Roman

Çapraz Oyun | Bölüm 9

13 Temmuz 2020
Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 1
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 2
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 3
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 4
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 5
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 6
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 7
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 8
 
 

“İnsanoğlunun tüm eserlerinin kaynağı yaratıcı fantezilerdir. O halde hayal gücünü hor görmeye ne hakkımız var?”

– J. R .R. Tolkien

 
 

9. BÖLÜM

 
 

Kâmil İstanbul’a Dönüyor

Sabahın ilk ışıkları perdelerin kıvrımları arasından odayı yoklamaya başladığında uyandı.

Bir önceki akşam o duyarlı güzel kızı şehrin ortasında bırakıp kaçmış, sonra da yarı pişman yarı çaresiz odada kendisini bekleyen viskisiyle hasret gidermişti. En vefalı dostuydu o… Ne zaman isterse yanına gelir, kedi gibi sokulur, mırıldar, önce varlığıyla tahrik eder, sonra duygularını bastırıp ruhunun kontrolünü ele alırdı.

“Yine çok az uyumuşum” diye söylendi kendi kendine. Ne de olsa artık eskisi gibi delikanlı değildi. Tüm bu olup bitenlerden ve tükettiği onca alkolden sonra başı fena halde zonkluyordu. Kendi çantası orada olsa, her yolculukta yanında taşıdığı iki tablet Alka-Seltzer’i bir bardak suya atar, içerken aynaya bakıp o şarkıyı mırıldanabilirdi.

Bye bye love
Bye bye happiness
Hello, loneliness
I think I’m gonna cry

Roy Scheider ve “All That Jazz”… Ne çok sevmişti o filmi! Şarkı sözleri de tam o gün için yazılmıştı sanki. İçine düştüğü tuzağı ifşa etmek istercesine dilinin ucunda geziniyordu dizeler…

Hoşça kal aşk
Hoşça kal mutluluk
Selam sana yalnızlık
Sanırım ağlayacağım

Bu yaştan sonra hiç tanımadığı kızlara öyle bir gecede âşık olacağı yoktu elbette. Dün gece şahit olduğu berraklığa âşık olmuştu aslında. Karşısındaki kızın şeffaflığına, Mustafa Hoca’ya olan sevgisinin saflığına, bağlılığının gücüne âşık olmuştu.

Kâmil’in doğduğu günden beri bir türlü tadamadığı zevklerdi bunlar… Bu insancıl duygular kendisine yasaklanmıştı sanki. Sert ve acımasız olmak üzere yetiştirilmişti o… Tıpkı Sparta’nın gözü dönmüş savaşçılar gibi…

Mustafa Hoca ne demişti sınıfını ziyarete gelen o yaşlı günahkâra?

“Unutmayın, varoluşun gizemli kapılarını açan anahtarlar zaten elinizde. Gerisi sizin niyetinize, tıynetinize kalmış.”

Kâmil kendisinde bile var olduğu söylenen o kaynağı öylesine köreltmek zorunda bırakılmıştı ki yüreğinde bir sevgi ışığının katresinin bile kaldığından emin olamıyordu.

“Öf be adam, sen hepten kafayı yemişsin” diye mırıldandı en sonunda. Silkinme ve titreyip kendine dönme zamanı çoktan gelmişti. Saatine baktı, dokuzu çeyrek geçiyordu. Demek ki işe yarar bir şeyler kotarabilmesi, daha doğrusu düştüğü tuzaktan kurtulabilmesi için yalnızca yirmi dört saat kalmıştı geriye.

Elbet bu bir tuzaksa eğer ve kurtulma imkânı varsa…

Bazı yurt dışı gezilerinde bu boş saatleri önceden planlar, iş programının ardına tek başına geçirebileceği bir gün daha eklerdi. Köln’e giderken de öyle planlamıştı ve bu uğursuz sürpriz başına gelmese sabahın erken saatlerinde gözlem turlarını atmaya çoktan başlamış olurdu. Hava güzelse sokaklarda saatlerce yürüyecek, hava koşulları uygun değilse bu kez de kiraladığı limuzinin arka koltuğundan şehir sakinlerinin günlük hayatlarını gözleyecekti.

Sıradan insanların neler düşündüğü, duyguları onu hiçbir zaman ilgilendirmemişti.

