Yazdıklarıyla Yaşayanlar

Sigmund Freud

1 Haziran 2020

Yazı: Yazdıklarıyla Yaşayanlar | Sigmund Freud  | Yazan: Hasan Saraç

Bilinçaltının Gizlerine Adanmış Bir Hayat

“Bizler üç farklı yönden acı çekme tehdidi altındayız; çürümeye ve yok olmaya mahkûm bedenimizden; acımasız ve yıkıcı güçleriyle dış dünyadan; son olarak da diğer insanlarla olan ilişkilerimizden. Bu sonuncu kaynaktan gelen acı, muhtemelen diğerlerinden çok daha ıstıraplıdır.”

6 Mayıs 1856 günü, şimdiki Çekya’nın, o yıllarda ise Avusturya–Macaristan İmparatorluğu’nun sınırları içinde yer alan Freiberg adlı küçük kentte bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Kırk bir yaşındaki yün tüccarı Jacob Freud ve yirmi bir yaşındaki üçüncü karısı Amalia, bu ilk çocuklarına Sigismund Schlomo adını koyarlar. Sigismund’un ardından doğup 18 aylıkken ölen Julius’tan sonra ailenin Anna, Rosa, Mitzi, Dolfi, Pauline ve Alexander adlarında altı çocukları daha olur. Bu insanların pek çoğu II. Dünya Savaşı sırasında Nazi soykırımının bahtsız kurbanları olacaktır.

İşlerinde sorunlar yaşayan baba Freud ailesini yanına alıp Viyana’ya taşındığında oğulları henüz dört yaşındadır. Annesinin “Benim altın Sigi’m” diye çağırdığı en gözde oğlu olan Sigismund, okuldaki derslerinde çok başarılı bir öğrencidir. Liseyi birincilikle bitirdikten sonra Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenim görmeye başlar ve 1881 yılında mezun olur. Sonraları “Anneleri tarafından tercih edilen ve daha çok sevilen insanların” hayatta daha özgüven sahibi, iyimser ve başarılı olduklarına dair gözlemlerinden söz edecektir.

Genç Freud’un anadili aslında Almanca’dır ama Yahudi bir aileden geldiği için İbranice, okulda öğrendiği için Latince, Shakespeare okumayı sevdiği için İngilizce, lisan öğrenmeye meraklı ve yatkın olduğu için de Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca öğrenir genç yaşlarda.

“İyiler, kötülerin gerçekte yaptıklarını sadece rüyalarında görmekle yetinen kişilerdir.”

Dinlere özel bir yakınlık duymayan genç adam, yirmi iki yaşında geldiğinde adını Sigmund olarak değiştirecek, nöroloji ve psikoloji dallarında ihtisasına başlayacaktır. 1885 yılında Paris’e gider ve orada ruh hastası olarak tanımlanan kişileri hipnozla tedavi etmenin inceliklerini öğrenir. Bir yıl sonra geri geldiğinde ise hastanedeki görevinden ayrılıp hastalarıyla özel olarak ilgilenmeye başlar.

Aynı dönemde, 26 yaşındayken tanışıp sırılsıklam âşık olduğu, ancak bilimsel araştırma kariyerini bırakıp Viyana Hastanesi’nde çalıştığı üç yıl boyunca çok seyrek görebildiği Martha Bernays ile evlenir. Çiftin bu evlilikten altı çocuğu olacaktır.

1894 yılında Freud, insan üzerindeki etkilerini araştırması için bir ilaç firmasının gönderdiği yabancı bir maddeyi, yani kokaini, bizzat kendisi denemeye, ardından sürekli kullanmaya, hatta hastalarına da kullandırmaya başlar. Ağrı kesici, rahatlatıcı bir ilaç olarak bilinen kokainin antidepresan etkisini de keşfeder ve onu akademik bir makaleyle destekleyip savunmakla kalmayıp uzun süre kendisi de kullanır. Ancak kokainin yan etkileri ortaya çıkınca Freud’un tıbbi alandaki saygınlığı da biraz zedelenir. O dönemde bir yandan da adını ünlü İngiliz devlet adamı Sir Winston Churchill’den alan kalın ve uzun purolar içmeye başlamıştır. Ağzından düşürmediği bu purolarla bir bakıma kendi akıbetini de kendisi tayin etmiş olacaktır.

Düşlerin Yorumu

O yıllarda yazdığı ilginç makalelerle bilimsel çevrelerin dikkatini çekmeyi başaran genç psikoloğun ilk önemli eseri olan Düşlerin Yorumu, 1899 yılında yayınlanır. Bu kitapta Freud, rüya yorumları bağlamında bilinçaltı teorisini ortaya koymakta ve ileride Oedipus Kompleksi kuramının özünü oluşturacak kavramları ele almaktadır. İlk beş yılında yalnızca üç yüz adet satabilen bu çalışma daha sonraları alanında bir klasik olarak kabul görecektir.

“Gözlemlerime göre her rüya doğrudan sahibiyle ilgilidir, yani bencilcedir. Ne zaman rüyamda başka bir insanı görsem, kendi egomun özdeşim yoluyla bu diğer kişinin arkasına gizlendiğini rahatlıkla varsayabilirim.”

Freud’a göre rüyalar kabul etmek istemediğimiz isteklerimizin bilinçaltı yansımalarıdır. Bir başka deyişle rüyalar korkularımızın, yüzeye çıkmamış duygularımızın, sansürsüz arzularımızın uyku sırasında kendilerini dışa vurmasıdır.

Freud, araştırmalarına ve düşüncelerine saygı duyanları yavaş yavaş etrafında toplamaya başlar. Bu harekete Viyana’da yaşayan meslektaşları kadar Zürih’ten gelen Carl Gustav Jung da ilgi duyacaktır. Freud ve Jung’un 1907 yılında Viyana’da gerçekleşen karşılaşması, psikanaliz tarihinde çok önemli bir olaydır. Birkaç yıl önce Freud’un Düşlerin Yorumu adlı kitabını okumuş olan Jung, özellikle kendisinin de çağrışımlara ilişkin deneyimlerine benzeyen “serbest çağrışım” yönteminin vurgulanmasından etkilenmiştir.

Jung’un Viyana’ya gelmesi, psikanalizin bir sağaltım yöntemi ve kuramı olarak tanıtılmasına yönelik son derece heyecanlı ve verimli bir işbirliğinin başlangıcıdır. Ancak, ilk yıllarda çok güçlü bir beraberlik yaşansa da zamanla önce psikoloji biliminin önde gelen isimlerinden Jung ve daha sonra da ünlü tıp doktoru ve psikoterapist Alfred Adler, Freud’un öğretilerinden uzaklaşıp kendi yollarını çizerler.

Freud ile Jung arasındaki psişik alan her zaman aşırı heyecan ve gerilim yüklü olmuştur. Hatta aralarında hararetli bir tartışma sürüp giderken Freud birkaç kez başı önüne düşüp kendinden geçmiştir. Jung’un sözlerini kendisine yönelik bir “öldürme arzusu” beslediği şeklinde yorumlayan Freud, bayılmanın bilinçaltı kaygılara karşı bir savunma mekanizması olduğunu öne sürer.

Yirminci yüzyıla girilirken Freud, Cinsiyet Üzerine ve Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkiler adlı eserleri ile alanındaki öncü konumunu güçlendirmeye devam eder. Freud’a göre ilkel insan aslında bizim çağdaşımız sayılır. Hâlâ kendi putlarımızı, totemlerimizi yarattığımıza inanan Freud’un, farklı biçimlere bürünse de içimizde yaşatmaya devam ettiğimiz tabu kavramını da irdelediği Totem ve Tabu adlı ünlü eseri 1913 yılında yayınlanır.

“Bir insan bir yere bakıyorsa orada ilgilendiği bir şey vardır. Bir insan bir yere hiç bakmıyorsa orada ilgilendiği bir şey kesinlikle vardır.”

Freud’un bilinçaltı çatışmaların psikodinamik yapısını ve doğasını incelediği makaleler, Psikanaliz Üzerine adlı eserinde okurların karşısına çıkar. Ardından, teorilerini en güçlü şekilde ortaya koyduğu Haz İlkesinin Ötesinde | Ben ve İd adlı eseriyle, psikoloji biliminin temel taşlarından birkaçını daha yerine oturtur.

Freud, alanında çığır açan bir yaklaşımla, kişiliğin yapısının İd, Ego ve Süperego olarak tanımlanabilecek üç bileşenden oluştuğunu öne sürmüştür. Bu kavramsal bileşenler duygu, düşünce ve davranışları etkileyen zihin katmanları olarak da tanımlanabilir.

İd, Ego, Süperego

Freud’a göre id, temel içgüdüleri düzenleyen ilkel benliktir. Amacı acıdan korunmak, kişiyi tutkuları doğrultusunda, haz duyacak şekilde yönlendirmektir. İd, değer yargılarını umursamaz; ne iyiyi, ne kötüyü, ne de ahlâkı dikkate alır. Ego ise id’in isteklerini yerine getirirken fizikî koşulları, hayatın gerçeklerini ve kişinin uzun vadeli çıkarlarını gözetmeye çalışır. Düşünen ve iradesini kullanan benliktir o. Freud’a göre ego, id ile gerçek hayat arasındaki arabulucudur. Süperego ise mükemmeliyetçi üst benliktir. Kişiyi “uygunsuz” davranışları nedeniyle cezalandıran bir vicdandır o. Ego sürekli olarak süperego ile id arasında bir denge bulmak için savaşır.

“Şairler ve filozoflar bilinçaltını benden çok önce keşfetmişlerdi. Ben yalnızca bilinçaltının analizini mümkün kılan bilimsel metodu keşfettim.”

1925 yılında, Freud şöhretinin zirvesindeyken, Hollywood film yapımcısı Samuel Goldwyn ondan “Tüm zamanların en büyük aşk hikâyeleri” üzerine bir senaryo yazmasını ister. Ancak teklif reddedilir, zira Freud kısa bir süre önce ünlü katiller Leopold ve Loeb’u analiz etmek için Chicago Tribune gazetesi ile 25,000 dolar karşılığında anlaşmıştır.

Yirminci yüzyılın başlarında kokain bağımlılığını sonlandırarak nefsine hâkimiyetini kanıtlayan Freud, aynı yıllarda hipnozla tedavi yöntemlerini de terk edip çalışmalarını tümüyle psikanaliz üzerinde yoğunlaştırır. I. Dünya Savaşı’nın toplumlar üzerindeki etkisini ilk elden yaşayan ünlü psikolog, okumalarını ve düşüncelerini derinleştirdikçe olaylara gitgide daha felsefi bir açıdan bakmaya başlar. Ülkeler arasındaki gerginlikler yeniden tırmanmaya başladığında, toplumsal olayların, uygarlığın gelişiminin ve sorunlarının açıklanmasında psikanalizin önemine vurgu yapan Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu (1930) adlı eseriyle felsefî kimliğini de pekiştirir. Uygarlık söz konusu olduğunda, “Taş atmak yerine küfretmeyi seçen ilk insanın uygarlığın kurucusu olduğunu” söylerdi.

Psikolog olduğu kadar filozof, filozof olduğu kadar da edebî bir şahsiyet olan Freud’un kütüphanesi Shakespeare, Goethe, John Milton, Emile Zola, Mark Twain gibi ünlü yazarların, şairlerin, düşünürlerin eserleriyle doludur. Edebiyata ilgisi ve bu alandaki yeteneği kendisine 1930 yılında Goethe Edebiyat Ödülü’nü kazandırır.

“Bir gün dönüp geriye baktığınızda, mücadelelerle geçen yılların en güzel dönemler olduğunu fark edersiniz.”

I. Dünya Savaşı’nın bitiminde Sovyetler Birliği Stalin’in, İtalya ise Mussolini’nin demir yumruk yönetimi altındadır.

İlginç bir şekilde ikisi de 1922 yılında başa geçmiştir. Ancak Stalin, İkinci Dünya Savaşı’ndan muzaffer çıkarken, Mussolini çoktan kurşuna dizilmiş olacaktır. Nazi Almanya’sının hikâyesi ise bambaşkadır. 1933 yılında Hitler’in Almanya’nın başına geçmesiyle totaliter rejimlerin vahşi çığlıkları Avrupa’yı sarsmaya başlar.

Naziler yönetimi ele geçirdikten sonra Freud’un psikanaliz üzerinde çalışmaları Almanya’da sona erer ve kitapları da Yahudi yazarların açıktan açığa yakılan eserleri arasındadır. Ünlü psikolog acı bir istihzayla, “Nasıl bir gelişme ama! Orta Çağ’da olsak beni yakarlardı, şimdi ise kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar” derken, faşizmin amansız yüzünü yine de hafife almış gibidir. Tehlikeyi sezen Salvador Dali, Stefan Zweig, Virginia Woolf gibi sanatçı ve yazarlar, önce Almanya’da, ardından Avusturya’da soydaşlarının başına gelenleri görmesine rağmen hayli ağır hareket eden Freud’a davetiye çıkarırlar.

Naziler Avusturya’yı işgal ettikten bir yıl sonra Alman yetkililer Freud ve ailesinin evini ziyaret eder. Kızı Anna kısa süreliğine Gestapo tarafından tutuklanır. Nihayet aile yüklü bir kefaret karşılığında Avusturya’dan ayrılma izni alır ve 4 Haziran 1938’de Paris üzerinden Londra’ya ulaşır.

Geride bıraktığı kız kardeşlerinden üçü, Nazi soykırımının kurbanı olacak ve Polonya’daki Treblinka Toplama Kampı’nın gaz odalarında can verecektir. Dördüncü kız kardeş bir iç kanama nedeniyle hayatını kaybederken, erkek kardeş Alexander ise, Almanya’nın Avusturya’yı ilhakından kısa bir süre önce ailesiyle İsviçre’ye kaçacak ve daha sonra Kanada’ya iltica ederek 77 yaşında ölene kadar orada yaşayacaktır.

“Tarih eski hataları tekrarlayan yeni insanlardan ibarettir.”

Günümüzde televizyon seyredenler, sokaklarda gezinenler, alışveriş merkezlerinde vitrinlere bakanlar; ayakkabılardan giysilere, kozmetik ürünlerden içki reklamlarına kadar her ortamda erotizmin, tutkunun, şehvetin ıslak, yarı çıplak, sarmaş dolaş görüntüleriyle karşılaşıyorlar. Özetle, aradan yüz yıl geçmiş olsa da Freud’un öngörüleri, tezleri, teorileri, gerek bilinçaltındaki gizlerin modern iletişim dünyasının yaratıcı yöntemleriyle öne çıkması, gerekse insanların idleri, egoları ve süperegoları arasındaki çatışmaların giderek daha da vurgulanmasıyla, hâlâ yaygın bir ilginin odağı olmaya devam ediyor.

Freud birtakım tabulara karşı çıkmaya kararlıydı.

O nedenle korkusuzca derinlere inerdi. Çalışmalarının durağan evrelere girmesine izin vermez, onları hep dinamik bir eksende yürütürdü. Her şeyin ötesinde, hayal gücüne ve yaratıcılığa inanırdı. Onu bir dâhi olarak tanımlayanların yanı sıra, bir tür şarlatan olarak görenler de vardı. Ama gerçek şu ki on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Viyana’da başlayan bu hareket, günümüzde hâlâ canlılığını koruyor ve her yöne doğru gelişmesini sürdürüyor.

“Acı çeken hasta için ölüm aslında bir kurtuluş sayılır.”

Freud’un son eseri Hz. Musa ve Tektanrıcılık, 1939 yılında yayınlanır. O sırada sürekli puro içmenin sebep olduğu ağız kanseri de etkisini giderek arttırmaktadır. 1923’ten itibaren geçirdiği bir dizi operasyon sonucunda neredeyse dilsizleşen Freud, artık topluluk önünde konuşamaz hale gelmiştir. Kanserin yol açtığı şiddetli ağrılara daha fazla dayanamayan Freud, kendisi gibi psikolog olan büyük kızı Anna’nın karşı çıkmasına rağmen, doktoru Max Schur’un da onayı ve desteğiyle aldığı morfinle, İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasından üç hafta sonra, 23 Eylül 1939 günü hayatına son verir.

Psikanalizin babası ünlü nörolog Sigmund Freud’un bedeni, ölümünden üç gün sonra İngiltere’deki Golders Green Krematoryumu’nda, aralarında ünlü yazar Stefan Zweig’ın da bulunduğu Avusturyalı mültecilerin huzurunda yakılır. Külleri, Viyana’dan Londra’ya gelirken yanında getirmiş olduğu antik bir Etrüsk vazosunda ebedî istirahate terk edilir. Vazo, oğlu Ernst tarafından tasarlanıp babasının anısına dikilen üçgen prizma şeklinde ince uzun bir sütunun tepesine oturtulur. Sütunun üstünde ise sadece bir isim ve iki tarih vardır: Sigmund Freud | 1856-1939
 
 
 

Bu portre, yazarımız Hasan Saraç’ın Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2 adlı eserinden alınmış olup, yayıncı kuruluş Portakal Kitap‘ın özel izniyle yayınlanmıştır. Bir başka ortamda kullanılması, paylaşılması yasaktır…

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Hüseyin Küçükkelepçe 1 Haziran 2020 at 19:54

    Hasan Bey, anlattığınız büyük insanları tanımadan yıllarca konuşmalarımıza malzeme yaptık. Kitaplarını okuduk ama yine de tanımayı aklımızın ucundan geçirmedik. Yazılarınız bütün eserlerine giriş mahiyetinde. Sizi değerlendirmek haddime değil ama bu kadar devasa adamları kısacık bir metinle anlatmak, hiç bilinmeyen yönlerini yazmak sevgi, emek ve yetenek ister. Çok teşekkürler. Kitabınızı almamak haksızlık olacak.
     
    Freud, bir şarlatan değil bir dahidir. Görüşlerini beğenmeyenler saklayacak çok şeyi olanlardır. Yazdıkları insana tutulan bir aynadır. Üstelik bu ayna ne giyerse giysin kişiyi çıplak, sansürsüz gösterir. Çoğumuz bırakın bu aynaya bakmayı böyle bir aynanın var olduğu haberini bile hakaret ve kızgınlıkla karşılaız. Zamandaşı Jung ile olan tartışmaları, ayrışmaları başka mevzu ama benim favorim Jung’dur. Bana göre insan hakkında daha bütüncül bir kuram geliştirmiştir.
     
    Selamlar…

    • Cevapla Hasan Saraç 2 Haziran 2020 at 00:46

      Merhaba Hüseyin Bey, nazik, değerli ve gönül okşayıcı yorumunuz için çok teşekkür ederim.
       
      Ünlü yazarların hayatlarını çok uzun olmayan bir makalede özetlemenin zor olduğu konusunda çok haklısınız. Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2 yayınlandıktan sonra Edebiyat Haber sitesinde bir söyleşim yayınlandı. Fırsat bulup o söyleşiyi okursanız bu proje öncesinde hangi evrelerden geçtiğimi görebilirsiniz.
       
      JUNG hakkında size katılıyorum. Freud elbette bir dahi idi ancak “kolektif bilinçaltı” ve arketip kavramlarını dünyaya kazandıran Jung çok daha zorlu bir mücadele vermişti. Aynı kitapta Jung’un hikâyesini de anlatmaya ve yaşadığı zorlukları elimden geldiğince açıklamaya çalışmıştım…
       
      Saygılarımla,
       
      HS

    Cevap Yaz