Çok Gezen Abi

Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil

10 Temmuz 2020

Yazı: Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil | Yazan: Burak Süalp

 
 
1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
 
 

5. Bölüm | Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil

Sumi’yle birlikte yaptığımız yolculuk, Baladız’da köyün hem Rehber’i hem de Dede’si tarafından ağırlanmak bende çok güzel izler bıraktı. Bir süre daha vakit geçirdiğim İstanbul’dan ayrılma zamanım geldiğinde eski şirketten arkadaşım Adnan’la yaptığımız güzel bir yolculukla ilk olarak Ayvalık’a, yazlıktaki anneme gittim.

Ayvalık’a geldiğimde artık işsiz ve evsizdim.

44 yaşında kurulu düzenini bozup bir sırt çantasıyla yollara düşmek zor ama daha ilk günlerden müthiş bir deneyim. Bir kere o projeler, müşteriler, satış hedefleri yok. Evin eşyalarıydı, faturalardı yok. Benim örneğimde, sorumluluğunu taşıdığım, hayallerimi ve planlarımı paylaştığım kimse yok. Özgürüm.

Yazı: Herkes zengin ama kimse özgür değilUykudan her uyanışımla birlikte yeni bir hayat başlıyor. O güne kadar öğrenmiş olduğum bütün bilgi, tecrübe aklımda ama bana ne bir yük ne de bağımlılık getiriyorlar. Uyandığım günde, karşıma çıkan her olayı sindire sindire, keyfini çıkartarak yaşayabiliyorum. Ne zaman geleceği belli olmayan bir takım günleri planlamak zorunda olmadan içinde bulunduğum günün tadını çıkartıyorum.

Kızkardeşim ve iki yeğenimle birlikte ailecek geçirdiğimiz ilk bir kaç günden sonra annemle başbaşa kaldık. Annemi delirmediğime, aklımın yerinde olduğuna, sadece yaşama biçimimi değiştirmeye karar verdiğime inandırmam gerekiyordu. Anlattım dinledi, anlattı dinledim, sordu, cevapladım. Arayışımı dilimin döndüğünce açıkladım. Sonunda derler ya, olurunu, hayır duasını aldım. Hiç eksik olmasın. O bir ay su gibi aktı gitti ve yola çıkma zamanım geldi. Ayvalık’tan ayrıldım Bodrum’a, Peksimet Köy’de, Hüseyin Hoca’nın ahşap atölyesine çevirdim rotayı. Uzun ve başlı başına maceralı bir yolculuk oldu.

Çok sıcaktı. Yolun bir kısmında at arabalı bir grup çingenenin yanından geçtik. Karı koca önde, ikisi kız üç çocuk arkada…

Otobüs ileriye, Bodrum’a doğru, çingeneleri izleyen ben kendi içimde geçmişe, Ankara’ya…

Benim hayat yolculuğum Ankara Yenimahalle’de iki katlı, bahçeli evler, meyve ağaçları ve güzel komşuluklar içinde başladı. Yazları hava sıcak, kışları kömür dumanıyla kirli, sabahları kuru soğuk ve okula giderken yoksulduk. Aslında hep yoksulduk ama en çok okula giderken bunu hissediyorduk. Çantalar eskiyor, tekrar tekrar tamir ediliyordu. Ayakkabılar açılıyor, botlar su alıyor ama yerlerine yenileri kolay alınamıyordu. Biz o botları yağmurlu havalarda ayaklarımız ıslanmasın diye çoraplarımızın üzerlerine naylon poşet geçirerek giyiyorduk. Kıyafetler hep bizden büyük birilerinden geliyor ve az kullanılmışlarsa çok seviniyorduk. Az satın alıyorduk. Çoklukla büyüklerimiz üretiyor, tamir ediyor, biz de onlardan öyle öğreniyorduk.

Yazı: Herkes zengin ama kimse özgür değil


Barbaros İlkokulu, Yenimahalle

Siz şimdi bu yazıyı tabletinizden ya da akıllı telefonunuzdan okuyor olabilirsiniz ama o zaman ev telefonu bile lükstü ve henüz bizim evde yoktu. İstanbul’daki anneannemlere telefon etmek için haftada bir gün annemle postaneye giderdik. Sıraya girer arayacağımız numarayı yazdırırdık. Görevli memur karşı tarafla bağlantıyı sağladığında kabine girer haftalık konuşmamızı yapardık.

Telefonumuz, televizyonumuz yoktu, hâlâ bisiklet alınırsa çantadan, çanta alınırsa ayakkabıdan oluyorduk. Bisikletlere sırayla biniyorduk ama eriği, dutu, vişneyi dalından yiyorduk.

Akşama kadar toz toprak içinde oynar, eve dizlerimiz, dirseklerimiz yara-bere içinde dönerdik. Ev kira semt bizim hesabı, hangi kapıdan olursa ekmek arası salça yerdik, her ev bizimdi ve her komşu teyze bir anneydi.

Oysa ne garip, biz bu kadar birken şehir ikiye bölünmüş, sokaklar, mahalleler birbirine düşmüştü. Gündüzleri bahçelerde meyveye dalmak serbestti ama akşamları sokağa çıkmak yasaktı. Akşam olunca, mahallenin abileri sokak başlarına çöp varillerini çeker ve başlarında nöbet beklerdi. Sokağa çıkma yasağı biz çocukları kapsamıyordu sanırım, araç trafiğinden kurtarılmış sokaklarımızda biz doyasıya top oynuyorduk. Haliyle toz toprak içinde sokakta geçti bizim çocukluğumuz.

Tel takılıp kumandalı yapılmış plastik arabalarla ya da mahallenin marangozuna kestirilmiş tüfek şeklindeki tahtalarla oynardık. Onlar da yoksa toprakta çivi.

Z kuşağına daha çok vardı, biz ayakları toprağa basan sokak tipi çocuklardık, Aslen X kuşağıymışız, onu da henüz bilmiyorduk.

Benden dört yaş küçük kızkardeşimle birlikte harika bir anneye ve dışarıdan herkesin harika zannettiği bir babaya sahiptik. Neyse ki seyrek gelirdi eve. Biz öğleden sonra okuldan gelir, ödevlerimizi yaptıktan sonra dışarı çıkamazsak kanepeye dizilir, radyo tiyatrosu dinlerdik. Radyodaki çocuk “Şampiyon, ölme şampiyon” diye ağlar, lakin Şampiyon ölür, biz daha çok ağlardık.

Yazı: Herkes zengin ama kimse özgür değil


Bir zamanlar Ankara’da

Bir zaman lunaparkta çekilmiş kovboy fotoğrafımdan beri kendimi bildim bileli sokak oyunlarında hep kovboy olurdum. Ne garip, büyüyünce göçebe bir yerli oldum. Demek ki aşı tutmamış.

Okuma bayramında yedi cücelerin en cücesi olduğuma bakmayın, boyum uzamasa da, aldığım sorumluluklarla erken büyüyen çocuklardandım.

O zamanlar mal varlığım, Yenimahalle’yle Etlik arasındaki arsada uçurduğum altıgen uçurtmadan ibaretti. Uçurtma bir gün hayli yüksekte uçarken ipi koptu, rüzgarla birlikte uçtu gitti. Elimde süzüle süzüle yere inen iple kala kaldım. Sonra uçurtmanın düştüğü yöne doğru koşmaya başladım. Arsanın birkaç yüz metre aşağısında, yolun kenarına, nefes nefese vardım. Aşağıda, toprak yolda sağına soluna renkli çaputlar bağlı bir at arabası ve arkasında çok kıymetli uçurtmamla birlikte yarı çıplak, kısa saçlı, kavruk yüzlü, ganimet elde etmenin mutluluğu içinde çingene çocukları vardı. Vahşi batının gerçek yerlileri gibiydiler. Üzerlerinde bellerine kemer yerine iple bağlanmış yırtık pırtık pantolonlarından başka bir şeyleri yoktu. Çok yoksuldular, çok.

Bakakaldım. Uçurtma onlarda, yoksullukları aklımda kaldı. Yıllar sonra o gün, Bodrum yolunda gördüğüm çingeneler hâlâ yoksul görünüyorlardı.

Yoksulluk, varsıllık ne kadar göreceli değil mi?

Bir kere daha anladım ki biz şehirlerimizde çok zenginmişiz.

Koca koca evlerimiz, mobilyalarımız, kıyafetlerimiz, ayakkabılarımız, oyuncaklarımız, motosikletlerimiz, arabalarımız, elektronik eşyalarımız, takılarımız ve daha saymakla bitmez malımız varmış. Ne istersek kredi kartlarımızla satın alıyor, ödeyebilmek için de her ay maaş gününe kadar kafamızı kaldırmadan çalışıyormuşuz. Aç yatsak da marka giyiyormuşuz ve işin açıkçası hiç aç yatmıyormuşuz. Her bir alışverişimizi sürekli karşımıza çıkartılan kampanyalar ve indirimlerle rasyonalize ediyor, eşyalarımızın daha ömrü bitmeden yenilerini alıyor, o eşyalarla statüler ediniyormuşuz. O parfüm kokulu hayatımızda her gün şikayet ediyor, fiyatları sürekli artan her üründen daha da fazla alabilmek için sızlanıp, sürekli geleceğimizi satıyormuşuz. Bir yandan da, birgün bir Ege köyünde zeytinlik alıp zeytincilik yapma hayalleri kuruyormuşuz.

Bu durum, önce gelecekteki özgürlüğünü satıp sonra özgürlük mücadelesi vermek gibi olmuyor mu?

Bu arada Ege köyündeki zeytinlik konusunda fikrim ne biliyor musunuz? O zeytinliği düzenli verim alabilecek şekilde işletme olasılığınız, o köydeki bir köylünün gelip plazanızda iş yapma olasılığından daha düşük.

Neyse, konumuz Ege köyü hayalleri değil, insanın satınca para edecek bir değer olarak gelecekteki emek ve zamanını kullanması. Bu, bugün içinde yaşadığımız sistemin yarattığı bir durum, kabul ediyorum. Fakat birçok kişinin bunu bu kadar ikna olarak, bu kadar hevesle ve savunarak yapması bana garip geliyor.

Kimi arkadaşım zaman zaman bununla yüzleşiyor, kimi içten içe kötü de hissediyor. Fakat çoğunluk maddi koşullarını, ailesini, çocuklarının eğitimini öne sürerek bu durumun kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Hatta birçok arkadaşım, sistemin içinde kalmalarına gerekçe olarak doğrudan çocuklarını gösteriyor:

“Senin çocuğun yok tabi, senin için kolay. Çocuğun olsun da göreyim seni böyle yaşayabiliyor musun?”
Yazı: Herkes zengin ama kimse özgür değil


Trionomads: Burcu, Ulaş, Muzaffer

Mantıken ben, en azından sisteme muhalif olduğunu bildiğim arkadaşlarımın çocuklarını o sistemden çıkarıp kurtarmalarını beklerim. Oysa olan tam tersi. Hemen hemen hepsi, çocukları olduktan sonra daha çok çalışıyor, para kazanma gündemi hayatlarının merkezine yerleşiyor. Sonra da çocuklarını o sistem içinde daha donanımlı kılabilmek için, bütün gelirlerini ticarethaneye dönüşmüş bir takım okullara yatırıyor, güya eğitim hayatlarını belirleyecek yarışlara sokuyorlar. Bence bu da incelenmeye değer bir durum.

Peki, çocuğu olan insanların özgür bir hayat yaşaması mümkün mü? Evet efendim, yapanlar var. Tanıştırayım: Trionomads. Sevgili Burcu, Muzaffer ve Ulaş. Merak ederseniz hikayelerini Facebook hesaplarından da takip edebilirsiniz: Tek Yön Bilet. Sadece bu yazının bir paragrafında anılmayı değil, başlı başına yazı dizisi olmayı hak ediyorlar.

Benim tecrübeli olmadığım “çocukla birlikte özgürleşme” sorusunun cevabını onlara bırakıp, şu kredi karşılığı hayata dair fikrimi paylaşmak istiyorum.

Hatırlar mısınız, eskiden bankalar kredi kartı değil, kumbara dağıtırdı.

Bankasına göre, çanta şeklinde, araba şeklinde, ev şeklinde. O kumbara dolunca evde değil, bankada açılır, çıkan para hesaba yatırılırdı. Mesaj belliydi:

“Paranı biriktir, sonra belki iş kurarsın, araba, hatta ev alırsın.”

Yazı: Herkes zengin ama kimse özgür değil


Türkiye Emlak Kredi Bankası Kumbarası

Ekonomi hayatımıza yön verenler şu son 25-30 yılda başka bir yaklaşımı hayata geçirmeyi başardı. Eskiden insanlar ihtiyaç olduğunda birbirinden borç alırdı; şirketler, kurumlarsa gerektiğinde kredi kullanırdı. Şimdi herkes krediyle, geleceğini satarak yaşıyor ama kimsenin kimseye borç verecek parası yok. Herkes her ay ekside. Sistemin bugünkü mesajı daha basit:

“Paran olması şart değil, bekleme yeni telefon al, ev al, araba al, kredi diye bir şey var! Bizdesin, daha çok çalışacaksın nasıl olsa.”

Esaretiniz hayırlı olsun.

Uzun lafın kısası, şimdi herkes zengin ama kimse özgür değil.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Burak Süalp

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

7 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 10 Temmuz 2020 at 13:28

    Hatırlıyor musun, yazılarını ilk yolladığında kalemini ve maceracı ruhunu Jack London’a benzetmiştim. London’un Denizin Çağrısı kitabında senin uçurtma hikayene çok benzer bir bölüm vardır. Bugünkü yazını okuduğumda, uçurtmayı sahiplenen çocukların yoksulluğu karşısındaki şaşkınlığınızın bile aynı olduğunu düşündüm.
     
    Toplum genelinin beklentisinden çok farklı bir “mutluluk” tanımın var. Uzaktan bakınca kolay, içine girince hiç de öyle olmadığı ve daha yüksek bir yaşama modeli -daha “insan”ca- gerektirdiği anlaşılıyor. Yolunu seviyorum. Bu yolda ilerlerken yaşadıklarını bizlerle paylaşmanı ise okuyan herkesin şansı olarak görüyorum.
     
    Kucak dolusu sevgiler 🤗

    • Cevapla Burak Süalp 10 Temmuz 2020 at 13:52

      Didemcim, bana güç veren, daha fazla üretmek için motive eden yorumların için çok teşekkür ederim. Umarım benzetmelerine layık olur, desteğini, güvenini boşa çıkartmam.
       
      Mutluluk tanımı konusuna gelince, özellikle kendi yarattığımız ve içini doldurduğumuz kavramlara farklı zaman dilimlerinde, birden fazla açıdan bakmak ufkumu genişletiyor. Daha “insan”ca mı bilmiyorum ama yaşadığımız her şeyin göreceli ve değişken olduğunu, hiçbir şeyin mutlak olmadığını düşünüyorum.
       
      Kucak dolusu teşekkürler.

      • Cevapla Pelin Öncüoğlu Işık 10 Temmuz 2020 at 23:46

        Burakcım yine şahane bir hikaye. ❤ Gerçekten görmeyi, hayattan kendine küçük notlar almayı başaran nadir insanlardansın. Hayat akarken durup bakıyor, manzaranın tadını çıkartıyor ve bolca analiz ediyorsun. Ve bunu öyle yumuşak ve güzel bir dille bize aktarıyorsun ki ❤ Hayata senin pencerenden bakarken çok şey öğreniyorum.
         
        Görmeyi bilen gözlerinden öperim.

        • Cevapla Burak Süalp 11 Temmuz 2020 at 10:41

          Pelin’cim, güzel yorumun için teşekkür ederim. Bu destek insanın moral ve motivasyonunu tavan yaptırıyor. İyi ki varsın.

  • Cevapla Cem Albayrakoğlu 13 Temmuz 2020 at 16:10

    Selam Burak (Diyebilirim di mi 😀)
     
    Yazını yeni okuyabildim. Çok beğendim. Çok kısa zaman içinde olmasa da bir gün ben de mutlaka İstanbul’u terk edeceğim. Yıllardır hayalini kuruyor, alt yapısını oluşturmak için çalışıyorum.
     
    Kalemine sağlık.
    Sevgiler.

    • Cevapla Burak Süalp 15 Temmuz 2020 at 11:43

      Merhaba Cem, tabii ki ve memnun olurum. Dergi yazar ve okurlarıyla “Sen ve Ben” olmaya geldim ben zaten. Didem de sağolsun ilk telefon görüşmesinde sağladı bunu.
       
      Yazıyı beğendiğine çok sevindim. Hikayem yollarda devam ediyor, ben de aktarmaya devam edeceğim.
       
      Her türlü İstanbul’u terk planına yardım ve yataklık ederim :))
       
      Sevgiler

  • Cevapla Cem Albayrakoğlu 15 Temmuz 2020 at 11:57

    Yardım ve yataklık 😁 en sevdiğimiz, teşekkürler

  • Cevap Yaz