İçimdeki Sesler

Planlar ve Planlanamayanlar | 1

2 Haziran 2020

Yazı: Planlar ve Planlanamayanlar | Yazan: Demet Uncu

Taksiden inip elinde valiziyle havalimanına geldikten sonra, hızlı adımlarla yürüdü; kontrol noktalarını geçip uçağının kalkacağı kapıya doğru devam etti. Oturma alanında gördüğü ilk koltuğa çöktü ve beklemeye başladı. Kafasının içi öyle dolu, öyle karmaşıktı ki…

Hayatında gerçekleşmesini beklediği birçok şey gibi, şimdi de uçağını bekliyordu. İçindeki seslerin şiddeti giderek artmaya başlıyordu.

“Sevdin, güvendin de ne oldu, bak bu durumdasın işte !”

“Boşver sen; içindeki samimiyeti, saflığı kaybetme sen. İnsanlara güvenmeye devam et !”

“Herkesi, herşeyi terk et, içinden geldiği gibi yaşa işte!”

Bu seslerin içinden akıp gitmesini istiyordu biran evvel. Onlara tutunmayacaktı bu sefer.

Uçağının geldiği anonsu ile birlikte kendine geldi; ona her şeyi arkasında bırakmasını sağlayacakmış gibi görünen, tünele benzeyen körüğün içerisinden yürüyerek koltuğuna oturdu.

Bilge Adam

Kulak tıpaçlarını takıp, başını arkaya doğru yasladı. Hiçbir sesi duymak, kimseyle konuşmak istemiyordu. Hani içine kaçmak tabiri vardır ya; aynen söylendiği gibi içine, özüne dönüp, kendini güvenli fanusuna kapatmak istiyordu artık.

Böyle hissettiği zamanlarda sığındığı anneannesinden kalma bir köy evi vardı, istikameti bu sebeple Muğla’ydı. Ailesinden yadigar kalan bu evi; çevresinin ısrarlarına rağmen satmamış, kiraya da vermemişti. Belki gitmeden evvel, evin temizletilmesi gerekiyordu ama bu sefer gidişi planlı olmadığı için umursamıyordu bu durumu. Zaten hayatında, bu zamana kadar planladığı ne gerçekleşmişti ki? Hem planlı olmaktan vazgeçemiyor hem de planladıkları gerçekleşmeyince mutsuz oluyordu. İkisinin ortasını bulamamıştı işte bu yaşına kadar.

Yanındaki koltuğa elleri buruş buruş, ellerinin üzerinde açık kahverengi renkli, fazlaca beni olan, bembeyaz saçlı, yaşlı bir adam oturdu. Kısa bir süre de olsa içini bir huzur kapladı nedensiz. Sanki yanında, okyanuslar kadar derin bir yaşam tecrübesine sahip, bilge bir adam oturuyordu. Kendi kendine düşündü; kimbilir neler yaşamıştı hayatı boyunca bu adamcağız, nelere şahit olmuştu ömrü boyunca. Belki ona, yol gösterebilecek kıymetli tavsiyeleri vardı içinde sakladığı.

Aman her neyse dedi, neler düşünüyordu; hiç tanımadığı bir adama mı içini açacaktı şimdi?

“Neydi seni bu kadar derinden sarsan?” diye sordu içine. “Güvendiklerin seni hep yarı yolda mı bırakmıştı? Az sayıda da olsa kurduğun hayallerinin sulara gömülmüş olması, geriye dönüşlerin ise artık mümkün olmaması mıydı seni, bu kadar üzen şey? Neydi, neydi? Seni bu kadar dağıtan, yerle bir eden şey?” diye yeniden soruyordu içindeki sesler.

Sesleri duyuyordu ama hazır cevapları yoktu bu sefer, ne yazık ki. Oysa hazırcevaplılığı, herkes tarafından takdir edilen bir özelliğiydi bugüne kadar.

Uzun zamandır kalbinin sesini dinlemiyor, onun anahtarını özenle saklıyordu içinde. İşleyen demir pas tutmaz diyerek sürekli çalışıyordu. Çalışmaktan hayatı boyunca hiç şikayet etmemişti. Üretmek, bir şeylerle meşgul olmak onu mutlu etmişti hep. Camdan dışarı bulutları seyrederken, yüreğini sevgilere neden kapattığını anımsadı birden; gözyaşları boğazında düğümlendi, düğümlendikçe yutkunmaya başladı, kendini sakinleştirmeye çalıştı. Hayatını birlikte yaşamaya karar verdiği, birlikte hayaller kurduğu ve “beklediği”, evet yine beklemiş olduğu o insan; hayat sahnesinden alınmıştı aniden, seneler evvel. Hiç planlanmayan, öngörülemeyen şekilde, birdenbire bir tokat gibi yüzüne çarpılan bir gerçeğin içine bırakılıvermişti sessizce.

Ama, Bir Anlık, Keşke

Ondan sonra, neler yaşadığını şimdi kendine tekrar yaşatmayacaktı ama “yara”sıyla birlikte yaşamayı öğrenebilmek hiç de kolay olmamıştı onun için. Hele ki kurduğu bazı hayallerin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini kabullenebilmesi, hiç ama hiç kolay olmamıştı. Acı dolu, sancılı günler, aylar, yıllar geçmişti onun için. Kabül sürecinden çok sonra, içine yayılan dinginlik hissi ve yakaladığı iç huzuru ile bugünlere gelebilmişti. Gelmişti gelebilmesine ama şimdi içinde bulunduğu şu duruma yol açan şey, yaklaşık 3 sene evvel hayatına pat diye giriveren, bir adam yüzünden değil miydi? Oysa evine geldiğinde, ne güzel planları vardı…

Üzerini değiştirip, sevgilisini ofisten arabayla alacak ve birlikte bir doğum günü partisine katılacaklardı. Odasında yaptığı kıyafet hazırlığı, çalan cep telefonunun sesi ile yarım kalmıştı. Arayan sevgilisiydi, tüm gün işte çok yorulduğunu ama bu partinin iyi geleceğini söylemişti ona. Bir de evde bıraktığı, iş telefonunu yanında getirmeyi unutmamasını tembihlemişti. Ardından, telefonunu kapatıp, aynada kırmızı rujunu sürerek, hazırlığına son noktayı koymuştu. Salondaki sehpanın üzerinde duran sevgilisinin iş telefonunu eline aldı. İşte o an, şeytan onu dürtmüştü sanki. Hayatında şimdiye kadar hiç yapmadığı bir şeyi yapmak istedi birden. Telefonu eline aldı, şifresiz açıldığını fark ettikten sonra mesajlara doğru elini kaydırdı. Ne aradığını tam olarak o da bilmiyordu aslında, iş telefonunda ne olabilirdi ki? İlk 2-3 mesaj, müşterilerin satış sonrasına ait sıkıcı talepleriyle ilgiliydi zaten. Biraz daha eski mesajlara indikçe;

“Geldim ben, iniyor musun?”
“5 dakikaya ordayım.”

mesajlarını görmüştü. Aynı kişiyle yapılan daha eski mesajları okudukça kafasından aşağıya kaynar sular dökülmüş, elleri titremeye başlamış, gözyaşları bir sicim gibi yanaklarından aşağıya doğru akmaya başlamıştı. Aklına, geçtiğimiz ay, Antalya’ya iş için gidildiği gelmişti. Her Antalya iş seyehati söylemi, koca bir yalanın üzerinde büyük ihtişamı ile gözlerini dikmiş, ona bakıyordu şimdi. Bunu da mı yaşayacaktın diyerek kapıyı çarpıp, çekip gitmişti işte.

Ne onunla konuşmak ne onu dinlemek ne de onu görmek istiyordu artık. Haksızlık mı ediyordu ona böyle yaparak? Öyle davrandığını hiç düşünmüyordu aslında. Konuşsalar bile onun için hiçbir şey değişmeyecekti. Bu yaştan sonra “ama”ları, bir “anlık”ları, “keşke”leri duymaya tahammülü yoktu gerçekten. Zaten sevgilisinin telefonunu karıştırmış olduğu gerçeğinin kendi açısından da bazı şeylerin yolunda gitmediğinin bir göstergesi olduğunu anlamıştı.

Geçmişten Gelen

Yine yollara atmıştı kendini. “Bak bakalım, bu yol sana neler söyleyecek?” diye içinden geçirdi.

Yaklaşık 1 saat 15 dakikalık uçuşun, ne kadar çabuk geçtiğini düşündü. Ayağı kalkıp arkadaki yolcuları gördüğünde yanlarında küçük çocukları, bebekleri olan çokça kişinin olduğunu fark etti. Çocukların ağlamalarını hiç duymamış olmasına şaşırdı. Demek ki içinden geçirdiklerini o kadar yoğun hissetmişti ki onları duymamıştı bile. Merdivenlerden aşağıya doğru inip otobüse doğru yürürken birden adının seslenildiğini duydu. Dönüp, arkaya baktığında kimin olduğunu göremedi ve yürümeye devam etti. Havalimanında otobüsün içerisinde ayakta beklerken, sırt çantasından biri, onu aşağıya doğru çekti. Hızlıca dönüp arkasına baktığında, gözlerine inanamadı. Anneannesinin eski komşusu olan Sevgi Teyze’nin oğluydu karşısındaki. Yıllardır görmemişti onu, seneler sonra onu, burada görmesine çok şaşırdı. Çocukluk aşkı ile yıllar sonra, bu durumda karşılaşması bir tesadüf müydü? Neyse, birbirlerine sarıldıktan sonra, ona neden Muğla’ya geldiğini sordu.

“Uzun ama bilindik bir hikaye” diyerek cevapladı, yüzünde oluşan belli belirsiz bir hüzünle. Ona dönüp, aynı soru sorulduğunda başını öne eğdi ve cevap vermedi. O ise, yüzünde beliren kocaman bir gülümseme ile “Neyse madem birbirimize rastladık yıllar sonra, akşam yemeğinde eskileri yâd etmek üzere sözleşelim” dedi. Onun o kısık, yeşil renkli gözlerinin içine baktığında yüreğinin bir yerlerinde, gençlik zamanlarını ne kadar da özlemiş olduğunu hissetti. Birlikte aynı taksiye binerken Balıkçı Hasan’da buluşmak üzere sözleşip, oradan ayrıldılar.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Demet Uncu

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 2 Haziran 2020 at 13:51

    Canım benim, dün benim yazımın altında da söylemiştim ama burada da yazmak istedim. Bu hikayenin devamını yazmalısın bence. Biliyorsun mutlu sonları seven bir halkız. Sanırım genelde büyük mutsuzluklarla baş etmek zorunda kaldığımızdan en azından hikayeler mutlu bitsin istiyoruz 😉 Hikayedeki kadın kahramanımıza da sanki mutlu bir aşk göz kırpıyor gibi 🥰 Bu sonu okumayı isteyecektir bence okurlarımız. Elbette ben de aynı şekilde merak ediyorum sonra ne olduğunu 😁

    • Cevapla Demet Uncu 2 Haziran 2020 at 14:17

      Didemciğim, çok teşekkür ederim güzel yorumun ve aynı zamanda merakın için. Aslında hiç düşünmedim hikayenin devamını ama ilham gelirse neden olmasın? 😊 Dile getirdiklerine ise aynen katılıyorum, hiç olmazsa yazılarımla ile ben dahil, okuyucular da mutlu olsunlar, değil mi? 😉💕😘

  • Cevapla Cem Albayrakoğlu 2 Haziran 2020 at 14:14

    Merhaba Demetciğim;
     
    Yeni bir yazı gene akıcı ve sürükleyici, bir çırpıda bitti. Ben de Didem’e katılıyorum bunun devamı olmalı; ama güzel biter ama acı biter, o tamamen senin hayal gücüne kalmış. Kim bilir belki de tanıdık ama şifreli bir gerçek hikayedir :)) Merak ile bekliyorum.
     
    Kalemine sağlık

    • Cevapla Demet Uncu 2 Haziran 2020 at 14:20

      Cemciğim, beğenmene ve merakla okumana çok sevindim. Benim hayalgücüme kaldı ise … 😁 Ama biliyorsun, bu tür yazıları da bu beceriyi geliştirebilmek için yazmaya çalışıyorum. Deneyeceğim, şifreli mi, bilemiyorum. 😉😍

    Cevap Yaz