İçimdeki Sesler

Planlar ve Planlanamayanlar | 4

28 Temmuz 2020

Öykü: Planlar ve Planlanamayanlar | 4 | Yazan: Demet Uncu

Planlar ve Planlanamayanlar 👉🏻 Birinci Bölüm
Planlar ve Planlanamayanlar 👉🏻 İkinci Bölüm
Planlar ve Planlanamayanlar 👉🏻 Üçüncü Bölüm

Eve girip, poşetleri girişe bıraktığında sıcaktan epeyce bunaldığını hissetti, kendini banyoya attı. Ilık bir duşun ardından incecik keten elbisesini üstüne geçirdi. Yazın başında yüklediği şarkı listesini bulup, bilgisayarının sesini iyice açtı. Bir şeyler yaparken, müzik dinlemeye bayılırdı.

Mutfağa geçip poşetleri boşalttı. Önce börülceyi pişirecekti. Bir süre sirkeli suda beklettikten sonra soğan ve sarımsağı zeytinyağı ile kavurup, üzerine çok az su ve tuz koyduktan sonra tencerenin kapağını kapattı.

Şarkıları içinden mırıldanarak, yemek pişirmeyi seviyordu. Hem kör talihine yanıp içli içli şarkılar söylüyor, hem de yaprakların içini hazırlıyordu. Önüne haşlanmış yaprakları ve hazırladığı iç harcı alarak oturdu ve yavaş yavaş sarmaya başladı. En kızdığı şey, sarma işleminin bitimine yakın yaprağın yırtılmasıydı.

Ebru Gündeş’in, en sevdiği şarkıları çalıyordu. “Söyle, bir daha anmasın benim adımı. Söyle, daha unutmadım yalanlarını.

Hayat ne kadar da tuhaftı.

Kısa bir zaman önce nasıl da mutluydu, hayatındaki adamı ne çok seviyordu. Yıllar sonra kalbini birine açmış ama yine üzülen kendisi olmuştu. İlişkiler konusunda, vermesi gereken sınavlarının bitmediğini düşündü Zeynep. Galiba öncekilerinde başarılı olamamıştı.

Börülcenin pişip, pişmediğini kontrol etmek için ocağa yöneldi ve altını kapattı. Kalbiyle yüzleşme zamanıydı yine. Ne zaman böyle hissetse, içindekileri yazıya dökerdi. Kararını vermişti, akşam bilgisayarı ile bir mesaisi olacaktı. Hatta geç vakitte sahile inerse gecenin sessizliğinde bir şezlonga uzanıp, yazabileceğini düşündü.

Aklından bunlar geçerken telefonu çaldı. Sinan arıyordu, açıp açmamakta bir an tereddüt ettiyse de cevapladı sonunda.

“Merhaba Zeynep, umarım rahatsız etmiyorumdur seni. Ben sadece fikrinin değişme ihtimaline tutunuyorum, bunu bilmeni istedim.”

Konuşan kimse olmadı bir süre. Sessizliği bozan Zeynep’in hıçkırıkları oldu.

“Ben ise bir daha beni aramama ihtimaline. Hoşça kal Sinan” diyerek, kapadı telefonu. Ağlayarak, dolmaları sarmaya devam etti.

Bu konuşmalar, ne kadar da içini yaralıyor ve her defasında kanatıyordu yarasını. Mesele, sevmek değildi ki, halen çok seviyordu onu. Ama yaptığı şeyi aklı kabul etmiyor, kalbiyle olan savaşı her defasında aklı kazanıyordu işte. Belki de kalbini dinlesene; “Bir şans daha ver ona, her insan hata yapabilir” çığlığını duyabilecekti.

Yok, olmuyordu işte. Her defasında aklı, galip çıkıyordu bu işin içinden.

Gözyaşlarını silip, tencereyi ocağa koyduktan sonra, mis gibi pişen börülceyi kayık bir tabağa aldı ve soğuması için buzdolabına yerleştirdi. Kendine beyaz peynirli bir sandviç hazırladı. Kahvesini alıp balkona çıktı. Sandviçi yemeğe başladıktan sonra acıkmış olduğunu anladı. Dışarıdaki güneşli güzel havayı, kuşların cıvıltısını fark etti. Bir süreliğine de olsa etrafı dinlemeye başladı. Derin derin nefes aldı, yavaşça ağzından çıkışını seyretti. Sakinleşmek, huzursuzluğunu bir süre de olsa azaltmak istiyordu.

Telefonundan gelen bildirim sesini fark edince sehpanın üzerinden telefonunu aldı. Mesaj, Onur’dandı.

“Sana haber veremeden İstanbul’a gelmek zorunda kaldım, müsait olursan akşam görüşebiliriz. Gece geç dönebilirim ama sana haber veririm istersen” diyordu. Bir süre ne cevap yazacağını bilemedi, ama bu nazik mesajın da bir cevabı hak ettiğini düşündü.

“Olur, gelince haberleşiriz. Ben sahilde olurum büyük ihtimalle.”

Kahvesinin son yudumunu içtikten sonra mutfağa gitti ve ocağın altını kapattı. Sarı mayosunu giydi, plaj elbisesini üstüne geçirip, geçen sene aldığı mavi aynalı güneş gözlüklerini gözüne taktı. Havlusunu ve güneş kremini eline alıp, parmak arası terliklerini giydi ve kumsala doğru yürümeye başladı. Saat neredeyse altıya geliyordu, nispeten plajın tehna olduğunu fark etti. Boş gördüğü ilk şezlonga elindekileri bıraktı, bir an evvel kendini denize bırakmak istiyordu. Elbisesini çıkardı, plaj terliklerini şezlongun altına yerleştirdi, kumun üzerinden denize doğru yürüdü. Ayaklarını soktu, deniz suyunun ılıklığını parmaklarının arasından hissetti. Yavaş yavaş ilerledi, büyük kulaçlar atarak yüzmeye başladı. Denizin ortasındaki dubaya kadar aralıksız yüzdükten sonra nefes nefese suyun yüzeyine çıktı.

Her şeyin acısını kendisinden çıkarmak ister gibi, nefes almadan yüzebildiği yere kadar yüzmüştü.

Sırtüstü yatarak, kendini suyun üzerine bıraktı ve bir süre öylece kaldı. Çocukluğundan beri denizi çok seviyordu. Suyun ferahlatıcı ve insana dinginlik veren hissine bayılıyordu. Belki de bu yüzden ev işlerinde içinde su olan her temizliği yapmaktan hoşlanıyordu Zeynep.

Batmakta olan güneşin az da olsa ısıtan ısısını yüzünde hissetti, biraz daha yüzdükten sonra denizden çıktı, havlusuna sarılarak, şezlongun üzerinde bir süreliğine dinlendi. Gözlerini kapadı, “Ahh keşke, keşke olabilseydi” diyerek iç geçirdi.

Saat yedi buçuğa yaklaştığında eve doğru yürümeye başladı. Duşunu alıp, yemek tepsisi ile birlikte balkona çıktı, masanın üzerindeki mumları yaktı ve yemeğe başladı. Börülcenin tuzu biraz az olmuştu ama dolma efsaneydi. Afiyetle yemeğini yedikten sonra kirli tabakları yıkadı, kitabını alıp, tekrar balkona geçti.

“Üstesinden gelmek, mükemmeliyetçilik” isimli kitabı okumaya yeni başlamıştı. Çok severek, hatta bazı yerlerinde, gülerek okumaya devam etmişti. Bu konu da üzerinde çalıştığı mevzulardan biriydi. Her şeyin mükemmel olmasını sağlamaya çalışırken kendisinden verdiği ödünleri, ruhuna verdiği zararları hatırlamaya çalışıyordu okurken… Bu kitaptan öğreneceği çok şey olduğunu düşündü.

Balkonun açık kapısından, gözü içerideki sehpanın üzerinde duran bilgisayarına ilişti. Ben buradayım, ne zaman beni açıp, kalbinin içindekileri dökeceksin, der gibi ona bakıyordu adeta. Bir süre daha okumaya devam etti, sonra kitabın kapağını kapattı. Üzerine bir sweatshirt geçirip, bilgisayarı ile birlikte sahilin yolunu tuttu. Denizin önündeki şezlonga bacaklarını uzattı, bilgisayarını kucağına yerleştirdi, sırtını iyice yasladı, boş bir sayfa açtı. Kulaklığını taktı, hafif bir müzik ona iyi gelecekti. Bir süre boş gözlerle bembeyaz sayfaya baktı, öylece durdu. Hazır mıydı bu yüzleşmeye, onu düşünüyordu aslında. Biraz da korkuyordu, ya birdenbire ağlama krizine girerse, rezil olmak da istemiyordu. Gelin görün ki içi taşmak üzereydi.

Boşverdi her şeyi, başladı yazmaya. Hem yazıyor, hem de yazdıklarını yüksek sesle okuyordu.

“Bana ne söylesen haklısın kalbim… Seni ben ümitlendirdim hep ama sonunda da çok üzen hep ben oldum. Toparlandım artık, yaralı bereli de olsa devam edebilirim dedikçe, son darbeyi ben sana vurdum. Bir kazayla; sana verdiğim zararda, benim payım yoktu inan. Kimsenin suçu değildi zaten o kaza. Ama sonunda acısını, kederini, üzüntüsünü birlikte yaşadık. Sen enkaza döndükçe, ben robota dönüşüyordum. Sen taşlaşdıkça, ben deli gibi çalışmaya devam ediyordum. Bu boşluğun yarattığı acıyla birlikte yaşamanın tek çıkar yolunun bu olduğuna karar vermiştik birlikte. Sonra kimseye güvenemedik, kimselere içimizi açamadık uzun bir süre. Ya da açtığımızı düşündük ama çok yaralar aldık. Gereksiz insanlar için birlikte çok üzüldük, çok yıprandık.

O yıllarda sanma ki sesini duymuyordum senin. Sadece duymamazlığa geliyordum. ‘Bilerek kendine bunu yapıyorsun, bilerek canını acıtıyorsun. Başına gelenlerin acısını kendinden çıkarmak istiyorsun’ dedikçe sen, ben yanlış adamlara kalbimi açmaya devam ettim. Sonra sonra seni duymaya başladım çünkü sesinin şiddeti giderek artmıştı. Böylece kapattım seni içime, uzun yıllar kimseye bakmadım. Derken, Sinan çıktı karşıma. Sana en yakın kalp oluverdi birden. Başlarda ne kadar şaşırmıştın, ne kadar da mutluydun, değil mi? Tamam, dedin herhalde, bu sefer tamam.

Ben de senin gibi düşünüyordum, uzun zaman sonra ilk defa gerçekten sevmiş, sevilmiştin. Ama sonunda, yine seni üzdüm. Oysa daha fazlasını kaldıramayacağını biliyordum. Çok yorgun ve çok da yıpranmıştın. Diğerine kader dedim, buna da ihanet diyorum sevgili kalbim. Seni duyuyorum artık, ne kadar sevsen de Onur’u, aklımın sesini sen de duyuyorsun artık. Olmaz be kalbim bundan böyle, görmezden gelemezsin bu olayı sen de. Hayalkırıklıkların boğazına kadar doldu, o kırıklar da bir olup, senin canını yakmaya başladılar, biliyorum. Çok üzgünüm, seni yine kederlere boğduğum için. Ama inan elimden birşey gelmiyor.”

Uzun uzun öyle hızlı yazıyordu ki Zeynep içindekileri, gözyaşlarını silmek için klavyeden parmaklarını bir an bile kaldırmamıştı.

Kulaklıklarını çıkardı. Gözyaşlarını silip, derin bir nefes aldıktan sonra, son cümleyi yine okuyarak, yazmaya başladı.

“Eskisi gibi olur musun bilmiyorum ama sen ve ben ne yaşanırsa, yaşansın hep birlikteyiz. Acımızı da umarım mutluluklarımızı da hep birlikte yaşayacağız. Ne dersin?”

“Eskisi gibi olmayı bekleme, yeni halini içtenlikle kabul et, derim” cevabı hemen arkasındaki şezlonga uzanmış, muhtemelen yazdıklarının tamamını da dinleyen Onur’un ağzından çıkıvermişti.
 
 

Devam edecek…

 
 
Demet Uncu

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan