Sessizlik Öyküleri

Zaman Makinesi

23 Temmuz 2020

Öykü:Zaman Makinesi |Yazan: Hakan Özbek

Anlatacaklarıma inanmayacaksın ama bir zaman makinesi buldum. Böyle zamanda ileri, geri gidebildiğin bir makine. Aslında bir makine demek doğru mu onu da bilmiyorum. Odamın içinde eski bir daktilo… Onun tuşlarına bastığında zamanda yolculuk yapabiliyorsun. Saçma geldiğini farkındayım ama yemin ederim doğru. Aslında zamanda yolculuk yapma fikri aklımda yoktu, sadece bir öykü yazacaktım.

Ucuz diye ikinci el bir daktilo aldım, odama koydum, bir kâğıt yerleştirdim ve tuşlarına bastım. Hiçbir şey yazmadı. Sanırım şeridi bitmişti. Yine de çıkan ses hoşuma gitti. Basmaya devam ettim. Ta ki rakamlara basana kadar… İşte o zaman bir gariplik olduğunu anladım.

Gözüm karardı, her yer karardı, ardından biraz gri, giderek daha çok ve yeniden renkler…

Bok gibi bir yolculuk. Ben de isterdim bu yolculuğu bir arabayla yapmayı ama hiç arabam olmadı, biliyorsun. Sadece ikinci el koltuklar, beyaz eşyalar ve bir daktilo… Onun bile şeridi yok. O bile işlevini yerine getiremiyor. Yine de güzel görünüyor. Optima marka.

Kendime geldiğimde lisede, okulun bahçesinde her zaman oturduğumuz bank vardı ya, tam orada oturuyorduk. Sen de yanımdaydın. Hatta bizim Mithat yok mu, şu topçu olan. Vardı ya hani! Geçen karşılaştık, Şokomel Belediyespor’da oynayan, hatırlamadın mı? Ha, o işte! Ergenlikten herhalde, bir içki muhabbeti dönüyor. Herkes içtiğini kahramanlık gibi anlatıyor falan…

O muhabbeti hatırladın değil mi?

İşte ondan sonra okul çıkışında Ticaret Lisesi’nin önünde kavga çıkmıştı, hatta senin kolun kırılmıştı? İşte ben bu sefer kavgaya gelmedim. Matematik dersinin sınavına girememiştim hatırlarsan, dedem öldü diye izinliydim. O günün ertesinde de sınavım vardı hani.

“Madem” dedim kendi kendime, “zamanda yolculuk yapıyorum, şu sınava çalışayım.”

Gittim, şu en önde oturan Gaye vardı, ondan tüm notları aldım. Akşam oturup hayvan gibi ders çalıştım. Babam bayağı şaşırdı beni öyle görünce. Dünya kadar soru çözdüm o akşam. Bütün lise hayatımda toplasan o geceki kadar çalışmamışımdır. Ertesi gün sınava girdim öğretmenler odasında, tüm soruları çözdüm. Ebru hocaya da hemen okuması için ısrar ettim, okudu. 42 almışım, yine kaldım.

“Hocam hepsinden çok emindim ama” dedim,

“Tüm sorularda işlem hatası yapmışsın Hakancığım” dedi. Kadın öyle buz gibi konuşunca ben de ısrar edemedim, “hocam 3 puan verin de geçeyim” diye.

O akşam eve gittim, düşündüm, düşündüm…

“Benim bu meseleyi kökünden çözmem lazım” dedim. Kafamı çevirdim, babam dik dik yüzüme bakıyor.

“Dün iyi çalıştın, aferin oğlum” dedi.

Adama, “Yine kaldım ama” diyemedim. Gülümsedim, kafamla onayladım. O akşam güzel geçti. “Gerçekte ne bağırmıştı be bana” diye düşündüm o an. Geçtim daktilonun başına, ortaokula başladığım yılı hesapladım, tuşladım.

Abuk sabuk bir güne gitmemek için de tam tarih yazdım; 17 Ekim 2001.

Zaman makinesi beni ikinci derste tuvalete yollamış, kendime geldiğimde sıçıyordum.

Beni bilirsin, evimden başka yerde hayatta sıçamam. Tutarım normalde ama o gün patır patır sıçtım. Tam toparlanırken biri kapıyı tekmeledi, kilit zaten artık emekliye ayrılmış. Dağıldı o tekmeyle. Ben de götüm görünmesin diye hızlıca toparlanırken, kapı kafama çarptı, düştüm tuvalete. Sonrası yok bende. Aslında ben o günü de hatırlıyordum ya, tam o güne denk geldiğini bilmiyordum. Bilsem hiç o güne gider miyim? Uyandığımda hastanedeyiz. Başımda hemşire dikiş atıyor, yanında Erol Hoca iğrenir gözlerle bakarak beni bekliyor. Odada kesif bir bok kokusu…

Bir yandan neredeyiz anlamaya çalışıyorum, bir yandan kokunun kaynağını merak ediyorum. Tam rezalet. Pantolonu çekmemişler adam gibi, götüm hep meydanda.