Ama sıradan insanların hayat tarzları, alışkanlıkları, tüketim tercihlerindeki değişim onun için daima önemli olmuştu. Zira geleceği planlarken ona asıl para kazandıracak olan veriler tüketicilerin nelerden hoşlandıkları değil, ileride nelere ihtiyaç duyacaklarıydı! Planlarını ona göre yapar, yatırımlarını ona göre şekillendirirdi…

Önce duşunu yapmaya karar verdi. Dişlerini parmaklarıyla ovarken duş kabinindeki acil durum düğmesini görmüştü bir gün önce. Ayağı kayar da düşecek olursa otel görevlilerini yardıma çağırabilirdi. Tedbiri elden bırakmadan soyunup kabinin içine girdi. Havayla karıştırılmış tazyikli sıcak su üzerinden akıp giderken kendine ait olmayan ödünç bedene bir daha baktı. İyi de ödünç olduğunu kim söylemişti?

Sol bacağındaki deformasyonu saymazsak vücudu kusursuz ve oldukça güçlü sayılırdı. Bir gün önce zorlanmadan hareket edebildiğini, birçok şeyi rahatlıkla tek başına yapabildiğini, isterse pek çok şeyin üstesinden gelebileceğini yeterince test etmişti zaten!

Duşun tadını iyice çıkardıktan sonra dışarı çıkıp kurulandı. Sıra tıraş olmaya gelmişti. Sakallı adamlar nasıl tıraş olurdu acaba? Onun da bir tekniği vardır elbet, diye düşündü ama bugün sırası değildi. Kim neyi, nasıl fark edecekti ki? Dün akşam giydiği kıyafete de alışmıştı. Yoluna onlarla devam etmeye karar verdi. Sakin adımlarla aşağıya, kahvaltı salonuna indi.

Doktorları ona yumurtayı, jambonu, akıllarına gelen her tür lezzetli yiyeceği yasaklamıştı. Son yirmi dört saat içinde yaşadıklarından sonra kim takardı kolesterol seviyesini! Kendini alabildiğine şımartacaktı. Salona girdiğinde bir önceki gün odasına viskisini getiren kızla burun buruna geldi. Kız günaydın derken muzipçe gülümsedi. Ya verdiği yirmi avro hedefi bulmuştu, ya da aynayı kırdığını birileri kulağına fısıldamış olmalıydı.

Tek kişilik bir masa istedi.

Kahvaltısını olabildiğince uzatacak, ilk önce de taze sıkılmış portakal suyu sipariş edecekti. İki yumurtalı dana jambona fırın patates ve köz domates ekleyecek, kızarmış tost ekmeği ve peynir çeşitleriyle kahvaltısını sürdürecek, en sonunda da tazecik mini kruvasanları önünde duran bala banıp atıştırırken sütlü kahvesini yudumlayacaktı.

Bir saat sonra salondan çıkarken o kızı bir daha gördü. “Afiyet olsun efendim, iyi günler” derken gözlerinin içine bakıyordu. Cebinden çıkardığı yirmi avroyu görünce dudakları iyice aralandı…

Lobiye indiğinde kendine rahat bir köşe bulmak için etrafına bakındı. Geniş, konforlu koltukları, sesi emen yumuşak halıları, loş ışıkları tercih ederdi Kâmil. Ama bu oteli dekore eden iç mimarlar başka zevklere hitap etmeyi kafaya koymuşlardı bir kere. Resepsiyonun önündeki siyah beyaz karolardan oluşan parlak zemin, boş bir satranç masasını andırıyordu. Bu alabildiğine yavaş, can sıkıcı oyunu kimler oynar diye geçirdi içinden. Parlak renkli kadife koltukları da hiç beğenmemişti. En sonunda kapıya uzak bir köşede, kendine uygun bir yer buldu ve oturup düşünmeye başladı.
Romantik anıları, duygusal sohbetleri, nostaljik gelgitleri geride bırakma zamanı gelmiş, hatta çoktan geçmişti. Her ne kadar yüzündeki sakallar bir başka kimliği temsil ediyor olsa da o hâlâ her şeyi kontrol altında tutan Kâmil Bey’di.

Hiçbir şeyin değişmediği, bu anlamsız kâbusun kaldığı yerden devam ettiği az buçuk belli olmuştu. Hayat böyle sürüp gidecekse şimdiden tedbirlerini alması gerekirdi. Karısı Selin’i ve çocukları Kemal ile Didem’i bir sonraki aşamaya bıraktı. Onlara neyi nasıl açıklayabileceğini hâlâ kestiremiyordu. En sonunda kararını verip lobide servis yapan genç adamdan bir telsiz telefon istedi.

Biraz sonra telefonun öbür ucunda sekreteri Zeynep’in sesini duyuldu.

“Alo, Kâmil Bey, siz misiniz?”

Şirkette bile pek çok kişinin bilmediği özel bir hattan aramıştı yardımcısını. Son yirmi dört saattir kendisinden haber alamadığına göre telefondaki kişinin patronu olacağını tahmin etmesi doğaldı. Öte yandan, bir süre önce şirketlerinin güvenlik danışmanlığını üstlenen Osman Bey, kendisi ve yardımcısı için özel protokoller oluşturmuştu. Yurt dışındayken Zeynep’i rahat bir ortamdan ve kendi iradesiyle aradığını, başka bir deyişle başının belada olup olmadığını açılış cümlesiyle göstermesi gerekiyordu. Kâmil de öyle yaptı.

“Merhaba Zeynep, bugün nasılsın bakalım, beni özlediniz mi?”

Patronu her şeyin kontrol altında olduğunu gösteren açılışı yapmıştı. Yine de hattın öteki ucundan gelen farklı ses tonu Zeynep’i biraz kaygılandırmıştı. Tedbiri elden bırakmak istemedi.

“Kâmil Bey, biz de sizin aramanızı bekliyorduk. Nasılsınız? Umarım her şey yolundadır. Acaba hatlarda bir sorun mu var? Sesinizi tam alamadım.”

Doğru ya… Yeni ses tonuna iyi kötü alışmıştı ama çıkardığı ses kendisine ait değildi işte. Şimdi yapması gereken tek şey, son konuşmalarına bir gönderme yapmaktı.

“Haklısın Zeynep, sesim bu sabah biraz farklı gibi. Belki de biraz önce içtiğim buzlu portakal sularının etkisidir. Evet, dünkü toplantı iyi geçti. Peki, dün sabah havaalanına giderken seni aradığımda istediğim bilgileri tasnif ettiniz mi?”

Bir önceki sabah patronunun havaalanına giderken kendisine arabadan etmiş olduğu telefon da onaylanınca Zeynep’in içi rahatlamıştı.

“Evet Kâmil Bey, sesiniz gerçekten biraz farklı geliyor. Çok geçmiş olsun. İlginizi çekeceğini sandığımız yedi sekiz telefon mesajını dün size göndermiştik. Ancak bilgisayarımdan görebildiğim kadarıyla henüz onları açmamışsınız.”

Öyle ya, işlerden tamamen kopmuştu Kâmil. İyi de bu deli saçması fantastik sorunlarla uğraşırken ne yapabilirdi ki?

“Haklısın Zeynep, öyle oldu. Mesajlarımla ilgilenemedim. Şimdi beni iyi dinle ve söyleyeceklerimi hemen kaydet. Sakın bir atlama olmasın. Şu andan itibaren senden isteyeceklerimi de ilgili şahıslar dışında kimseyle paylaşmayacaksın. Anlaştık mı?”

“Kesinlikle Kâmil Bey, sizi dinliyorum.”

“Öncelikle Selin Hanım’ı ara. İyi olduğumu ancak ses tellerimdeki bir üşütmeden dolayı onları da arayamadığımı kendisine söyle. İşin doğrusu ne Selin Hanım’ı, ne de çocukları arayabildim. Yarın da eve dönemeyeceğim… Bu konuşmadan sonra da seni veya şirketten başka birini kesinlikle aramayacağım. Kimse de beni seyahatlerde kullandığım telefonumdan aramasın, açmayacağım. Buraya kadar söylediklerim anlaşıldı mı?”

Zeynep bu sefer işlerin biraz farklı geliştiğini hemen hissetmişti.

Öte yandan, geçmişte edindiği tecrübeler sayesinde bu tür ani program değişikliklerine de alışkındı. Onun görevi fikir yürütmek veya tahminde bulunmak değil, söyleneni yapmaktı. Fazla da şaşırmamıştı, Kâmil Bey böyleydi işte…

“Kâmil Bey, siz hiç endişe etmeyiniz, isteklerinizin yerine geldiğinden emin oluncaya kadar ofisten ayrılmayacağımı biliyorsunuz zaten.”

“Evet Zeynep, sana güveniyorum. Şimdi gelelim asıl konuya. Öncelikle görüşeceğim bakanın özel kalemini arayıp yolculuk sırasında rahatsızlandığımı söyle. Daha ileri bir tarih için yeniden randevu ayarlamaya çalışırız. Bu bir. İkincisi önümüzdeki üç gün için planlanmış tüm görüşmelerimi ve toplantılarımı iptal et. Neyi, ne zaman yapacağımı ben geldikten sonra birlikte değerlendiririz. Bu arada, ben planlandığı gibi yarın dönüyorum, ancak Orhan beni boşuna karşılamaya gelmesin. Selin Hanım’a da söyleyeceğin gibi eve de gitmeyeceğim, ofise de gelmeyeceğim. Özetle, beni yarın yok sayın… Şimdi söyleyeceklerim çok daha önemli. Yarın değil ama öbür gün saat tam dokuzda bana bir ziyaretçi gelecek. Adı Mustafa Yılmaz. Boşuna aranma, bizim şirket kayıtlarımızda onun hakkında bir şey bulamazsın. Elli beş yaşlarında, sakalları olan ve koltuk değnekleri ile dolaşan bir akademisyen. Kapıya not bırak, binaya geldiğinde doğruca aşağıya inip onunla şahsen sen ilgileneceksin. Kendisini doğrudan odama al ve benden haber bekle. Buraya kadar anlaştık mı?”

“Kâmil Bey, siz hiç merak etmeyin. Tüm randevularınızı iptal ediyorum, Selin Hanım’la bizzat görüşüp kendisini bilgilendireceğim. Orhan’a söyleyeceğim, sizi karşılamaya gelmeyecek. Mustafa Bey’i de iki gün sonra sabah dokuzda bizzat ben karşılayacağım. Başka bir arzunuz var mı?”

“Evet, son bir şey daha var. Bizim güvenlik danışmanımız Osman Bey’le görüş, öbür gün saat onda muhakkak ofisime gelsin. Bir de hukuk müşavirimiz Süleyman Bey’e söyle. Ona sormak istediğim bir şey var. Saat on buçukta bana uğrasın. Anlaştık mı? Her şey anlaşıldı mı?”

“Evet efendim. Her şey açık… Size iyi yolculuklar dilerim. Lütfen kendinize iyi bakın, bir an evvel iyileşeceğinizi umarım.”

Kâmil, Zeynep’le görüştüğü zamanlar kendini daima iyi hissederdi.

Şimdiye kadar söylediği herhangi bir şeyi yanlış anladığını ya da bir detayı unuttuğunu görmemişti. Ona bir görev verdi mi, gerisini düşünmesi gerekmezdi. Ne istediyse eksiksiz halledileceğinden emin olabilirdi.

“Teşekkür ederim Zeynep. Sana daima güvenebileceğimi biliyorum.”

Zeynep, yerinde otururken terlediğini hissetti. Neredeyse ilk patronları Kemal Bey’in şirketi yüzüstü bırakıp gittiği günden beri böyle bir durumla hiç karşılaşmadığını düşündü. Birkaç günlük ortadan kaybolmalar, geceleri eve gitmemeler, kimliği belirsiz gizli konuklar. Bunlara çoktan alışmıştı. Öte yandan, güvenlik danışmanı ve hukuk müşavirinin birbiri ardına ofise çağrılması pek hayra yorulacak işaretler değildi. Zihnini kurcalayan bir şey daha vardı. Telefonu kapatıp notlarını bilgisayara aktarırken patronun söylediği bir şey daha da çok dikkatini çekmişti.

“Teşekkür ederim Zeynep. Sana daima güvenebileceğimi biliyorum.”

Böyle bir cümleyi Kâmil Bey’den şimdiye kadar hiç duymuş muydu? Hem ona teşekkür ediyor hem de güvenebileceğini söylüyordu. Bakalım başımıza daha ne işler neler gelecek diye mırıldanıp, yapılacakları zihninde sıralamaya başladı. Zeynep için gün kaldığı yerden devam ediyordu.

Kâmil ise, Zeynep’le konuşmasını bitirdiğinde kendine olan güveni biraz daha yerine gelmiş bir halde arkasına yaslandı. Oyun artık bitmişti. Aynada gördüğü yüzün, o sakallı adamın bedenine sahip olması başka, pes edip ellerinin arasına sıkıştırdığı başını çaresizce ovuşturmak başka. Yirmi dört saatlik bir rötardan sonra gerçek kimliğine yeniden kavuşmuş, savaş baltalarını dolaptan çıkarıp özel zırhını üzerine geçirmişti.

Bu tür anlamsız ve çözümü imkânsız gibi görünen problemlerle karşılaştığında önce olan biteni fark etmemiş gibi davranır, kendisini ve çevresindekileri bir süre rahatlatmaya çalışırdı. Aslında farkına varmadan yaptığı şey, atacağı adımları planlayabilmesi için içindeki öteki “ben”e süre tanımaktı. Böyle durumlarda “Kâmil üstü Kâmil” kendiliğinden kontrolü ele alır, mücadeleyi başlatır, vakti geldiğinde komutayı yeniden kendisine iade ederdi.

Bazen de bu görevi gece yarısı düşlerinde “öteki ben”in verdiği mesajlar yerine getirirdi.

Uluslararası bir toplantının açılış konuşmasında sunum yapan bir bilim adamından rüyaların işlevlerini ve taşıdığı anlamları dinlediği günden beri uykuda gördüklerine çok daha fazla önem vermeye başlamıştı. Anlayabildiği kadarıyla, olan bitenleri kavrayabilmenin bir yolu da bazen o uyku arası verilen rüya molalarıydı.

Son yaşadığı travmanın etkisini çok yoğun hissettiğinden olsa gerek, dün gece gördüğü rüyalardan tek bir mesaj bile çıkartamamıştı. İş başa düştü diyerek Zeynep’i aramış ve mücadeleyi kendisi başlatmıştı. Her yediği golden sonra pes edip hayata küsse, Kâmil, Kâmil olmazdı ki.

Neticede Yasemin’i unutmak kolaydı. Zaten onu Kâmil olarak hayatı boyunca bir daha görmesi için de bir neden kalmamıştı. Hadi diyelim Mustafa’nın yaşamını da bir şekilde düzene soktuk. Kendisi, yani gerçek Kâmil ne olacaktı? Onun hayatı öyle iki satır çiziktirilip geçiştirilecek kadar sıradan bir hayat değildi ki. Bu kimlikle de olsa, bu vücutla da olsa, kendi geleceğini; bir gün öncesine kadar sahip olduğu gücü, babasından kalan şirketleri kimseye kaptırmaya niyeti yoktu ve karşısına çıkan her fani ile mücadele etmeye hazırdı.

Zeynep akıllıydı. Her türlü duruma adapte olabilirdi. Onu ve yanında çalışan yöneticileri de ikna etti diyelim. Ya resmi belgeler? Pek çok şirkette en büyük hissedar Kâmil Yalçın görünüyordu. Şirketlerinin yönetim kurullarını belirleme hakkı kendisindeydi. Yani öteki adamda, şu anda nerede olduğunu bilemediği, erişemediği Kâmil’de… Mustafa Yılmaz adına düzenlenmiş bir kimlikle bu işleri nasıl kontrol altına alacak, nereye hangi imzayı atacaktı? Hukuk müşavirinin işi buna bir çözüm bulmak olmalıydı. Onlara avuç dolusu paraları bunun için ödüyordu zaten. Yoksa sıradan davalara bakacak avukat memlekette çoktu. Köln’e uçan Kâmil’in bedenindeki adamla hesaplaşmanın yolunu da güvenlik danışmanı ile birlikte bulacaklardı. Belki zordu ama imkânsız değil!

Hem zaten bir gece önce hakkında anlatılanlardan anladığı kadarıyla şu anda bedenine sahip olduğu gerçek Mustafa, yani Bilgi Üniversitesi’nde ders veren Psikoloji Profesörü, kendisine ve şirketteki yetkililere problem çıkartacak, zorluk yaşatacak bir tipe benzemiyordu.

Yine de… Off, her türlü kötü ihtimali sürekli düşünmek zorunda mıydı böyle?

Paris’teki otelin lobisinde oturan adama, yani kendisine, yani Kâmil’e, herkes Mustafa diyordu. Peki, Köln’de herkesin Kâmil dediği biri gerçekten var mıydı? Yirmi dört saattir görmezden gelmek için bahaneler uydurduğu esas soru buradaydı işte. Öyle biri varsa eğer, o bedenle ortalarda dolanan sahtekâr yine kendisi olabilir miydi? Yoksa kimdi? Yoksa biraz önce zararsız olduğunu düşündüğü Mustafa’nın ruhu mu ele geçirmişti kimliğini?

Gençlik yıllarında okuduğu o romanı hatırladı. Hani şu kurgusu bir türlü tamamlanmadığı için ortada kalan altı roman karakterinin kendilerini yaratan yazara başkaldırıp kitaptan dışarı fırladıkları o muhteşem fantastik romanı… Kendi geleceklerini tayin etmeye ve özgür hayatlarını yaşamaya karar veren o çılgın sanal karakterleri düşündü bir süre… Yoksa kendisi de öyle sanal bir karaktere mi dönüşecekti bu işin sonunda?

Nobel Edebiyat ödüllü İtalyan yazarın adı Luigi Pirandello idi galiba. Ve şöyle demişti bir kitabında. ”Benim yaşamımı paylaşan biri var ve ben onun hakkında hiçbir şey bilmiyorum…”

Off…
Of ki of!

Korkunun ecele ne zaman faydası olmuş!

Sakin adımlarla resepsiyona yaklaştı Kâmil. Bir gün önce bankonun arkasında duran kız bu sabah da görevinin başındaydı. Tek farkla. Kâmil’e sürekli tepeden bakan nobran yüz ifadesi yirmi dört saat içinde büyük bir değişime uğramış, birdenbire kendini sevdirmeye çalışan bir kedi kılığına girmiş, mırıl mırıl yaltaklanıyordu. Yirmi avroların haberi buraya kadar ulaşmış, diye geçirdi içinden.

Paranın gücü! Ve güce taptıkça, güçsüzleri ezen sıradan insanlar…

Hayatı boyunca bunlardan o kadar çok görmüştü ki çevresinde… Zayıf, ezik, kaypak karakterlerini öyle iyi tanımıştı ki… Kimi zaman etrafa saçtığı küçük bahşişlerle, gerekiyorsa çok daha fazlasıyla onlara dilediğini yaptırabilmişti her zaman. Bir de bu güce prim vermeyenler vardı elbette. En zoru da onlarla baş edebilmekti Kâmil için…

Sonrası karışık… Çok karışık…

“Bonjour matmazel. Bugün keyifler nasıl bakalım?”

“Çok iyi efendim, umarız otelimizi beğenmişsinizdir. Size nasıl yardımcı olabilirim acaba?”

Kâmil bankoya biraz daha yaklaştı.

“Çok basit… Bir arkadaşım şu anda Almanya’nın Köln şehrindeki Hyatt Regency otelinde kalıyor. Bakın, tam adını bu kâğıda yazıyorum. Kâmil Yalçın. Kâmil’e bir not bırakmak istiyordum. Şimdi arayıp oda numarasını sorsam bana söylemezler. Sen onların resepsiyonunu arayıp bir sorsan, yoksa otelden ayrılmış mı bir öğrensen diyordum…”

Kız, Kâmil’in illüzyonist gibi bir anda elinde beliren elli avroya tutkuyla baktı. Daha tümü bile görünmeden elli avroyu tek hamlede cebe atarken, dudaklarındaki gülümseme çoktan gözlerine kadar yayılmıştı.

“Elimden geleni yapacağım. Siz isterseniz yerinize dönün, elinizdeki telsiz telefondan birazdan size bilgi veririm.”

İşte dananın kuyruğu ne yapacağına şimdi karar verecek, diye söylendi Kâmil. Sakindi ama o kadar da değil. Gelecek haberi beklerken bir bardak taze sıkılmış portakal suyu daha sipariş etti.

Beş dakika geçmeden, şakrak kızın sesi telefonda çınladı.

“Mustafa Bey, size iyi haberlerim var. Arkadaşınız henüz otelinden çıkış yapmamış. Hatta şu anda odasında dinleniyormuş. Oda numarasını da öğrendim. On ikinci katta, 1220 numaralı süitte kalıyormuş. Aramamı ister miydiniz?”

“Harika, çok sevindim. Ben artık onu kendim ararım” derken nabzının delice hızlandığını, göğsünün sıkıştığını hissetti. Başı sabah kalktığından çok daha beter zonklamaya başlamıştı. Portakal suyunu ne diye sipariş etmişti ki? Onun iki kutu müsekkine ya da iki duble viskiye ihtiyacı vardı.

Ne sanmıştı ya? Kâmil oradaydı işte.

Yani kendisine ait olan beden, kendisi adına ayırtılmış odadaydı besbelli… Hem de kendi kıyafetleriyle… Şu işe bak diye mırıldanırken başını iki elinin arasına çoktan almıştı bile!

Peki, şimdi ne olacaktı? Zaten yeterince karışık olan aklı daha da karıştı. Ya o her gittiği yerde Kâmil Yalçın’ın kimliğiyle gezinen zibidi, Zeynep’i arar da Orhan nerede diye sorarsa? Ya kalkıp bir de evine giderse? İki adet koltuk değneğiyle Paris’te bir otele tıkılmış haliyle bu saçmalıklara engel olamayacağını biliyordu bilmesine de, ne işe yarıyordu bu öğrendikleri! Birden içi karardı. Savaş baltaları bile ona yetmeyecekti. Bu gidişle elindeki silahlara bile el koyabilirdi birileri. Tırnaklarını dahi keskinleştirmesi gerekecekti.

Lobiye inerken, telefonlarımı eder, biraz etrafı kollarım diye düşünmüştü. Bu otele ne tip turistler geliyor? Nasıl giyinirler? Nasıl davranırlar? Ne yer ne içerler? Hangi suyu çıkmış numaralarla birbirlerini etkilemeye, kandırmaya çalışırlar? Bu tür ayrıntılara olan tüm ilgisini kaybetmişti artık. Zaten dışarıda hava kapalıydı, her an yağmur yağabilirdi. Hal böyleyken bir çift kol değneği ile nereye yürüyecekti? Bir sorunla baş etmek kolaydı. İkisi birden karşısına çıktığında, eğer havasındaysa onları iki dakikada yerle bir edebilirdi. Ama üçü birden aynı anda kılıçlarını çektiğinde savaş adil olmaktan çıkıyordu. Başarı şansı yeterince yüksek değilse çatışmayı ertelemek daha akılcı bir strateji olabilirdi.

İyi de nereye kadar?

Şu anda olması gereken yerden binlerce kilometre uzakta, tüm kontrolünü kaybetmiş, içi içini kemirerek olacakları beklemek fena halde sinirini bozuyordu Kâmil’in. Hemen o gün ilk uçağa atlayıp İstanbul’a dönmeyi düşündü. Peki, o zaman ne değişecekti? Daha biraz önce bir program yapmış, onu da uygulamaya koymamış mıydı? Galiba senin sinirlerin iyiden iyiye bozulmaya başladı aslanım, diye söylendi içinden.

Şu Yasemin’i bir arasam mı, diye düşündü.

Kaldığı otele on dakika mesafedeki Sorbonne merkez binasının bir yerlerinde, psikolojik vaazlar bombardımanı altında gerçekten mutlu muydu acaba? Onun dün gece keyiflendiğini, heyecanlandığını, bir şeylere meraklandığını ve şaşırdığını biliyordu. Acaba geri kalan saatlerde neler yapmış, neler planlamıştı?

Hiç sırası değil, diye mırıldandı oturduğu yerde. Zaten beş benzemez bir el gelmiş, bir de baraj sorularıyla uğraşamazdı.

Saatine baktı. Öğlen olmak üzereydi. Aç mıydı? Hayır… Canı ne istiyordu? Hiçbir şey… Peki, böyle durumlarda ne yapardı? Elinde tuttuğu telefondan resepsiyondaki kızı aradı.

“Evet mösyö, sizin için ne yapabilirim?”

“Sizde sauna var mı?”

“Evet, tabii.”

“Peki, masaj hizmeti?”

“Elbette var efendim.”

“Çok iyi, o zaman bana saat üçte, elli dakikalık sert bir masaj ayarlar mısın lütfen?”

“Memnuniyetle efendim, hemen arayıp haber veriyorum.”

Lafı uzatmadan konuşmayı bitirdi. Emin olduğu bir tek şey vardı. Etrafa saçtığı avrolar işe yaramaya devam ediyordu. Odasına çıkıp biraz televizyon seyretmeye karar verdi.
 
 

* * *

 
 
Bir gün sonra sabah erkenden kalkmış, hazırlıklarını yapmış, elde kalan son yirmilikleri de kulaktan kulağa yayılan ününü pekiştirmek istercesine sağa sola saçtıktan sonra havaalanına doğru yola çıkmıştı.

Başkasının kredi kartlarını kullanmak ilginç bir durum diye düşündü. Hayatında ilk kez oluyordu bu. Nasıl olsa Fransa’da kimseye şifren var mı diye sormuyorlardı. Zaten yabancının teki… Kimin umurunda? İmzaya bakan da yok. İstanbul uçak biletini business class olarak değiştirdi. Bu defa uçakta olay çıkartmaya da niyeti yoktu…

Uçak havalandığında çevresine bakındı bir süre. Tanıdık birileri var mı gibilerden… Sonra içinde bulunduğu bu duruma gülsün mü, ağlasın mı, karar veremedi. İyi de ne diyecekti o tanıdık kişiye?

“Ooo, Hasan Bey, çoktandır görüşmemiştik, bugünlerde neler yapıyorsunuz bakalım?”

Adam da siz kimsiniz gibilerden yüzüne baktığında açıklardı:

“Canım tanımadınız mı? Ben Kâmil. Kâmil Yalçın. Tabii şu anda kayıtlarda resmen Mustafa Yılmaz olarak görünüyorum ama o benim sanal görüntüm.”

İki uçak yolculuğu. İki gündüz. İki gece.

Değişen iki dünya.
Birbirinin içine geçen iki şehir, iki farklı hayat.
İki isim.
İki oyun.
İki hikâye.

Acaba “iki” sayısında bir büyü mü vardı?

Birden hatırladı. Paris’e indiklerinde 12A koltuğunda oturuyordu. Şimdi ise koltuk numarası 2A idi. İçinden başını çevirip 12A’da kim oturuyor diye bakmak geldi. Anlaşılan hafiften kafayı üşütmeye başlamıştı. Dişlerini sıktı ve başını kaldırıp ne yapmalıyım gibilerden Kâmil üstü Kâmil’e baktı. Kendisini tepeden süzen öfke dolu bir çift gözü fark edince, yapacaklarından vazgeçti. Kaptan pilotun da dediği gibi, şimdi “geriye yaslanma ve uçuşun keyfini çıkarma” vakti gelmişti. O da kaptanın söylediklerine uymaya karar verdi.

Zaten başka ne yapabilirdi ki…

İstanbul’a indiklerinde siyah kutudan bozma valizini bir taşıyıcıya yükleyip taksi durağına kadar onu takip etti. Birden hangi otelde kalacağını belirlemediğini fark etti. Yakınlarda bir yer olsun diye düşündü. Yeşilköy’deki Polat Rönesans meselâ…
 
 

* * *

 
 

Yarım saat sonra odasına yerleşmişti.

Neredeyse akşam olmak üzereydi. İçini kemiren kuşkuyla bir gece daha geçirmeye gücünün yetmeyeceğini anlamıştı. Evet, yarın sabah saat dokuzda Bay Mustafa Yılmaz olarak kendi binasından içeri girmeye kalkışacaktı. İyi de bu geçen zaman zarfında olaylar nasıl gelişmişti acaba?

Otel hattından Zeynep’i aradı.

“Alo buyurun?”

“Merhaba Zeynep, bugün nasılsın bakalım, beni özlediniz mi?”

Sesine dikkat etti, bu sefer yalnız ince değil, biraz da titrek çıkmıştı. Biraz sonra alacağı cevabı düşünürken sıkışan kalbi sesine yansımıştı sanki.

“Kâmil Bey, siz misiniz? Hoş geldiniz. Biliyor musunuz, sesiniz hâlâ ince çıkıyor.”

Birden sinirlerinin gevşediğini fark etti, biraz olsun rahatlamıştı. O korkunç olayın üstünden iki gün geçmiş, belli ki kalın sesli Kâmil’den henüz haber çıkmamıştı. Demek ki hâlâ bir umut vardı! Keşke ekibine bu akşam ofisinde olacağını söyleseymiş… Mustafa Yılmaz’ın Holding macerasına başlaması için şimdi bir on iki saat daha beklemesi gerekiyordu. Yine de durum fena sayılmazdı. En azından kontrol hâlâ kendisindeydi.

“Evet Zeynep, farkındayım. En iyisi sen yarın öğleden sonra bir doktor çağır da boğazıma baksın. Bu arada seni dün Paris’ten, hay aksi, Paris de nereden çıktı, Köln’den aradığımda uzun bir yapılacaklar listesi vermiştim. Her şey hazır mı?

“Merak etmeyin Kâmil Bey, her şeyi ayarladık. Yarın sabah saat onda Osman Bey, on buçukta Süleyman Bey ofiste olacaklar. Sabah dokuzda da misafiriniz Mustafa Bey’i kendim karşılayacağım. Yarın sabah Orhan sizi kaldığınız yerden alsın mı?”

“Aferin Zeynep. Hayır, Orhan’a gerek yok. Sen hiç sektirmeden Mustafa Bey’i odama al, ben dokuz buçuk gibi orada olacağım. Aman ha… Bu arada Mustafa Bey’e karşı çok nazik olman gerek. Ne dilerse bana sormadan yerine getirmeni istiyorum senden. Hadi bakalım, görüşmek üzere.”

Yarın saat dokuzda ofisine bir ulaşsın, görünen kimliği Mustafa Yılmaz bile olsa masasına bir kurulsun, kim Mustafa’ymış, kim Kâmil’miş hepsine gösterecekti. Köln tarafından ses çıkmaması hem kafasını karıştırmış, hem de ona derin bir nefes aldırmıştı. Zaten bir sürü derdi varken, bir de yenileriyle uğraşmaya hiç niyeti yoktu. Zeynep ise, patronunun üç günde ikinci defa ona aferin demesini neye yoracağını bilemedi. Hatta hafiften tedirgin oldu.

Neler oluyordu?

Hayırdır inşallah, diye geçirdi içinden. Belki de patronuna birileri büyü yapmıştı Köln’de, belli mi olur?

Zeynep’ten aldığı bilgiler Kâmil’e yeter de artardı bile. Bir gece daha kaygılarla kucak kucağa, yatağında fır dönüp duracağına bir sonraki gün gerçeklerle yüzleşecekti kendi ofisinde.

Erken yatıp, erken kalkmaya karar verdi.

Odasına getirttiği şeyleri laf olsun diye yedi. Bir şişe en kalitelisinden kırmızı şarap içti ve yarı baygın bir vaziyette yatağa uzandı.

Ne demiş büyüklerimiz?

Kim öle, kim kala…
Sabah ola hayrola…
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz