Yazdıklarıyla Yaşayanlar

Carl Gustav Jung

29 Haziran 2020

Yazı: Yazdıklarıyla Yaşayanlar | Carl Gustav Jung | Yazan: Hasan SaraçBatı’nın zihniyle Doğu’nun ruhunu harmanlayan bilge

“Kendime hayretle, hayal kırıklığıyla, hoşnutlukla bakıyorum. Kederliyim, bunalımdayım, coşkuluyum. Ben bunların hepsiyim aynı anda ama toplayıp da sonucunu bulamam… Tamamen emin olduğum hiçbir şey yok. Hiçbir şey hakkında hiçbir kesin kanaatim yok. Yalnızca doğduğumu, var olduğumu biliyorum ve bana öyle geliyor ki bir şekilde taşınıp getirilmişim buraya. Bilmediğim bir şeyin temeli üzerinde yaşıyorum.”

İlk çağlardan bu yana insanoğlu bilinmeyene daima ilgi duymuş; güneşe, rüzgâra, yağmura, dağlara hatta kendi elleriyle yaptığı putlara tapmış; Yunan mitleri doğaüstü güçleri ve insani zaafları olan tanrı ve tanrıçaların aşklarını konu almış; Mısır’da Firavunlar devrinde rahipler, Orta Asya’da şamanlar rüyaları yorumlayarak insanları tedavi etmeye çalışmışlar.

Zamanla akıl, duygu, ruh, maneviyat, aşk gibi kavramlar, dil dediğimiz iletişim sistemlerine yerleşecek, şiir, şarkı, masal, öykü ve romanların özünü oluşturacaktır.

En gizemli bilinmezlerden biri de insanların davranış ve düşünce kalıplarının kaynağıdır. On dokuzuncu asrın sonlarına gelindiğinde psikoloji, “bütün bilimlerin anası” sayılan felsefeden ayrılarak bağımsız bir disiplin konumuna yerleşecektir. Freud’un psikoterapi kavramını ortaya atmasıyla bu akım daha da güç kazanacak, psikoloji modern dünyanın saygın bilim dallarından biri haline gelir.

“Sezebildiğimiz kadarıyla, insanın varlığının tek amacı varoluşun karanlığında bir ışık yakmaktır.”

26 Haziran 1875

İsviçre’nin kuzeyinde, Almanya sınırına yakın küçük bir köyde, 1875 yılının 26 Haziran günü bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Protestan bir papaz olan Paul Jung ve eşi Emilie Preiswerk ilk çocuklarına Carl Gustav adını verirler.

Küçük Carl’ın belleğinde yer eden ilk anılardan biri, çevrede bir ceset bulunmasıyla ilgilidir. Babası derhal ölüyü görmek istemiş ve ceset çamaşırhaneye konmuştur. Annesi oğlunun bahçeye çıkmasına izin vermez ama o herkes gittiğinde dışarı çıkıp çamaşırhaneye gider. Kilitli çamaşırhanenin arka tarafında, açık bir borudan kanlı bir suyun aktığını görür. Bunu ilginç bulan Carl henüz dört yaşındadır.

Kaygılı baba, “Bu oğlan hayal edilebilen her şeyle ilgileniyor ama ne istediğini bilmiyor” sözleriyle ifade etmiştir düşüncesini. Jung sonraları, onun haklı olduğunu söyleyecektir.

Henüz yedi yaşındayken babasından Latince dersleri almaya başlayan Carl, okul hayatından pek hoşlanmasa da derslerinde başarılı bir öğrencidir. Sonraları eğitim sisteminin sıradanlığını eleştirecek, genç bir ruhun daha kucaklayıcı, daha şefkatli bir yaklaşımla yoğrulması gerektiğini şu sözlerle açıklar:

Bir öğretmende anlayışlı bir kalp her şey demektir ve paha biçilmez bir değerdir. İnsan geriye dönüp baktığında parlak öğretmenlerini takdirle, insanî duygularına dokunanları ise şükranla anar. Müfredat elbette gerekli bir hammaddedir ama gelişen bir bitki ve bir çocuğun ruhu için yaşamsal önem taşıyan şey sıcaklıktır.

“İnsanın tüm eserlerinin başlangıcında yaratıcı hayaller vardır. O halde hayal gücünü küçümsemeye ne hakkımız var?”

Basel Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Zürih’e yerleşen Jung, bir yandan bir akıl hastanesinde görev yaparken bir yandan da psikiyatri doktorasına devam eder. Genç akademisyen 1903 yılında İsviçre’nin en zengin mirasçılarından Emma Rauschenberg ile evlenir. Henüz 17 yaşında zeki ve çekici bir genç kız olan Emma, âşık olduğu meteliksiz ama parlak doktorun maceralı hayatını paylaşmak ister ancak Carl’ın karmaşık kişiliğiyle baş edemeyecek, kendilerini bekleyen dramları öngöremeyecek kadar gençtir. Çoğu zaman sıkıntılı ama sonuçta kalıcı bir evlilikleri olacak, birlikte psikanalizin geleceğine katkıda bulunacaklardır.

Jung & Freud

Jung 1906 yılında Viyana’ya giderek ilk makalesini göndermiş olduğu Sigmund Freud ile tanışır. İlk buluşmalarında aralıksız on üç saat Freud ile tartışan genç psikiyatr, aradığı bilgeyi bulduğuna inanmaktadır. Bu ilişki altı yıl boyunca inişli çıkışlı bir yol izler. İki baskın kişiliğin farklı fikir ve yaklaşımlarından kaynaklanan çatışmalar, ilk kez birlikte yaptıkları Amerika seyahatinde iyice su yüzüne çıkacaktır.

“Bir şeyi kabul edene kadar onu değiştiremeyiz. Reddetmek özgürleştirmez, baskı yaratır.”

Carl Jung, Freud’un ve yine ünlü bir psikolog olan Alfred Adler’in, insanî dürtüleri yalnızca beslenme, seks ve güce tapınma içgüdülerinin bir sonucu olarak açıklamalarına karşı çıkmaktadır. Ona göre bu yaklaşım, insan ruhundaki karmaşanın basite indirgenmesidir. Freud ise adeta kendi tebaası gibi gördüğü bu genç adamın farklı fikirler beyan etmesini, psikoloji biliminde fazla önemsenmeyen “arketip” ya da “ilkörnek” kavramlarına değer vermesini, kendi otoritesine bir başkaldırı olarak algılar. Oysa Jung, arketip terimini kullanmadan önce de “başlangıçtan beri var olan imgeler” ve “kolektif bilincin hâkimleri” ifadelerini kullanıyor ve onları insan kültürünün yapıtaşları olarak görüyordu.

Jung ve Freud’un fikrî birlikteliği 1912 yılında sona erer.

Birbirlerinden kopma nedenleri karmaşık olmakla birlikte, Jung’un bağımsız, başına buyruk kişiliğinin bu ayrılıkta etkili olduğu söylenebilir.

2011 tarihli bir David Cronenberg filmi olan “Tehlikeli İlişki” (A Dangerous Method), Freud ile Jung’un ilişkisindeki sorunlara ışık tutar. Filmde, Freud’un telepati ve parapsikolojiye karşı olmasa da bunların yeni gelişen psikolojiyi itibarsızlaştıracağına inandığı öne sürülür. Freud son derece kararlı ve katıdır, ona göre gizemli şeyler gerçek bilimsel araştırmanın gücünü asla aşamayacaktır. Psikolojinin disiplinler arası bir araştırma yöntemi izlemesi gerektiğine inanan Jung ise bu görüşe karşıdır.

“Kendi karanlığınızı anlamak, başkalarının karanlığıyla başa çıkmanın en iyi yöntemidir.”

İlişkilerinin er geç kopacağını bilmesine karşın, Jung bu dönemde kişisel görüşlerini yansıtan Dönüşümün Simgeleri adlı kitabını yayınlatır. Ayrılıktan sonra ise, o günlerde adeta psikoloji biliminin tanrısı gibi görülen Freud tarafından aforoz edilir.

Dostlarının kendisinden yüz çevirdiğini ve akademik çevrelerde tek başına kaldığını fark eden Jung, uzun bir içe kapanış dönemine girer. O yıllarda bilimsel makaleler yazmak ya da konferanslara katılmak yerine sadece özel hastalarını kabul etmekle yetinerek, kalan vaktini kendi iç yolculuğuna hasreder. Gördüğü rüyaları anlamlandırmaya, bu rüyalarda karşılaştığı sembolleri resmetmeye, kayda geçirmeye çalışır. Bu analizler, çizimler ve notlar Carl Jung’un ölümünden yirmi yıl sonra Dört Arketip adlı bir kitapta toplanacaktır.

Jung’un arketipler üzerinde çalışması, ilkel zihinsel imgelerle ya da ecdadımızdan “miras kalan” ve zaman içinde tekrarlanarak bugünün insanlarının kolektif bilinçaltında varlığını sürdüren kültürel motiflerle ilgilidir. Jung psikolojisinde arketipler, kolektif bilinçaltının parçası olan evrensel kalıp ve imgeleri temsil eder. Jung’un, içgüdüsel davranış kalıpları gibi kalıtım yoluyla devraldığımıza inandığı bu arketipler arasında, Baba (güç, otorite); Anne (besleyen, rahatlatan); Çocuk (masumiyet özlemi, yeniden doğuş); İhtiyar Bilge Adam (rehberlik, ilim, irfan) gibi tipik ilk örnekler sayılabilir.

“Uzay yolculukları yalnızca bir kaçıştan, insanın kendisinden kaçmasından ibarettir, çünkü Mars’a ya da Ay’a gitmek insanın kendi varlığına nüfuz etmesinden daha kolaydır.”

Jung, hayatı boyunca bir otobiyografi yazmamış, gazetecilerle mülakat yapmamıştır. Bu yasağı bir tek kişi, bir başka deneyimli psikolog olan Aniela Jaffé delebilmiş ve üzerinde üç yıl Jung ile birlikte çalıştıktan sonra ortaya çıkan yarı-otobiyografik eser, Jung’un ölümünden hemen sonra Anılar, Düşler, Düşünceler adıyla yayınlanmıştır.

Kitapta Jung’un iç dünyasına yaptığı yolculuklar sırasında gördüğü şaşırtıcı, yol gösterici rüyalara sıkça yer verilmektedir:

Jung evinin ikinci katında bir koltukta oturmaktadır. Etrafındaki dekor, mobilyalar ve tablolar da ona çok doğal görünmektedir. Zaten olması gerektiği gibi, çevresindeki her şey kendi dönemine ve alışkanlıklarına uygundur. Birden evinin birinci katını gözünde canlandıramadığını fark eder. Merakla alt kata iner ve kendini on dördüncü, on beşinci yüzyıl mimarisinin içinde bulur. Zemin pembe taşlarla kaplıdır. Tablolar birkaç yüzyıl öncesine aittir. Koltuklar eski, perdeler farklıdır. İçerdeki bir odada duvara gizlenmiş bir kapıyı açtığında, aşağıya inen bir merdiven görür. Bu sefer varlığından haberdar olmadığı bodrum katına iner. Çevresini Roma devrine ait kalıntılar, freskler, taşlar kuşatmıştır. Heyecanla olan biteni anlamaya çalışırken aniden önüne bir kapak daha çıkar. Onu kaldırdığında ise aşağıya inen eskimiş taş basamaklar bulur. En alt kata inince artık tarih öncesi sayılabilecek bir yere geldiğini anlar. Ve yerde iki kafatası görür.

Yazarın notu: Bu iki kafatası Adem ile Havva’yı mı temsil ediyordu acaba?

Bilimsel yöntem ve bulguların yanı sıra ruhiyatçılığa, doğaüstü güçlere, mitlere ve sembollere de önem vermesiyle ünlenen Jung, bu rüyayı gördükten sonra kolektif bilinçaltı kavramını ortaya atacaktır. Jung’a göre kişiler egoları ve kendi bilinçaltları kadar, insanlık tarihi boyunca bireylerin, toplumların bilinçaltında biriken bilgi, deneyim ve önyargıların da etkisi altındadır.

“Siz bilinçaltınızı bilince dönüştürene kadar, o sizin hayatınızı yönlendirecek ve siz de ona kader diyeceksiniz.”

Jung, tıpkı fikirlerine önem verdiği büyük düşünürler Nietzsche, Schopenhauer, Hesse gibi Batı kültürüne ve bilimine değer verdiği kadar, Doğu’nun bilgeliğine, inançlarına ve deneyimlerine de ilgi duyar.

“Gelişmiş” denilen toplumlar kadar, “ilkel” kabul edilen toplumlarla da ilgilenir. 1924 yılında New Mexico ve Arizona eyaletlerine giderek, oralarda yaşayan yerli kabileler üzerinde iki yıl boyunca araştırmalar yapar. O kabilelerin bilgeleri Jung’a “Bu beyaz adamlar her zaman bir şeyler istiyorlar, sürekli bir huzursuzluk hali içindeler. Neyi amaçladıklarını, neyin peşinde koştuklarını bilmiyoruz, anlamıyoruz” diyeceklerdir.

Jung daha sonra iki yıl kadar Kenya’da, ardından Mısır ve Hindistan’da araştırmalarına devam edecek, özellikle Budizm, Zen Budizm felsefelerini ve Konfüçyus’un öğretilerini inceleyecektir. Freud ile yollarını ayırdıktan sonra uzun bir süre meslektaşlarından ilgi görmeyen Jung, Psikolojik Tiplemeler ve Psikoloji ve Simya adlı iki eseriyle yeniden akademik dünyanın gündemine oturacaktır.

“İnsanın bilinçdışı aklı, bilinçli aklın kör ve güçsüz olduğu zaman bile doğruyu görür.”

Anima & Animus

Psikoloji bilimine “kolektif bilinçaltı” kavramını kazandıran Jung, ortaya attığı Anima ve Animus kavramlarıyla da dikkatleri üzerinde toplayacaktır. Jung’a göre Anima erkeklerin bilinçaltında oluşan dişiliği, Animus ise dişilerin kolektif bilinçaltında belirginleşen erkeksi varlığı ifade eder. Değerli düşünürün ses getiren en önemli eserlerinden biri de 1952 yılında yayınlanan “Eşzamanlılık” adlı bilimsel çalışmasıdır.

İngiliz Bilim Tarihi ve Felsefesi Profesörü Arthur I. Miller’ın 2010 yılında Amerika’da yayınlanan 137: Jung, Pauli, and the Pursuit of a Scientific Obsession (137: Jung, Pauli ve Bilimsel Bir Saplantının Peşinde) adlı eseri, iki büyük düşünürün kişiliklerine ve ilişkilerine ışık tutan bir “çifte biyografi” niteliğindedir. Bir yanda kuantum fiziği çevrelerinin yakından tanıdığı, parlak zekâsı ve sorgulayıcılığı Einstein ile eş tutulan, Nobel Fizik Ödülü sahibi bir bilim adamı, Wolfgang Pauli; diğer yanda psikoloji dünyasının gelmiş geçmiş en büyük dehalarından Carl Gustav Jung. Bu iki müthiş beynin yirmi yıla yakın bir süre simya, mistisizm, Kabala gibi kavramların peşinde nasıl birlikte koştuklarını anlatan bu eser, Jung’un bilinmeyen yönlerini de ele aldığı için okurların büyük ilgisiyle karşılanır.

“Dünyayı sadece zihin gücüyle anlama iddiasında bulunamayız; zihnin yargısı gerçeğin yalnızca bir parçasıdır.”

Kırmızı Kitap

Bilinçaltı Psikolojisinin temelini atan ve insanların içsel hayatını bir aydınlanma ve şifa kaynağı olarak gören Jung’un, kendi rüyaları ve halüsinojenik çizimleriyle dolu gizli bir eseri daha vardır.

Jung’un klinik uygulamaları için bir model olarak kullandığı bu kitabı, 1961’de ölümünden sonra mirasçıları İsviçre’de bir bankanın kasasında yıllarca saklı tutar. İngiliz Tıp Tarihi Profesörü ve yazar Shamdasani, kitabın yayınlanması için ısrarlı bir çaba içindedir. Nihayet ailenin onayı alınır ve 13 yıl süren çeviri ve yayına hazırlık çalışmaları da tamamlanınca, yani Shamdasani’nin esprili ifadesiyle “Truva Savaşı’ndan uzun süren” bir mücadelenin sonunda Kırmızı Kitap, 1000’i aşkın dipnotuyla 2009 yılında yayınlanır.

Neredeyse 100 yıl önce başlayan maceralı bir yolculuktan sonra, Jung’un nesiller boyu gizli kalan eseri Kırmızı Kitap’ın orijinali, ilk kez 2010 yılında New York’taki Rubin Museum of Art’ta sergilenir. 2014 yılında ise çok özel bir sunumla, Pacifica Graduate Institute’da açılan bir sergi kapsamında kısa süreliğine tekrar gün ışığına çıkar.

Bu gizemli, büyüleyici ama tedirgin edici olağanüstü başyapıt, Jung Vakfı ve Pacifica Graduate Institute’un desteğiyle Santa Barbara’ya getirilerek, dijital güçlendirilme ve büyütülmeyle hayata geçirilip, yüksek netlikte bir dizi sınırlı sanatsal baskı halinde gösterime sunulmuştur.

“Rüya, ruhun en derin, en mahrem ve kutsal yerindeki gizli, küçük kapıdır. O kapı, bilinçli egonun varoluşundan çok önce ‘ruh’ olan ve bilinçli egonun erişebileceği şeylerin çok ötesinde de hep ‘ruh’ olarak kalacak o kadim kozmik geceye açılır.”

6 Haziran 1961

Jung, neredeyse tüm hayatını Küssnach kasabasında, Zürih Gölü’ne bakan dört kuleli taştan bir evde ailesi ile birlikte geçirir. 1955’te eşi Emma öldükten sonra, daha önce inşasına başladığı taş kuleyi tamamlayacak ve vaktinin çoğunu artık o kuleden göle bakarak, pipo içerek ve düşünerek geçirecektir.

Sosyal ilişkilerden, kalabalıklardan pek hoşlanmayan Jung, 6 Haziran 1961 akşamı son bir kez etrafındakilere seslenip “Bu gece şöyle güzel bir kırmızı şarap içelim” dedikten az sonra, hayatı boyunca şifresini çözmeye çalıştığı bir başka gizemi keşfetmek üzere geri dönülmez bir yolculuğa çıkar.

Varoluşun, rüyaların, ruhun ve bilinçaltının sırlarını çözmek için bir ömür boyu sayıların şifreli kombinasyonlarıyla haşır neşir olmuş bir bilge, seksen altı yaşında, altıncı ayın altıncı gününde hayata veda etmesini, eğer mümkün olsaydı nasıl yorumlardı acaba?
 
 
 

Bu portre, yazarımız Hasan Saraç’ın Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2 adlı eserinden alınmış olup, yayıncı kuruluş Portakal Kitap‘ın özel izniyle yayınlanmıştır. Bir başka ortamda kullanılması, paylaşılması yasaktır…

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Barış Savaş Tutar 29 Haziran 2020 at 23:31

    Benim için mükemmel bir yazıydı.
    Binlerce teşekkürler…

    • Cevapla Hasan Saraç 30 Haziran 2020 at 11:36

      Böyle düşünmenize çok memnun oldum… Çok teşekkür ederim… En iyi dileklerimle …

  • Cevapla Nilgün Altınbaş 30 Haziran 2020 at 22:46

    Emeğiniz için teşekkürler, çok keyifle okudum.
    Sevgiler.

    • Cevapla Hasan Saraç 30 Haziran 2020 at 23:23

      Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim değerli okurumuz Nilgün Hanım.
       
      Eğer Sen ve Ben sitemizin yazarlar kutusundan adımı seçerseniz son sekiz ayda sitede yayınlanmış olan bütün yazılarıma ulaşabilirsiniz.
       
      En iyi dileklerimle, sevgi ve saygılarımla 🙂

  • Cevapla Remzi Gülsün 1 Temmuz 2020 at 10:38

    Çok aydınlatıcı, akıcı ve Jung hakkında daha çok şey öğrenme merakı uyandıran bir yazı olmuş. Teşekkür ederim.

    • Cevapla Hasan Saraç 1 Temmuz 2020 at 11:55

      Bu güzel yorumunuz için ben de size çok teşekkür ediyorum.
       
      Sen ve Ben sitesinde geçen ay da Freud hakkında benzer bir araştırmam yayınlanmıştı. Önümüzdeki aylarda da ünlü filozof Baruch Spinoza hakkında bir araştırmam yayınlanacak.
       
      Eğer Sen ve Ben sitemizin yazarlar kutusundan adımı seçerseniz son sekiz ayda sitede yayınlanmış olan bütün yazılarıma ulaşabilirsiniz.
       
      En iyi dileklerimle, sevgi ve saygılarımla… 🙂

    Cevap Yaz