Yazdıklarıyla Yaşayanlar

Charles Dickens

27 Temmuz 2020
Yazı: Yazdıklarıyla Yaşayanlar | Carl Gustav Jung | Yazan: Hasan SaraçTefrikalar kralı mı, toplumsal vicdanın sesi mi?
“Borcunu ödeyemeyen biri, ödeme gücü olmayan bir başkasını kefil gösterir. Bu durum, tahtadan bacakları olan bir kişinin, tahta bacakları olan bir başkası garanti verince yürüyebileceğini sanması gibi bir yanılsamadan başka bir şey değildir.”

Londra’nın merkezinde yükselen görkemli Buckingham Sarayı’nın ilk soylu sakini, 1837 yılında amcası IV. William’ın ani ölümü üzerine on sekiz yaşında tahta çıkan Kraliçe Victoria olacaktır.

İngiliz monarşisinin en ünlü temsilcilerinden olan Victoria, altmış dört yıl boyunca imparatorluğu yönetecek, 1901 yılında ölünceye kadar tam yirmi iki başbakan eskitecektir. Sanayileşmenin gücüyle kolları dünyanın beş kıtasına uzanan Büyük Britanya İmparatorluğu, Victoria hayattayken “üzerinde güneş batmayan” bir güç konumuna gelir.

Tarihe “Victoria Dönemi” olarak geçen o yıllar, aynı zamanda haksızlıklarla dolu adalet sistemiyle, en kötü koşullarda çalışmak zorunda kalan yoksul halkın sıkıntılarıyla da anımsanır. Saygınlığını geleneklere bağlı yaşam tarzıyla kabul ettirmeye çalışan üst tabakanın ikiyüzlülüğü, sosyal hayatta dayanılmaz bir baskı yaratır. Dönemi simgeleyen giyim tarzı ve sanat anlayışıyla kendi tabularını yaratan elitlerin kendileri de bu kuralların esiri olacaktır.

“Saygınlık ve hatta kutsallık, kimi zaman bazılarının sandığından çok daha fazla kılık kıyafet meselesidir.”
Bu baskıcı ortama tepki, yine aynı toplumun içinden çıkan yazarlardan gelecektir.

Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes hikâyelerini, Agatha Christie’nin Hercule Poirot maceraları izler. İngiliz Edebiyatı’nın ilk fantastik kurguları, Lewis Caroll takma adıyla yayınlanan Alice Harikalar Diyarında ve Robert Louis Stevenson’un Dr. Jekyll ve Mr. Hyde romanlarıyla ortaya çıkar.

Klasik İngiliz Edebiyatı’nda ise Jane Austen’ın ardından, hayata daha gerçekçi bir açıdan bakan, sıradan insanların yaşamına odaklanırken sosyal yorumlarıyla da kolektif bilinç düzeyini yükselten güçlü bir kalem Victoria dönemine damgasını vuracaktır.

“Nasıl yaratıldıysam öyle kabul edilmem gerek. Başarı benim değil, başarısızlık benim değil ama bu ikisi birlikte beni ben yapar.”

7 Şubat 1812 günü İngiltere’nin güney sahilindeki küçük Portsmouth kasabasında, sekiz çocuklarının ikincisi olarak doğan oğullarına Charles adını veren aile üç yıl sonra Londra’ya taşınır. Babasının memur olduğu çocukluk yıllarını hayatının en güzel dönemlerinden biri olarak hatırlar Charles. On iki yaşına geldiğinde ise, sorumsuzca har vurup harman savuran, sonunda da borçlarını ödeyemez hale gelen babası hapse atılır. O günün kuralları gereği annesi ve ailenin en küçüğü de babasıyla birlikte hapsi boylar. Önce bir ailenin yanına, sonra bir kimsesiz çocuklar yuvasına sığınan küçük Charles, günde on saat, haftada yedi gün, sıçanların cirit attığı, güneş yüzü görmeyen bir ayakkabı boya fabrikasında çalışmak zorunda kalır.

Çok güç şartlarda tek başına yaşam mücadelesi verirken, bir yandan da ilerde yazacağı romanların kahramanlarıyla tanışmaktadır.

Üç yıl sonra babaannenin ölümüyle ele geçen miras, biriken borçların ödenmesine yetecek ve aile hapisten kurtulacaktır. Ancak eve dönen anne Elizabeth, Charles’ın o sefil ortamda çalışmayı sürdürmesini ister. Bu kez babası sayesinde öğrenimine devam eden Charles, on yedi yaşına geldiğinde yine ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir avukatlık bürosunda işe girecektir. Aslında istemeden attığı bu ilk adım ona sürprizlerle dolu bir dünyanın kapılarını açar. Bir yandan çalışırken bir yandan da o güne kadar görsel hafızasında biriktirdiği resimleri zihninde bütünleştirmeye, ilginç karakterler yaratıp, ilk öykülerini yazmaya başlamıştır.

“En iyi bölümleri açık ara farkla ön ve arka kapakları olan kitaplar vardır.”

Charles’ın ilk gençlik aşkı Maria Beadnell bir bankerin kızıdır. Yakınlıkları üç yıl sürer ama tam genç yazarın ilk eserleri gün yüzüne çıkarken, kızına daha iyi bir damat adayı arayan banker, iki gencin ilişkisini sonlandırır.

Yirmi yaşında parlamento muhabirliğine başlayan Charles, özgüveni yüksek bir genç adam olmuştur artık. Yeni görevi sayesinde politikacılarla birlikte İngiltere’yi dolaşmakta, seçim çalışmalarını izlemekte, bir yandan da BOZ takma adıyla çiziktirdiği eskizleri farklı medya organlarında yayınlatmaktadır.

Dickens’ın edebî başarısı Bay Pickwick’in Serüvenleri adlı eserinin dizi halinde yayınlanmasıyla başlar (1836).

Bu eserin kahramanı, yaşlı bir zengin olan Bay Pickwick’tir. Londra’nın fakir mahallelerine yaptığı gezintileri, görüp duyduklarını mensubu olduğu kulübün üyelerine tefrikalar halinde anlatır. Dönemin okurları ise bu tefrikaları inanılması zor ama büyüleyici birer masal gibi izler. Bay Pickwick’in uğradığı bir handa tanıştıktan sonra yoldaşı ve özel uşağı olan açıkgöz, esprili, hazırcevap Sam Weller, okurların büyük ilgisini kazanır. Dickens’ın okur kitlesi genişlemeye, ünü pekişmeye başlar. Birkaç yıl içinde yazar, mizah ve hiciv gücüyle, kişilere ve topluma dair keskin gözlemleriyle, uluslararası bir edebî şöhret konumuna yerleşir. Bay Pickwick’in Serüvenleri dizisinin ilk fasikülü 400 adet basılmış, daha bir yıl dolmadan dizi kırk binden fazla takipçiye ulaşmıştı. Sonraları Bay Pickwick ve Sam Weller’in serüvenleri, Cervantes’in Don Kişot ve Sanço Panza karakterlerinin maceraları ile kıyaslanacaktır.

“Bir başkasının yüklerini hafifleten hiç kimse bu dünyada yararsız değildir.”

Charles Dickens’ın neredeyse tüm eserleri başlangıçta haftalık ya da aylık bölümler halinde yayınlanmış, bir yandan karakalem çizimlerle süslenen hikâyeler baskıya girerken, bir yandan da yazar okurlardan gelen olumlu tepkileri de göz önüne alarak sonraki bölümleri kurgulamaya devam etmiştir.

Yazarın edebiyat hayatında önü açılmışken babası bir kez daha borçları yüzünden hapse girer. İyi bir gelire kavuşmasıyla birlikte ailesi de sürekli kendisinden para istemeye başlar.

Dickens o yıllarda devrin önde gelen gazete editörlerinden birinin kızı olan Catherine Hogarth ile tanışır ve çok geçmeden, 1836 yılında onunla evlenir.

Ancak Catherine’nin Georgina ve Mary adında iki kız kardeşi daha vardır. Henüz evliliğinin ilk yılında 16 yaşındaki Mary’ye fena halde âşık olur genç yazar. Ayrıntıları pek bilinmeyen bu ilişki, yakalandığı hastalıktan kurtulamayan Mary’nin Charles’ın kollarında can vermesiyle bir yıl sonra son bulur. Ancak çok uzun süre bu yürek dağlayan kaybın etkisinden kurtulamayan Charles, tamamen içine kapanacak, hatta hayatında belki de ilk kez yazmaya ara verecektir. Eşinden ayrıldıktan sonra da, diğer kız kardeş Georgina yazarın hayatı boyunca onun yanında yaşayıp çocuklarına bakmaya devam edecektir.

“Bağlandığım insanlardan bir şey saklamak benim tabiatıma aykırı. Kalbimi açmış olduğum yerde dudaklarımı asla kapatamam.”

Dickens evlendikten sonra en ünlü eserlerinden biri olan Oliver Twist ve ardından da Nicholas Nickleby adlı romanı, bölümler halinde yayınlanır (1839). Yazarın süksesi Antikacı Dükkânı ile devam eder.

İş öyle bir hale gelir ki, İngiltere’de yaşlı genç herkes, her ay o belli günde son tefrikayı diğerlerinden daha önce elde edebilmek, bir an önce okuyabilmek için kilometrelerce yol kat edip postaneye koşmaya başlar. 1840’lı yıllara gelindiğinde, Dickens’ın romanlarının en son tefrikasında neler yazdığını öğrenmek için artık New Yorklu okurlar bile limana koşup, gelecek gemiyi beklemektedir. Her ne kadar bir Saturday Review editörü “Yazarın şöhretinin kalıcı olacağını düşünmüyoruz” gibi bir yorumda bulunmuşsa da aradan geçen zaman onu haksız çıkaracaktır.

“Hiçbir cila ahşabın damarlarını gizleyemez; ne kadar çok cilalarsan damarlar kendini o kadar belli edecektir.”

Artık mali durumu iyice düzelen yazar, eşiyle birlikte Amerika’ya gider. Esas amacı orada hiçbir telif ücreti ödemeden eserlerini yayınlayanlarla mücadele etmek, bir yandan da kölelik karşıtı görüşlerini dönemin önde gelenleriyle paylaşmaktır. Bu düşüncelerle gittiği Amerika’da, Dickens büyük bir coşkuyla karşılanır.

Hiç durmadan üretmeye devam eden Dickens’ın belleklere kazınacak eserlerinden Bir Noel Şarkısı ve Martin Chuzzlewit (1844) peş peşe yayınlanır. Ve nihayet sıra en ünlü eserlerinden birine, iğrenç bir hapishaneyi andıran bir fabrikada çalıştığı çocukluk yıllarından esinlenerek yazdığı David Copperfield’e gelmiştir (1850).

Dickens aynı zamanda bir pazarlama dehasıydı.

O tarihlerde Victor Hugo’dan, Dostoyevski’ye birçok büyük yazar da romanlarını onun gibi bölüm bölüm yazar ve dergilerde tefrikalar halinde yayınlatırdı. Kazanılan para yayınlanan bölüm sayısıyla orantılı olduğundan Dickens gibi cin fikirli yazarlar okurların dikkat ve merakını mümkün olduğunca üst düzeyde tutarak hikâyeyi uzatmaya çalışırlardı. Bölümler yayınlandıktan bir süre sonra da tümü tek bir kitap halinde piyasaya sürülürdü. Ancak Dickens bu kitap formunu bile çeşitlendirmeyi bilmişti. Örneğin zenginler için özel tasarlanmış kapakları olan kitaplar basılıyor ve çok yüksek fiyatlardan alıcı bulabiliyordu.

Bu arada, Dickens eserlerini bizzat halka okumayı akıl eden ilk yazardır. Bu hayalini hayata geçirdiğinde muazzam bir ilgiyle karşılaşır. İngiltere’deki kitap okuma seansları olağanüstü birer şölene dönüşür. Bu etkinliklerde insanların sandalyelerin arasından sürünerek ona ulaşmaya çalıştığı durumlar bile yaşanır. İkinci kez Amerika’ya gittiğinde ise talep o kadar artar ki bütün salonlar yetersiz kalınca New York’un Brooklyn semtindeki bir kilise, Dickens için bir kitap okuma salonuna dönüştürülür.

“Her yolcunun kendine ait bir evi vardır ve uzaklarda gezdikçe onun değerini daha çok anlar.”

Samuel Pickwick, Nicholas Nickleby, Oliver Twist, Martin Chuzzlewit, David Copperfield gibi yüzlerce roman karakteri yaratan Dickens, bu başarısını zengin hayal gücü kadar kapsamlı ve incelikli gözlemlerine de borçludur. Bu satırların yazarı, Dickens’ın eserlerinde yarattığı kahramanların internette yayınlanan listesini incelediğinde, yalnızca C harfiyle başlayan 43, toplamda 417 roman karakteri çıkar karşısına. Listenin bu çarpıcı uzunluğunun yanında dikkatini çeken bir nokta da, listede Charles isminin olmaması ve ismi E harfiyle başlayan hiçbir karakterin bulunmamasıdır. Bu arada David Copperfield romanının önemli bir karakteri olan Uriah Heep’in adı da neredeyse yüz on yıl sonra Londra’da bir araya gelen genç müzisyenlerce benimsenmiş ve kurdukları Uriah Heep adlı rock grubu bir dönem fırtına gibi esmiştir.

Stefan Zweig, Üç Büyük Usta adlı eserinde Dickens’ı bir Noel tablosu benzetmesiyle, “Ocaktaki cırcır böceğinin ötüşü onun romanlarında müziğe dönüşürdü, yılbaşı çanları insan diliyle konuşurdu” diye tanıtır okurlarına. “İnsanlar neşelenmek istediklerinde ve tutkunun acınası çekişmelerinden yorularak şiirin gizemli tınısını aradıklarında, Dickens unutulduğu yerden mutlaka çıkıp gelecektir” şeklindeki yorumuyla da onun eserlerinin evrenselliğini ve zamandan bağımsızlığını vurgular. Virginia Woolf ise, “Dün Dickens’tan aşağı yukarı yüz sayfa okudum… Ne kadar dolambaçsız, renkli… Çoğu kez tekdüze ama nasıl da zengin ve yaratıcı” diye söz eder yazarın üslubundan.

“Hiç soru sormazsan, hiç yalan duymazsın.”
Tiyatro

Bunca öykü, dizi ve romanı yayınlanırken Dickens tiyatroyla da aktif olarak ilgilenmekte, oyunlar yazmakta, hatta oyunculuk da yapmaktadır. Bir defasında, Kraliçe Victoria’nın önünde sergilenen bir oyunda bile rol almıştır.

Robert Schnakenberg, Büyük Yazarların Gizli Hayatları adlı eserinde Dickens’ın daima düzenli bir ortamda olmaya özen gösterdiğine dikkat çeker. Odasında masalar, sandalyeler, duvardaki tablolar düzenli değilse, yazı yazamadığından, hatta uyuyamadığından bahseder. Hatta kuzeye bakacak şekilde uyumak gibi bir takıntısı olduğunu da söyler. Hakkında yazılan biyografilerde sözü edilmese de, Schnakenberg’e göre Dickens ünlü cinayet mahallerini ziyaret etmekten ve bu tür olayların ayrıntıları üzerinde tahminlerde bulunmaktan da çok hoşlanırdı.

“İnsanın yüreğinde öyle teller vardır ki titreştirilmeseler daha iyi olur.”
Ellen Ternan

Ailesiyle uzun seyahatlere çıkan, İtalya’da ya da İsviçre’de yazmayı sürdüren Dickens, onuncu çocuğunu doğuran eşi Elizabeth’den 1858 yılında ayrılıp, bir tiyatro eserinde birlikte rol aldıkları on sekiz yaşındaki aktris Ellen Ternan ile yaşamaya başlar. Yolculuklarında artık Ellen ve annesi eşlik edecektir ona. Bir defasında hep birlikte evlerine dönerken bir tren kazası geçirirler. Dickens, kazayı önemsiz sıyrıklarla atlatmasına rağmen, yardım etmeye çalıştığı yaralılar ve kurtaramadığı kurbanlar nedeniyle bu olaydan çok etkilenir, bir süre sesini kaybeder ve büyük bir ruhsal çöküntüye sürüklenir. Ve uzun süre yazmaya ara verir.

İngiliz edebiyatı klasikleri arasında yer alan İki Şehrin Hikâyesi (1859) ve Büyük Umutlar (1861) da Dickens’ın bu dönemden sonra kaleme aldığı iki önemli romandır.

İki Şehrin Hikâyesi, Fransız Devrimi sırasında Londra ve Paris’teki olayların çevresinde dönen tarihi bir romandır. Büyük Umutlar ise Pip lakaplı bir yetimin kişisel büyüme ve manevi gelişme sürecine odaklanan bir eser niteliği taşır.

Henüz elli sekiz yaşındayken, ardında olağanüstü bir edebî miras bırakarak, inişli çıkışlı dopdolu hayatına veda eder Dickens. İlk biyografisini yakın dostu John Forster yazar. Neredeyse Bay Pickwick’in Serüvenleri’nin yazıldığı ilk yıllardan itibaren Dickens’ın tüm eserlerini yayınlanmadan önce okuyan, üzerinde yorum yapan ve eleştiren Forster, vasiyetini dahi kaleme almasında ona yardımcı olmuştur. Dickens, Londra’nın merkezinde yedi asırlık geçmişi ve gotik mimarisiyle ünlenmiş Westminster Abbey kilisesinin şairler köşesine defnedilir (1870).

Mezar taşına şöyle yazarlar:

“O, yoksulların, acı çekenlerin, ezilenlerin duygudaşıydı. Ölümüyle İngiltere’nin en büyük yazarından biri dünyanın da kaybı oldu.”

 
 
 

Bu portre, yazarımız Hasan Saraç’ın Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2 adlı eserinden alınmış olup, yayıncı kuruluş Portakal Kitap‘ın özel izniyle yayınlanmıştır. Bir başka ortamda kullanılması, paylaşılması yasaktır…

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz