Roman

Çapraz Oyun | Bölüm 7

6 Temmuz 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 1
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 2
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 3
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 4
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 5
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 6
 
 

“Hayal gücümüzün bize varsaydırdığı ve bizim boşuna keşfetmeye çalıştığımız şey yerine, hayat bize hayal bile edemediğimiz bir şey bahşeder.”

– Marcel Proust

 
Psikoloji profesörü Mustafa Yılmaz iki günlük bir konferansa katılmak üzere Paris’e gitmektedir. Köln’e giden uçağın ekonomi sınıfında yolculuğa çıkar, uyandığında ise kendisini (başka bir bedenle) Paris’e inen uçağın Business Class koltuğundan otururken bulur.

Aynı gün, Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin gizemli patronu Kâmil Bey de uçakla seyahat etmektedir. Kâmil Bey de tıpkı Mustafa Hoca gibi büyük bir sürprizle karşılaşır… Farklı bir beden içinde uyanmıştır ve içinde bulunduğu uçak da Paris’e değil Köln Havaalanına inmiştir biraz önce!

Esas itibariyle kimlik kaybını irdeleyen psikolojik bir roman Çapraz Oyun.

Rüyaların ne anlama geldiğini araştıran psikologlar cüzdan, çanta gibi günlük hayatta bağımlı olduğumuz cisimlerin kimliğimizi temsil ettiğini vurgularlar. İşte iki roman kahramanımızın başına gelenler… Yanlarından hiç ayırmadıkları biricik çantaları dışarıdan aynı gibi görünse de içini açtıklarından farklı olduklarını keşfederler.

Yalnızca bedenlerini değil kimliklerini de kaybetmişlerdir…

Şimdi de bu iki çok farklı roman karakterinin yaşadıkları bu travmaya nasıl bir tepki verdiklerini izlemeye devam ediyoruz…

Kâmil ile Yasemin sohbetlerine kaldığı yerden devam ediyor…

Hocasının dileğini yerine getirmiş, kimi zaman kendisini utandıran, hatta göz yaşlarına boğan ayrıntılara varıncaya kadar hayat hikayesini anlatmıştı Yasemin.

Zorlu bir imtihandan çıkan bir öğrenci gibi önce derin bir nefes almış, sonra da o ana kadar yaşadığı coşkunun, çok sevdiği hocasının yanında geçirdiği saatlerin ve içtiği içkilerin verdiği cesaretle “Peki hocam, gördünüz ya, ben sözümü tuttum. Şimdi de sıra sizde… Ya siz bana neler anlatacaksınız?” diye sormuştu.
 
 

7. BÖLÜM

 
 
Bu soruya habersiz yakalanan Kâmil ise zaman kazanmak için “Sıra ana yemekleri ısmarlamaya geldi” diyerek hemen garsonu çağırdı.

Menüye bir kez daha göz attıktan sonra da kendisi için fırında kızarmış ördek seçti ve sipariş vermek için Yasemin’in kararını beklemeye başladı. Garson onlara bu gece için Châteauneuf-du-Pape şarabını tavsiye etmişti. Ördek de şarabın neredeyse on üç değişik üzümden süzülmüş yumuşak içimine uygun bir seçim olacaktı. Yasemin de bir süre duraladıktan sonra bernaise soslu az pişmiş biftekte karar kıldı.

“Paris’i daha önce hiç görmedim” diyen biri için hiç de fena bir seçim sayılmazdı bu. Ama tam o sırada, “Yoksa böfstrogonof mu yeseydim?” diye sordu. Çaresizce aradığı fırsatı bulmuştu Kâmil. Konuyu değiştirip dikkatleri başka yöne çevirebilmek için bulunmaz bir fırsat çıkmıştı karşısına.

Bundan yararlanacaktı…

“Ben olsam ilk tercihimden vazgeçmezdim” diye başladı söze. “Nereden baksan özel bir Fransız sosundan bahsediyoruz. Bu arada, böfstrogonof adı nereden geliyor, hikâyesini biliyor muydun?”

“Hayır” diye yanıtladı Yasemin. “Bilmiyordum.”

Böylece konuşma sırası yeniden Kâmil’e gelmişti.

Hem de oldukça farklı bir konu hakkında… Fırsatı nimet bilip, siparişleri verir vermez hiç nazlanmadan anlatmaya koyuldu.

“Rusların ve aslına bakılırsa bütün dünyanın ‘Büyük Petro’ diye adlandırdığı ünlü Rus Çarını bilirsin. Oysa bize tarih derslerinde hep “Deli Petro” diye anlattılar o büyük lideri. Neyse… On sekizinci yüzyılın başlarında ülkesini Batılılaştırma projesinin bir parçası olarak muazzam bir işe girişmişti Petro. O sıralarda bir bataklıktan ibaret olan çok geniş bir alana koca bir kenti sıfırdan inşa etme projesiydi bu. Uzun bir inşa süresinden sonra o balçık topraklar üzerinde yaşanılabilir bir hale gelir ve iki yüz yıl boyunca ülkenin başkenti olacak Saint Petersburg şehri çıkar ortaya. Ve de sonradan dünyaca ünlü bir müzeye dönüşecek olan Hermitage kışlık sarayı… Tabii devletin bütün resmi kurumları, ordu birlikleri, dönemin bilumum soyluları, sanatçıları, sıradan burjuvaları ve olmazsa olmaz dalkavukları bu yeni yerleşim bölgesinde kendilerine bir yer edinme yarışına girişir.”

Yasemin hiç görmediği bu ünlü kentin hikâyesini merakla dinlerken, bir yandan da hocasının farklı yönlerini keşfetmenin gizli heyecanını yaşıyordu.

“İşte o yıllarda zamanın zenginlerinden Strogonoff ailesinin Saint Petersburg’daki malikânesinde de sık sık ziyafetler verilirmiş. Bir gece öylesine bir kalabalık yığılmış ki evin aşçısı konuklara et yetiştiremeyeceğini anlayınca yardımcılarına biftekleri ince şeritler halinde kesip özel bir sosla servis etmelerini emretmiş. Bu farklı sunum Saint Petersburg sosyetesinde o kadar beğenilmiş ki daha sonraki davetlerde menünün ayrılmaz bir parçası olmuş. Sonra da ‘böfstrogonof’un ünü tüm dünyaya yayılmış. İşin aslını kim bilebilir? Ama hikâye kısmını soruyorsan, benim bildiğim uyarlaması böyle işte.”

Yasemin, Mustafa Hoca’sı hiç susmasın, hep anlatsın istiyordu.

Ama o arada yemekleri de gelmişti. Neredeyse iki saattir buradaydılar. Ve dakikalar hızla tükeniyordu. Mustafa Hoca’nın kimliği hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsa artık harekete geçmeliydi Kâmil. Elinden geldiği kadar dikkatlice, gece boyunca oluşturdukları dengeleri bozmadan, peşinde koştuğu kısma geri dönmeliydi.

“Sevgili Yasemin… Şimdi senden son bir ricam olacak. Uzun zamandır aynı ortamları paylaşıyoruz. Zamanında derslerime girdin. Ortak projelerde birlikte çalışıyoruz. Hakkımda yaptığın gözlemler vardır elbette. Birlikte yaşadığımız ilginç anılar, şahit olduğun ilginç olaylar vuku bulmuş olmalı. Sakın unutma, bu gecelik bir başkasını temsil ediyorum karşında. Şimdi burada oturmuş şu güzel yemeklerimizi yerken bana biraz da Mustafa Hoca’ndan bahsetsene.”

Yasemin hemen itiraz etti.

“Hocam, yapmayın Allah aşkına, zaten hayat hikâyemi baştan sona anlattım size, şimdi benden bir de kendiniz hakkında bir şeyler anlatmamı istemeyin lütfen. Beni gerçekten çok zorluyorsunuz. Açıkçası ne söyleyebileceğimi bile kestiremiyorum.”

Kâmil şansını fazla zorlamaması gerektiğinin farkındaydı. Yasemin söylediklerine itiraz edince farklı bir yöntem denemeye karar verdi.

“Peki, vaz geçtim o talebimden. Beni bir insan olarak değil, yani karakter özelliklerimle değerlendirme… Yalnızca şahit olduğun birkaç ilginç olaydan bahset en azından. Mesela ben nerede doğmuşum, nerede okumuşum, ailem nereli, bunun gibi konularda neler biliyorsan onlardan bahset bana… Lütfen…”

“Hocam burada oturup size kendiniz hakkında açıklamalar yapmam biraz komik olmuyor mu?”

Kâmil pes etmemeye kararlıydı.

“Biraz önce de açıklamaya çalıştığım gibi… Şöyle düşün istersen… Örneğin, biraz önce kokteylde tesadüfen tanıştığımızı düşün. Kim bilir, belki de Profesör Mustafa da bizimle birlikteydi. Sonra üzerinde çalışması gereken bir makale olduğunu söyleyip oteline döndü. Biz de birlikte akşam yemeğine çıkıp buraya geldik. Ben de o tanıştığım hocanın kim olduğunu, nasıl biri olduğunu merak ettim, hakkında senden bir şeyler öğrenmek istiyorum. O kadar da karmaşık sayılmaz… Ne dersin?”

Yasemin, gecenin başında kendine verdiği sözü hatırladı. Son birkaç saattir hayatının en unutulmaz akşamlarından birini yaşıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmemişti. Madem öyle şimdi neden oyunbozanlık ediyordu? Erkeklerin sabırsız olduğunu, bir kadından istediğini elde edemediğinde bambaşka bir kişiliğe dönüşebildiğini bilmiyor olabilir miydi? Kafası karışmış bir halde yaşadığı âna geri döndü. Bifteğin sosu gerçekten çok güzelmiş diye geçirdi içinden. Nasıl bir cevap vereceğini düşünürken aniden durumun tuhaflığını fark etti. Aman Allah’ım, bunca sene neden fark edememişti bu garipliği?

“Hocam, biliyor musunuz? Düşünürken birden şunun fark ettim. Sizin kişiliğiniz hakkınızda belki de pek çok şey söyleyebilirim ama kim olduğunuz hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Yani o sorduğunuz soruların cevapları ne yazık ki bende yok. Açıkçası bana bu kadar yıl kendinizden hiç bahsetmemiş olmanıza da biraz şaşırdım doğrusu… Siz sorunca kafama dank etti birden. Anlaşılan bana kendinizden hiç bahsetmemişsiniz. Ben de size soramamışım. Belki aklıma gelmedi, belki de cesaret edemedim. O yüzden size ancak sağdan soldan kulağıma gelen birkaç bilgiyi aktarabilirim. Bunların ne kadar gerçek olduğunu da bilemiyorum.”

Yasemin, karşısında oturan Mustafa Hocasını göz ucuyla yokladı. O da sanki kendisine hiç bilmediği sırları anlatan bir kişiyi izlercesine, pür dikkat söylediklerini dinliyordu. Hiç olmazsa anlattıklarımı saçma bulmuyor diye düşündü.

Ve devam etmeye karar verdi.

“Bildiğim kadarıyla siz de benim gibi çocuk yaşta yetim kalmışsınız. Belki de çok daha küçükken… Sanırım önceleri İstanbul’daki yetimhanelerden birinde kalıyormuşsunuz. Anlaşılan çok zeki olduğunuz o zamandan belliymiş. Bu sayede Darüşşafaka’da yatılı okumaya hak kazanmışsınız. Ardından burs kazanıp gittiğiniz Amerika’da, Berkeley Üniversitesi’nde eğitiminizi ve doktoranızı tamamlayıp Türkiye’ye dönmüşsünüz. Galiba bir yıl da Roma Üniversitesi’nde hocalık yapmıştınız. Boğaziçi’nde ders verirken, son sınıfta benim hocam oldunuz. Zaten sonrasında ben de sizin davetinizle Bilgi Üniversitesi’ne geldim… Eveet, bir de Anadolu yakasında oturduğunuzu biliyorum, yanılmıyorsam Kalamış Marina’ya yakın bir yerlerde… Pek tatil yaptığınızı da görmedim. Senede birkaç kere yurt dışında konferanslara katılıyorsunuz. Eh, yazdığınız eserler de malum. Öyle işte…”

Sonrasında, o anda aklına gelmiş gibi bir şeyler daha anlatmaya başladı Yasemin.

“Bir de satranç oynamaktan çok hoşlandığınızı söylemiştiniz bir keresinde. Şimdi düşünüyorum da bana kendinizden o kadar az bahsetmişsiniz ki. Düşünsenize, hangi futbol takımını tuttuğunuzu bile bilmiyorum. Söyleyin bakalım, hangi takımı tutuyorsunuz?”

Kâmil tüm anlatılanları can kulağıyla dinlemiş, duyduklarından da hayli etkilenmişti. Şaşılacak bir durum… İki insanın yaşamları bu denli farklı olabilir miydi? Mustafa’ya bakıldığında, çocukluğundan itibaren tek başına geçen bir ömür… Belli ki çocuk yaşlarda son derece sıkıntılı bir süreç, gençlik yıllarında sürekli bir yaşama tutunma mücadelesi…

Öte yandan, zorlu dönem sona erdiğinde, yani işler belli bir düzeye ulaşıp karanlık günler geride kaldığında hocanın öncelikleri de değişmiş kendiliğinden! Sanki hayatı doğuştan böyle tasarlanmış. Kaderi böyle yazılmış. İşin güzel tarafı, belli bir yaştan sonra tanımadığı birileriyle sürekli uğraşmak, mücadele etmek zorunda kalmamış… Ne baba otoritesinin altında ezilmiş ne de iş ortaklarıyla, banka yöneticileriyle, çevresindeki insanlarla günbegün pazarlık etmek zorunda kalmış. Ne güvenlik danışmanlarına gerek duymuş ne hukuk müşavirlerine. Ne de bir karısı olmuş, ya da ailesi. Daima tek başına, yalnız ve cesur…

Kâmil düşünceye dalmış, Yasemin ise yanlış bir şeyler söylemiş olmaktan ürküp suskunluğa gömülmüştü.

Sonra hocasının yeniden bir şeyler söylediğini fark etti.

“Tamamdır Yasemin, söz veriyorum. Yalnızca bir hafta izin vereceksin bana. Tıpkı bu gece yaptığımız gibi, gelecek sefer de İstanbul’da yemeğe çıkacağız baş başa. O buluşmamızda bana ne dilersen sorabileceksin. Ben de neyi merak ediyorsan tane tane anlatacağım, açıklayacağım sana… Ama oyunumuz henüz bitmedi. Sana birkaç sorum daha olacak. Bunca yıl geçti, hayat hakkında neler düşündüğümden, nelere kızdığımdan, nelerden hoşlanmadığımdan hiç bahsetmedim mi sana? Peki derslerde nasıl biriydim mesela? Örneğin senin katıldığın derslerde hiç ilginç bir olayla karşılaşmadın mı?”

Yasemin, aniden oturduğu koltuğun iki yanına yapıştığını, düşmekten korkar gibi parmaklarıyla sımsıkı kavradığını, vücudunun yay gibi gerildiğini hissetti. Kanında dolanan adrenalin öylesine doruğa fırlamıştı ki refleksleri onun önüne geçmişti. Kalp ritminin hızlandığını saklamak istercesine ceketini önüne doğru çekiştirdi. Yoksa üşüyor muydu?

Mustafa Hocası, yani uzunca bir süredir fena halde tutkun olduğunu kendisine bile bir türlü itiraf edemediği adam, belki de hayatında ilk kez farklı bir gözle bakıyordu ona. Öğrencisiyle konuşuyormuş gibi değil… Eğer yanlış duymadıysa haftaya yeniden bir akşam yemeğinde buluşacaklarını söylemişti. Hatta söz vermişti… Hem de bu sefer birlikte yaşadıkları şehirde. İstanbul’da… Bu bir rüya değilse neydi?

Ellerini yavaşça masanın altında birbirine kenetlerken tırnaklarını da olanca gücüyle etine geçirdi. Becerebildiği kadar çok canını yakmaya çalışıyordu. Bu kontrolsüz halden çıkmalı, kendine gelip sakinleşmeliydi. Biraz önce ne demişti hocası?

“Söz veriyorum, neyi merak ediyorsan tane tane anlatacağım, açıklayacağım sana.”

Üzerine bir sükûnet çökmüştü sanki… Bilinmeyenler kaygılandırmıyordu artık hassas ruhunu, hem de hiç. Sevdiği erkeğin gizemine ortak olacağını bilmenin ötesinde ne isteyebilirdi ki? Genç kadın kendine verdiği söze sadık kalmaya karar verdi. Onu mutlu edecek, kendisinden ne istiyorsa hepsini verecekti.

“Tamam hocam” dedi kararlı bir sesle.

“Anlaştık öyleyse. O zaman ben de kaldığım yerden devam ediyorum anlatmaya. Birlikteyken hep projeler, doktora çalışmaları, konferans bildirileri ya da okuduğumuz kitaplar hakkında konuşurduk. O nedenle aklıma gelen ilginç bir şey yok gibi…”

Böyle söylemeye devam etse de zaman geçtikçe ve yeni rolüne alıştıkça üzerindeki baskının yavaş yavaş kalktığını hissetmeye başlamıştı Yasemin. Sanki yemek aralarında yaptıkları küçük sohbetleri, nadiren de olsa hocasının kendisiyle paylaştığı özel konuları daha ayrıntılı hatırlamaya, gözlerinde canlandırmaya başlamıştı…

“Yanılmıyorsam bazı günler kitabınızı alıp evinizin yakınlarındaki Fenerbahçe Parkı’na gittiğinizden, kafanızı dinlemek istediğinizde ise en çok hoşunuza giden şeyin etrafınızda olan bitenleri uzaktan izlemek olduğundan bahsetmiştiniz. Genç annelerin çocuklarını pusetlerde dolaştırırken yüzlerinden gördüğünüz huzur ve mutluluk karışımı yüz ifadeleri… Parkta dolanan kedilerin, köpeklerin, ördeklerin nasıl o bölgede genel bir ateşkes ilan edip bir arada kardeş kardeş yaşayabildiklerini… Yüksek ağaçların tek hâkimi de kargalarmış. Her şey yolunda giderken onların birbirlerinden uzak tek başlarına yaşadıklarını, ancak içlerinden biri tehdit altına girdiğinde nasıl da hep birlikte kanatlarını çırpıp, etrafı velveleye verdiklerini, böylece pek çok canlıda görülmeyen bir dayanışma sergilediklerini, bu manzaralardan ne kadar çok etkilendiğinizi anlatmıştınız bana…”

Kâmil, genç kadının bu sıradan günlük detayları nasıl da en ince ayrıntısına kadar hatırladığına şaşıyordu. Hocasına olan sevgisi, saygısı, hadi adını da koyalım, aşkı, bu kadar büyük olabilir miydi?

Hiç beklemediği bir anda, Mustafa’nın özel yaşantısının içinde dolanmaya başlamıştı Kâmil. Kendisini biraz da bir başkasının özel hayatını gözetleyen bir röntgenci gibi hissediyordu. Ancak şu anda bu inceliklere kafayı takacak halde değildi. Başına gelen tuhaflıklardan kurtulmanın, kendi hayatına dönmenin peşinde koşmaya devam edecekti…

O sırada Yasemin de biraz soluklanmak için ara vermişti.

Bardağından bir yudum alıp nicedir kutsal bir sır gibi gönlünde taşıdığı adama baktı bir kez daha. Aman Allah’ım, gözlerinde nasıl da yoğun bir merakla, pür dikkat kendisini izliyordu hocası! İçine dalga dalga yayılan tatlı bir huzurla, kaldığı yerden devam etti sözlerine.

“Sizin derslerinizi hiç kaçırmazdım hocam. Kitaplarda yazılanları nasıl yorumlayacağımızın kararını bize bırakır, okurken hangi soruları kendimize sormamız gerektiğini anlatırdınız. Doğruların daima birden fazla olduğunu, o nedenle insanların birbirlerine karşı daha hoşgörülü davranmaları gerektiğini söyler, tarihten, edebiyattan, ünlü düşünürlerden, psikoloji biliminin önemli bulgularından bahsederdiniz. Öğrencileriniz size farklı yorumlar getirdiklerinde onları dikkatle dinler, çoğu kez neden öyle düşündüklerini sorar ve o sorunun cevabını gene bize bırakırdınız. Zaten yazılı imtihan yapmak gibi bir âdetiniz yoktu. Ezberlenmiş bilgilerle ilgilenmediğinizi her dönem başında öğrencilerinize anlatırdınız. Sizin için en önemlisi öğrencilerinizin derslere gereken dikkati göstermeleri, yılmadan çalışmaları ve dürüst olmalarıydı… Böyle davrandıkları sürece gözünüzde hep değerli olacağımızı söylerdiniz.”

Kâmil, Yasemin’in anlattıklarını dinledikçe Mustafa Hoca’nın öyle sıradan bir kişi olmadığını anlamaya ve halen içinde bulunduğu bedenin gerçek sahibine daha fazla saygı duymaya başlamıştı. Bu sohbetin hemen bitmesini istemiyordu. Keşke biraz daha ayrıntılı bilgi alabilseydi…

“Peki, derslere ne tür öğrenciler gelirdi? Akılda kalan ortak özellikleri, benzerlikleri var mıydı?”

Yasemin bu soruyu nasıl cevaplandıracağını kestiremedi. Değişik coğrafyaların, farklı aile yapılarının temsilcilerinden oluşan kızlı erkekli bir gençler grubu canlanıyordu gözünde.

Birden, onda derin izler bırakan bir olayı hatırladı.

“Aklıma oldukça ilginç bir anı geldi biraz önce. Hatırlar mısınız bilemiyorum ama ben Boğaziçi’nde son sınıfta okurken bir misafir gelmeye başlamıştı derslerimize. Nedense her seferinde ders başladıktan biraz sonra sınıfa gelir, en arka sıranın bir köşesine oturur, ders bitmeden de arka kapıdan usulca çıkıp giderdi. Dikkatimi çekmişti. Yanında hiç kitap taşımaz, not tutmazdı. Zaten başında bir kasketle gelir, güneş gözlüklerini de çıkarmazdı. Yedi sekiz kez derslerimize katıldığını sanıyorum. Bir keresinde, tam da ders saati dolmak üzereyken, oturduğu yerden bir soru sormuştu size. O zaman fark etmiştim, hiç de sandığımız gibi genç bir öğrenci değil bayağı yetişkin bir adamdı bu ziyaretçi. Siz soruyu yanıtladıktan sonra da hiçbir şey söylemeden sınıftan çıkıp gitmişti. Bir daha da hiç gelmedi. Ne kadar ilginçti değil mi?”

Bu hikâye Kâmil’in dikkatini çekmişti.

“Peki, tam olarak ne sormuştu hatırlıyor musun?”

Yasemin hiç duraksamadan cevap verdi.

“Evet, tabii, daha dün sabah olmuş kadar net hatırlıyorum. Öylesine gizemli bir hali vardı ki sesini duyunca aniden irkilmiştim. Size, ‘Bir insan, hayatı boyunca işlediği günahlarla nasıl baş edebilir acaba?’ diye sormuştu.”

“Peki, ben ne cevap vermiştim?”

“Ah hocam; aslında siz bu tür şeyleri hayatta unutmazsınız. Neyse, madem ısrar ediyorsunuz, kelime kelimesine olmasa da hatırladığım kadarını söyleyeyim.”

Kâmil, “Çok mutlu olurum Yasemin” dedi tuhaf bir heyecanla.

“Bence siz de bizim gibi bu habersiz misafirin kim olduğunu, neden hep en arka sırada oturup dersleri tek başına dinlediğini merak ediyordunuz. Sanırım fakülte dekanından aldığı özel bir izinle katılıyordu derslerinize. Konuşmadığı sürece ona ihtiyaç duyduğu özgürlüğü verdiniz. Bazen geldi, bazen gelmedi… Dilediği gibi dersleri izledi… Kim bilir, belki başka bir üniversiteden gelen emekli bir akademisyen, bir psikolog, bir yazar ya da yaşı oldukça ilerlemiş bir gazeteciydi. Ancak sorunun yalınlığı, çıplaklığı ve gücü sizi de etkilemişti. Normalde size bir soru sorulduğunda kısaca kafanızı öne eğer sonra da sanki önünüzdeki yazılı bir metni okuyormuşçasına başı sonu planlanmış bir şekilde kendi yorumunuzu yaparsınız. Bu sefer pek öyle olmadı. Hatırladığım kadarıyla kürsünün önünde birkaç kere gidip geldiniz. Bir kere konuşmaya başlar gibi yapıp sonra yeniden sustunuz. Epey bir zaman sonra, daha önce hiç görmediğim kadar büyük bir dikkatle, ses tonunuzu da güçlendirerek, bir akademisyenden çok bir derviş edasıyla konuşmaya başladınız. Sanırım şuna benzer bir şeyler söylemiştiniz:

‘Bana emekli bir Fizik Hocası anlatmıştı. Bir gün sınıfına yeni bir öğrenci gelmiş. Hoca dersini anlatırken, öğrencisi de hep onun gözlerinin içine bakarmış. Hoca her dersin sonunda sınıfta o gün anlattıkları ile ilgili bir soru sorar, yeni gelen öğrencisi de her defasında daha soru biter bitmez heyecanla öne atılır ve doğru cevabı söylermiş. Bir süre sonra Hoca göz ucuyla onun ne yaptığını izlemeye başlamış. Dersin bitiminde hoca soracağı sorunun rakamlarını tahtaya yazmaya başladığında, bu öğrenci de hesap yapmaya başlıyor, soru tahtaya tümüyle yazıldığı anda o da cevaba ulaşıyormuş. Hoca, daha rakamları yazmaya başlamadan, öğrencisinin soruyu tahmin edebildiğini anlamış.

Sene bitmiş. Öğrencisi sonraki yıl başka bir şehre gidecek ve yatılı bir okula kaydını yaptıracakmış. En son dersten sonra hocası, öğrencisini yanına çağırmış ve ona şöyle demiş: ‘Ben hayatım boyunca iyi bir öğretmen olmaya gayret ettim. Öğretmenler aslında ayna gibidir. Işığı başkaları verir. Bizler o ışığı, yani ilmin esasını, temel kuramlarını sonraki nesillere yansıtmaya çalışırız. İşimiz budur. Kendi başımıza o ışığı yaratacak gücümüz de yoktur zaten. Sen farklısın. Çok çalış, kendini iyi yetiştir. Ne de olsa ilmin ışığını herkes yakamaz. Tanrı bu gücü az sayıda insana bahşetmiştir. Zekâ gerek. Çok çalışmak gerek. Sezgi, yaratıcılık gerek. Konuya tutkuyla kendini adamak gerek… Böyle gidersen günü geldiğinde kendi ışığını sen de yakabilirsin. Bunu sakın unutma…’

Şimdi, gelelim sizin sorunuza…

Aslında kurallar değişmedi. Ben bu sınıfın hocasıyım. Benim görevim de sizlere ayna olmaktır. Ama içinizde doğması gereken o ışığı ben yakamam. Ancak şunu da unutmayınız, iş sevgiye geldiğinde durum ilimden, bilimden çok farklıdır. Sevginin gücü öylesine yücedir ki her insan kendi ışığını yakabilir. Zaten hiç kimse, içinde bu sevginin kaynağı olmadan dünyaya gelmemiştir. Tanrı bizlere, yeryüzünün tüm insanlarına bu sevgi ateşini bağışlamıştır. Tanrının sarsılmaz adaleti de işte tam buradadır. Bize en çok gereken özü eşit dağıtmıştır. Gerisi zaten dekor… Hayat oyununun sahnesindeki değişik karakterlere özgü basit ayrıntılar… Kimisi sevgi denen gücün farkına hemen varır, hem kendi içini hem de çevresini aydınlatır, hayatı dolu dolu yaşanır bir hale getirir. Kimileri de kendi ışığını bir türlü keşfedemez, bazen de gördükleri halde onu kendi elleriyle köreltir, karanlığı tercih ederler. Sanırlar ki ışık onlara zarar verecek. Bilmezler ki sevginin gücü kimseye zarar vermez. Ondan korkanlara bile.

Bir insan, geçmişte günah işlediğini düşünmeye başlamışsa bir ümit var demektir. Artık içindeki o ışığın farkına varmak üzeredir. Dediğim gibi, bizler yalnızca birer garip hocayız. Bizler size yalnızca o ışığın var olduğunu söyleyebiliriz. O kutsal gücü, yani sevgiyi nasıl ateşleyip besleyeceğinize, şükretmeyi, başkalarını ve kendinizi affetmeyi ne zaman öğreneceğinize, elinizden geleni en sonuna kadar yaptıktan sonra hayatın akışına teslim olmanın erdemine ne zaman ulaşacağınıza ancak sizler karar verebilirsiniz. Unutmayın, varoluşun gizemli kapılarını açan anahtarlar zaten elinizde. Gerisi sizin niyetinize, tıynetinize kalmış.’“

Yasemin nihayet sustuğunda Kâmil adeta bir transtan uyanır gibi oldu.

Bu genç kadın o uzun tiradı nasıl kaydetmişti zihnine, nasıl hiç sekmeden bir solukta tekrarlayıvermişti? Yasemin ise, sanki o ânı yeniden yaşıyormuşçasına heyecanlanmıştı. Derin bir nefes aldı ve artık toparlasam iyi olacak diye düşündü.

“Evet hocam, siz o gün bunları söylerken, sanki içinizden doğup gün ışığına kavuşan bir başkası konuşuyor gibi ürperdiğimi hatırlıyorum. Sözleriniz bittiğinde siz de bir an için yerinizden kımıldayamadınız. Sınıftaki öğrenciler de mıhlanmış gibi yerlerinde oturmaya devam etti. Biraz sonra o adam yerinden kalktı. Arkasını döndü ve ağır adımlarla sınıftan çıktı. Sanki hayatının son günlerini yaşayan, her şeyini kaybetmiş bir insan gibiydi, başı önünde ağır aksak yürüyordu. Omuzları çökmüş, bitkin bir hali vardı. O yaşlı adamı bir daha gören olmadı. ‘Hiçbir’ yerden gelmiş, bilinmezliğin içinde kaybolmuştu. Sanki dünyayla vedalaşmaya hazırlanan bir fani, bir günahkâr gibi…”

Kâmil, dinlediklerinin etkisinde, içine düştüğü duygu girdabından yorulmaya başlamıştı. Öğreneceğimi öğrendim diye geçirdi içinden. Hatta umduğundan çok daha fazla bilgi ve duygu bombardımanına tutulmuş, dengesini kaybetmeye başlamıştı. Belki de bu tuhaf oyunu biraz daha uzatacak olursa açık vermekten korkuyordu. Ya da direnci tükenmiş, son on iki saatte yaşamakta olduğu ağır travmadan sonra kendisine olan güvenini, ayakta kalacak gücünü yitirmişti.

İçinde bulunduğu yarı fantastik durumun yarattığı zihinsel yorgunluk tüm savunma sistemlerini çökertmiş olmalıydı. Artık düşünecek hali bile kalmamıştı. Kimi zaman hocasına hayran hatta âşık bir öğrenci heyecanıyla, kimi zaman da çocuksu bir hayretle kendisini süzen genç kadına ne diyeceğini de bilemez olmuştu. Gücünün büsbütün tükendiğini hissedince eliyle alelacele işaret edip, garsondan hesabı istedi.

Restorandan çıktıklarında, hemen orada ayrılmalarının en doğru karar olacağını düşündü Kâmil.

Yasemin’e döndü, elini ellerinin arasına alıp dudaklarına götürdü, usulca öptü.

“Sevgili Yasemin, bu gece senden bazı şeyler öğrenmeyi ummuştum. Sen ise bana beklediğimden çok daha fazlasını verdin. Benimle birlikte olduğun her dakika için teşekkür ediyorum. Ne yazık ki yarınki konferansa katılamayacağım. Sanırım bir süre yalnız kalmam gerekiyor Paris’te. İstanbul’a ne zaman döneceğimi de şu anda kestiremiyorum ama birkaç gün içinde orada olacağımı tahmin ediyorum. Hazır olduğumda seni muhakkak arayacağım. O zamana kadar bekle, o gün gelmeden de beni sakın arama…”

Cümlesi bittiğinde Yasemin’in bir şey söylemesine fırsat vermeden arkasını döndü, artık Mustafa Hoca’nın kol değnekleri onu rahatsız etmiyordu. Hatta onlara alışmaya bile başlamıştı. Aksak ama güçlü adımlarla gecenin karanlığında kayboldu.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz