bir kararla vazgeçmişti bundan. Elleri cebinde sokakta yürüyüşe çıkarmış gibi odasına giren, daha önce hiç görmediği bir adamla uzun bir masanın iki yakasında karşı karşıya oturmanın anlamsızlığını sezinlemiş olmalıydı. Oturma grubuna doğru istikamet değiştirdiler. Mustafa, zarif giyimli narin sekreterden bir sütlü kahve rica edip keyifle arkasına yaslandı.

İşte maç başlıyordu!

Jürgen, kırk beş yaşlarında, uzunca boylu, sapsarı kıvırcık saçlı, hafiften kabarmaya başlayan göbeğine rağmen sportmen yapılı, zeki bakışlı bir adamdı. Geniş alnı, bakımlı cildi, hafif aralık duran ince dudaklarıyla rahat ve kendinden emin bir duruş sergiliyordu. İyi bir eğitim almış, bu işte uzun yıllar çalışmış ve tüm rakiplerini eleyip bu koltuğa oturmuş olduğuna göre genellikle doğru kararlar almayı becermiş bir yönetici olduğu açıktı.

Yapmacıksız bir gülümsemeyle söze başladı Jürgen.

“Sayın Mr. Yalçın, öncelikle firmamıza gösterdiğiniz ilgi ve şirketimizle bugüne kadar sürdürdüğünüz olumlu işbirliğinizden dolayı kendimi çok şanslı addediyorum. Benimle görüşmek için buraya kadar zahmet edip gelmenizden dolayı da kendim ve şirketim adına teşekkür ederim. Sizin için ne yapabilirim?”

Almanların İngilizce konuşurken “this” yerine “ziss” demeleri genelde normal karşılanır. Kendi halinde bir telaffuz sorunu işte. Oysa Jürgen bu yaygın falsolardan uzak, son derece zarif bir İngiliz aksanıyla konuşuyordu. Yüzündeki tebessüm de özgüveninin bir uzantısı olarak dudaklarında asılı duruyordu. Mustafa yeni oyuncaklarına, yani sağlam bacaklarına keyifle baktı, onları üst üste attı, hafifçe öne eğildi ve ilk açılış hamlesini yaptı.

Elbette Kâmil Bey adına oynuyordu bu oyunu. Her kimse şu Kâmil…

“Ah, Herr Schneider… Öncelikle acil görüşme talebime olumlu yanıt verip, beni bir hafta içinde kabul ettiğiniz için ben de size çok teşekkür ederim. Sizden ne istediğime gelince… Sayın Schneider, siz de biliyorsunuz ki sıradan bir talepte bulunacak olsam şirket müdürlerimden birini gönderirdim. Öyle değil mi?”

Karşısında oturan yakışıklı başkanın reflekslerini ne kadar iyi kontrol etmeye çalışsa da bir an için gözlerinde oluşan şaşkınlık ifadesi Mustafa’yı mutlu etmeye yetmişti.

Alman yöneticiler kendileriyle kuzey Almanya aksanıyla konuşan yabancı ziyaretçilere daha çok saygı gösterirlerdi. Tıpkı resmi televizyon kanallarında kullanılan Alman aksanı gibi… Mustafa bu inceliği iş hayatındaki empati temelli davranışları inceleyen bir kitaptan öğrenmişti yıllar önce.

“Herr Kâmil, beni şaşırttınız doğrusu. Sizin gençlik yıllarınızda iyi bir Almanca eğitimi aldığınızı biliyorduk ama açıkçası benimle İngilizce konuşacağınızı varsaymıştım. O yüzden ben de söze öyle girdim.”

Başkan hemen Almanca konuşma moduna geçivermişti. O sırada da ev ödevini en iyisinden yaptığını göstermek isterken bir de küçük açık vermiş, bu ziyarete aslında ne kadar önem verdiğini ifşa etmişti. Birileri hangi dilleri konuştuğu bile başkana rapor etmiş, o da oturup bütün yazılanları okumuştu işte. Bundan iyi ipucu mu olurdu?

Beklenmeyen açılış hamlesiyle bir adım öne geçmişti Mustafa. Böylece de boş vakitlerinde sırf meraktan okuduğu “tartışma psikolojisi” kitaplarının pratikteki yararını görmüş oluyordu. Bu tür “gereksiz” bilgilerin ne zaman işe yarayacağını kim bilebilirdi ki?

“Herr Schneider, işinde çok başarılı, değerli bir yönetici olduğunuzu biliyorum. Ayrıca son yıllarda Türk firmalarının Alman pazarında elde ettiği başarıları da yakından izlediğinize eminim. O bakımdan sınırlı vaktimizi en iyi şekilde değerlendirebilmek için daha çok geleceğe odaklı konuşacağım. Öyle inanıyorum ki ne kadar açık ve şeffaf olursak birbirimize olan güvenimizi o kadar pekiştirebilir, o kadar hızlı yol alırız. Ne dersiniz?”

Jürgen gülümsüyordu oturduğu rahat koltukta.

“Tüm kalbimle katılıyorum, Herr Yalçın. Sizi dinliyorum.”

“Bakın Herr Schneider. Sayısını bilmediğim kadar şirketi tek başıma yönetiyorum. Normalde gündelik kararlarda kendi yöneticilerimi serbest bırakırım. Esas itibariyle de elimden geldiği kadar on, yirmi yıl sonrasını düşünmeye çalışırım. Son yıllarda Türkiye çok önemli bir eşikten geçiyor. Eskiden dünya ülkeleriyle ticari ilişkilerimiz olması gerekenin çok altında seyrediyordu. Ancak önümüzdeki yıllarda domino taşlarının tersten yıkılacağını görmek için de kâhin olmaya gerek yok. Dünya yeniden şekilleniyor ve biz Türkler çok önemli bir güç kaynağının üstünde oturduğumuzu yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz.”

Başkanın istem dışı kalkan sol kaşı, o çok kontrollü yüz ifadesini biraz değiştirmişti. Mustafa görmezden gelip konuşmasına devam etti.

“İşin ironik tarafı, bu önemli gelişmeyi bizden önce yabancı ülke liderlerinin ve yatırımcıların görebilmiş olması. En nihayet biz de kış uykumuzdan biraz uyandık, şu sıralar hafiften gerinmekle meşgulüz. Ben de şirketlerimi yeniden şekillenen senaryolara göre hazırlıyorum. Pek çok sektörde Avrupa’daki en büyük rakiplerimizle ortaklıklar yaptığımızı, bunu başaramadığımız zamanlar yurt dışına yönelip gerek AB ülkelerinde, gerek komşu ülkelerde firmalar satın aldığımızı da herhalde fark etmişsinizdir. Eskiden turizm ülkemiz için böylesine önemli bir iş alanı, potansiyeli yüksek bir sektör değildi. Artık şartlar değişti. Ülkeye gelen yabancı turist sayısı ve elde edilen toplam gelir olarak baktığımızda dünyanın ilk on sıralamasında sağlam bir yer elde ettik sayılır. Biz de Holding olarak son yıllarda turizm sektörüne yönelik çok önemli yatırımlar yaptık. Hem güney kıyılarımızda hem de artık önemli bir markaya dönüşen İstanbul’da büyük otellerimiz var. Yakın gelecekteki olumlu beklentileri görenler çok. Bizim turizm yatırımlarına özellikle Rusça konuşan ülkelerdeki dostlarımızdan çok büyük ilgi var. Son yıllarda artan petrol ve doğal gaz gelirleri sayesinde, ne yapacaklarını bilemedikleri paralarını çantalarına koymuşlar etrafımızda dolanıyorlar.”

Mustafa hiç eğip bükmeden görüşlerini anlatırken Jürgen’in ilgisinin katlandığını rahatça görebiliyordu. Tempoyu bozmadan konuşmaya devam etti.

“Bildiğiniz gibi özellikle güney sahillerimizde Avrupalı turistlere verdiğimiz oda fiyatlarının yüzde on, hatta on beş fazlasını bile versek otellerimiz Ruslar’la, Ukraynalılar’la dolup taşıyor. Demek istediğim, kuzey komşularımız bu otelleri satın aldığı gün odalarını yüzde yüz dolduracaklarını ve çok iyi para kazanacaklarını biliyor. Öyle olunca da sizi bile şaşırtacak fiyatlarla bizim otellerimizi satın almaya, en azından turizm şirketimize ortak olmaya çalıştıklarını söylesem eminim abartmadığımı kabul edersiniz. Şimdi, iş tam da burada düğümleniyor.”

Mustafa soluklandı. Jürgen dikkat kesilmişti.

“Yöneticilerim bu ortaklıklardan çok kârlı çıkacağımı söylüyorlar. Belki haklılar, öte yandan, bu satışlar gerçekleşirse onlar da yönetim kurullarında en az yüzde elli daha yüksek ücretler alacaklarını hesaplıyor olabilirler elbette. Yani kimsenin beni, şirketin uzun vadeli menfaatlerini düşündüğü falan yok. Ben ise şu anda taze para peşinde değilim. Bu kadar gelecek vaat eden bir sektörden neden çıkayım?

Uzun vadeye gelince… Onu kimse tam olarak bilemez ama beş, hadi bilemediniz on yıl sonra sadece Rus pazarına hitap eden otellerin bana bir yararı olmayabilir. Ben dengeyi severim. Aynı zamanda yurt dışına açılma adımlarımı atmaya da devam etmek istiyorum. Şimdi… Bakın ben yalnız geldim, zira bu işleri fazla ortaya dökmeyi sevmiyorum. Benim yönetim tarzımı incelediğinize göre bunu da biliyorsunuzdur.”

Karşısında oturan adamın onaylar şekilde başını salladığını görünce sözlerine kaldığı yerden devam etti Mustafa Hoca.

“Size önerim şudur: Yönetim kurulunuza gidip bu konuyu tartışın. Ben para istemiyorum. Siz gelin benim turizm şirketlerimin hisselerinin yüzde ellisini alın, ben de buna karşılık sizin şirketinizin yüzde on hissesini alayım. Ortaya kapatılması gereken bir değer farkı çıkarsa onu da bir şekilde aramızda hallederiz, olur biter. O zaman siz bizim otellerimizin yönetimine ortak olduğunuz gibi, yeni pazarlara bizim üstümüzden açılabilirsiniz. Hem de çok iyi bir çalışma ortamında kendini yetiştiren genç yöneticilerimiz, diğer ülkelerde ihtiyacınız olan yönetim kadrolarını oluşturmak için size taze bir insan kaynağı oluşturur…”

Mustafa bir ara vermenin zamanı geldi, diye düşündü. Daha fazla ileri gitmeden ilk reaksiyonu almak istiyordu. Birden odaya bir sessizlik çöktü. Mustafa tam da bunu öngörmüştü. Karşısında oturan adama ne düşündüğünü sorsa, meraklı durumuna düşecekti. Sessizliğini korursa karşısındakini mecburen konuşmaya zorlamış olacaktı. Önünde duran kahve fincanına uzandı. Bir yudum alıp rakibinin cevabını beklemeye başladı.

Göz göze geldiler. Mustafa gülümsedi. Ne olursa olsun, bir kelime daha çıkmayacaktı ağzından.

Elbette Jürgen de içinde bulunduğu durumun farkındaydı. Sessizliği bozmak zorunda bırakıldığını da anlamıştı. Kendisiyle oyun oynamaya kalkan bu Türk’ten hoşlansın mı, yoksa sinirlensin mi karar veremiyordu. Bugüne kadar hiç kimse eli cebinde odasına gelip, sakin bir sesle, ‘Biraz daha sütlü kahve lütfen’ edasıyla, ‘Hisselerinizin bir bölümünü bana verin’ dememişti.

Zaten bu konular onu aşardı. Şirketin yarısından fazlasına Alman bankaları, sigorta şirketleri ve emeklilik fonları sahipti. Hisselerin bir kısmı Lufthansa’nın elindeydi, gerisi de borsada dünya üzerinde elden ele dolaşıyordu. Böylesine hassas bir konuya kendi başına el atmaya kalksa yedi kişilik yönetim kurulu anında ipini çekerdi Jurgen’in. O da misafirini taklit etmeye karar verdi. Bir yudum kahve içip başını tekrar yukarı kaldırdı. Karşısında Kâmil Yalçın giysileriyle oturan Mustafa, gözlerinde muzip bir gülümsemeyle ona bakmaya devam ediyordu.

Jürgen, acaba o da benim gibi satranca meraklı mı diye geçirdi içinden. Ona boş bir hamle yapmayı tercih edecekti.

“Herr Yalçın, bu kadar açık sözlü olmanızdan ve düşüncelerinizi benimle bu kadar rahat paylaşmanızdan çok etkilendim. Takdir edersiniz ki bu tür durumlarla çok sık karşılaşmıyorum. Size asistanımın da bildirdiği üzere bu gece Uzak Doğu’ya uçacağım. Sırf sizi daha çok bekletmemek için bugüne koydurmuştum görüşmemizi. Öyle olmasa bu akşam sizi güzel kentimizde bir akşam yemeğine davet etmeyi çok isterdim.”

Jürgen, yapılan teklife duyduğu ilgiyi misafirine hafiften hissettirmiş, aynı zamanda da düşüncelerini gereğinden fazla ortaya dökmeden kendisine gelen sırayı bir boş hamleyle savuşturmuştu. Birbirine saygı duyan iki satranç oyuncusu böyle durumlarda ne yaparsa o da öyle davranmıştı. Konumunu tehlikeye atmamış, açık vermemiş, hatta pozisyonunu kuvvetlendirmiş, bu arada da hamle sırasını başından savmıştı. Şimdi düşünme sırası rakibindeydi. Kendinden hoşnut, arkasına yaslandı. Artık sessiz kalabilirdi Jürgen.

Mustafa da kahvesinden bir yudum daha aldı. İlginç bir deney yaşadığı tartışılmazdı. Akademik ortamlarda böyle etkin deneyler yapacak bir fırsatı hiçbir zaman bulamıyordu. Bu açıdan bakarsa besbelli çok şanslı bir günündeydi.

Kâmil Bey kendisi burada olsaydı ne derdi, nasıl davranırdı orası bilinmez ama Mustafa Hoca’nın hiç tanımadığı bir iş adamının başını derde sokmak istemediği kesindi.

Netice itibariyle onun adına ortaya bir teklif atmıştı. İsterse sonra vazgeçme hakkı da hâlâ şirket sahibinin elinde duruyordu. Hem böylece güçlü bir cüret gösterisinde bulunmuş, belki de normalde elde edilemeyecek bir sonuç için bir kapı aralamıştı. Jürgen’in boş hamlesini yaparken gösterdiği kıvraklıktan da etkilenmişti. Hani şu İngilizler’in çok sevdiği “snooker” oyununda zor durumda kalanların kullandığı “kayıpsız atış” taktiği tarzında bir hamleydi bu.

Adam bu pozisyona gelmeyi gerçekten hak etmiş, diye geçirdi içinden. Zaten sırf patronun çantasını herkesten önce öne fırlayıp taşıdığı için genel müdür olabilmek, kurumsallaşmayı becerememiş aile şirketlerinde oluyordu daha çok. Böylesine güçlü, çok ortaklı, oturmuş kurumların başkan atamalarında dramatik yanlışlıklara çok nadir rastlanırdı. Yönetim kurulu yedi kişi olunca birinin görmediği eksikliği öteki fark edecek, alınan kararlarda kişisel duygular rol oynamayacaktı.

Sıra tekrar Mustafa’ya gelmişti. Boş hamleye boş hamleyle karşılık vermek uygun bir seçenek olmayacaktı. Zira bu durumda rakibinin canı isterse o da başka bir boş hamleyle oyuna devam eder ve kendisini beraberliğe zorlayabilirdi. Oysa buraya kadar gelip oyunu başlatan da kendisiydi. Başlamadan berabere bitecek bir oyun için Kâmil’in boş vakti var mıydı acaba? Belki kendisi yeterli vakte sahipti ama Kâmil Yalçın için durum farklıydı. Mustafa, Kâmil’in randevu defterinin ne kadar dolu olduğunu çantayı karıştırırken görmüştü otel odasında, bu düelloyu daha fazla uzatmayacaktı. Saat beşteki randevuya gelmiş, kendine düşen görevi yerine getirmişti. Zücaciye mağazasında dolanan iyi huylu ahmak filler gibi etrafı kırıp dökmeden buradan çıkmalı ve geri kalan vaktini özgürce yaşamalıydı.

Ânı yaşa. Ânı yaşa. Ânı yaşa…

İki gece buradaydı. Kendi isteğiyle değil elbette. Kaderi böyle çizilmişti. Yoksa alın yazısı mı demeliydi? İkisi de aynı anlama gelmiyor muydu aslında? Belki de yukarılarda birileri bir milyon zarı aynı havaya atmış, hepsi birden altı gelmişti aynı anda. Bilgisayarların bile hesaplayamayacağı kadar küçük bir olasılıktı bu. Yine de belli mi olur?

Fincanında kalan son yudumu da içti. Tam da o sırada, Jürgen onun ne yapacağını merakla bekler gibi koltuğunda pozisyon değiştirmişti. Mustafa birden internette satranç oynarken neyi özlediğini fark etti. O sanal ortamda rakiplerini sıkıştırdığı zamanlar onları gözlemleme imkânını hiçbir zaman bulamıyordu. Sadece rakibinin dünyanın bir ucundan yaptığı hamlelere bilgisayar ekranından bakarak stratejisini geliştirmek zorundaydı. Karşısında böyle kanlı canlı bir rakip otursa, onun her hareketi, her kıpırtısı, yüz kaslarındaki her oynama onun için bir ipucu olabilirdi.

Günü sonlandırmanın vakti gelmişti artık!

“Çok güzel söylediniz, Herr Schneider. Ben de sizinle karşılıklı bir akşam yemeği yemekten büyük mutluluk duyacağım. Şuna emin olunuz ki bizim İstanbul’da Boğaz’ın muhteşem manzarasına bakarak geceyi geçirmek de bu dünyada eşi bulunmaz bir ayrıcalıktır. Önümüzdeki ay sizi ve yönetim kurulu başkanınızı bizim köyde ağırlamak benim için büyük bir zevk olacak. Eğer dilerseniz karşılıklı “Türk Rakısı” ya da “Alman Birası” içeriz. Ancak sizden birkaç hafta içinde bir haber alamazsam “Rus Votkasına” devam etmek zorunda kalabilirim. Eminim onu da tatmışsınızdır. Buz gibi bir Stolichnaya Crystal insanın içini öyle bir ısıtır ki başka bir şey düşünemez olursunuz.”

Mustafa aslında fazla içki içmezdi ama şimdi önemli olan bu sohbeti uygun bir şekilde sonlandırmak ve eğer ilgilenmeyecek olurlarsa Ruslarla anlaşacağını karşı tarafa hissettirmekti. Bu mesajı karşı tarafa “dinleyen arif gerek” anlayışıyla iletebildiğini düşünüyordu. Sakin bir tavırla ayağa kalktı.

Söylenecek olan söylenmişti.

Kapanış cümlesinden sonra içi boş nezaket cümleleriyle oyunun son hamlesinin büyüsünü bozmak istemiyordu Mustafa. Tek bir kelime daha etmedi.

Dostça el sıkışıp vedalaştılar.

En azından daha fazla konuşmanın anlamsızlığında anlaşmıştı ikisi de!
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Münüre Özyalçın 1 Temmuz 2020 at 20:35

    13 Saat + 1 Ömür guzeldi ama Çapraz Oyun çok güzel.
    Kaleminize, ellerinize, yüreğinize sağlık.

    • Cevapla Hasan Saraç 1 Temmuz 2020 at 22:38

      Değerli okurumuz Münüre Hanım, bu güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim.
       
      Her şeyden önce içerik ve kurgu olarak birbirinden farklı iki eser. Tek benzerlikleri Mustafa Hoca’mızın ikisinde de yer alıyor olması
       
      Tercihinizi saygıyla karşılıyorum.
       
      Çapraz Oyun (2010) ilk, 13 Saat + 1 Ömür (2013) ise yayınlanan ikinci romanımdı.
       
      Bir anneye hangi evladınızı daha çok seviyorsanız diye sorduğunuzda nasıl zorlanacaksa benim için de durum öyle…
       
      Çapraz Oyun 6. bölümüyle biraz daha şenlenecek, hareketlenmeye başlayacak. Umarım keyifle okumaya devam edersiniz.
       
      Sitemizde yayınlanan diğer yazılarım için “yazarlar” kutusundan adımı tıklamanız yeterli olacaktır.
       
      Sevgi ve Saygılarımla
       
      HS

    Cevap Yaz