“Ya hocam bu halde…” diye başlıyorum, Erol Hoca sus işareti yapıyor. Neyse dikiş bitti, Erol hocanın arabasının yanına gittik, arka kapıyı açtı, “Geç” dedi. Baktım, bir yerden bulup muşamba sermişler, üstü kanla karışık bok.

“Ben oturmam” falan diyorum, sonra mecbur oturuyorum. O kokuyla eve kadar gittik. Eve gelince annem çığlık çığlığa. Girdim banyoya, güzelce yıkandım ama ertesi gün okula nasıl gideceğim? Dalga geçecekler, çünkü hatırlıyorum. Hâlâ o dönemden arkadaşlarımla görüşmem bu yüzden.

Anneme dedim ki, “Sen ara matematikçiyi anlat durumu. Ben direk sınava gideyim, sonra eve geleyim hemen. Dalga geçerler yoksa.”

Annem ikna oldu, matematikçiyi de ikna etti.

Ben herkes dersteyken gidip öğretmenler odasında sınava girdim, öğretmen yine hemen okudu, aldığım not 45. Kimseye görünmeden eve dönüp odama kapandım. Şu matematik işini temelden çözmem lazım, kolay çünkü diyorum. Geçmişteyim ama aklım 30 yaşında. Kolay geliyor matematik öyle düşününce ama adamlar Excel’de dosya hazırlatmıyor ki. Havuz problemi var. Bir musluk bilmem kaç saatte dolduruyorsa öteki musluk problem işte… Öteki olan o zaman da hep problemmiş yani. Çocukken fark etmemişiz biz.

Akşamı beklemedim. Hızlıca karar almam lazım. Düşünüyorum, benim matematik ne zamandan beri kötü, diye. Çünkü birinci sınıfta kedi ile köpeği, meyve ile sebzeyi ayırt edebiliyordum. Sonra toplama, çıkarma işinde de fena değildim. Çarpma, bölmeyi düşündüm. Birler, ikiler, üçler, dörtler, beşler tamamdı da… altılardan sonra yoktu bende. Yaşım otuz oldu, hâlâ yok zaten, biliyorsun.

Dedim, “İşler üçüncü sınıfta değişti o zaman.”

Daktilonun karşısına oturdum, tam olarak hangi günü yazsam onu düşünüyorum. İlk günü yazsam, sınava çok var. İkinci dönemi yazsam, ilk dönem notum düşükse sıçtım…

Bütün riskleri göze alıp okulun başlangıç tarihini yazdım; 15 Eylül 1998.

Bu sefer makine insafa gelmiş olacak ki kahvaltı masasında kendime geldim. Babam evden çıkıyor, annem ağzıma bir şeyler tıkıştırıyor.

“Yemezsen arkandan ağlar oğlum” diyor.

“Yok öyle şeyler anne, inanma bunlara. Hurafe bunlar” diyorum, gülüyor.

“Sen hurafeyi nereden öğrendin?” diye soruyor, derste diyorum. Hemen bir gurur, “Aferin oğluma.” İnsan otuz yaşında bir akılla kendine “aferin oğluma” dendiğinde kendini köpek gibi hissediyormuş, onu fark ettim. Durumu idare ediyorum kendimce, “Bari ayakkabılarımı ters giyeyim, mevzuyu çakmasın” diyorum. Annem eşikten bana bakıyor, “Nazarım mı değdi anlamadım ki!” diyor. Ayakkabılarımı düzeltip giydiriyor, sonra da cebime 500 bin lira sıkıştırıyor, “Hepsini yeme, tamam mı?”

Apartmanın önünde Halil bekliyor, okula beraber geçiyoruz. O zamanlar en iyi arkadaşım o. Bursa’da bir dayısı var, hep harçlık veriyor buna. Okul eve yakın, önünde de küçük bir bakkal var.

Halil, “Dur bir soda alalım şuradan, içeriz” diyor.

“Ne alaka sabah sabah?” diyorum.

“Büyükler hep soda içer, büyüdük ya görsünler okuldakiler” diyor.

Bende reflü var, biliyorsun. Ama onca yıl geriye gidince, dedim “Siktir et Hakan. Ne olacak? Şimdi çocuk Halil’i mi kıracaksın.” Şişeyi dikiyorum kafaya. Midem şimdiki gibi olmuyor ama o saatte soda içmek yine de mantıksız.

Neyse abi, ben böyle her güne soda ile başlıyorum.

Gel zaman git zaman sınavlar da yaklaşıyor. Derslerde zehir gibiyim. Hayat Bilgisi, Türkçe, İş Eğitimi falan hep pekiyi. Hatta matematik bile 5, ilk sınavdan 95 almışım. İkinci sınavda altılar falan var, evde çalışıyorum. Onlar yine çok iyi değil. Babam akşam geliyor, canı sıkılmış bir şeye belli. Ben daha çocuğum ya gözünde, bilmiyor gelecekten geldiğimi, çaktırmıyor kendince. Onu öyle görünce ben de soruyorum, “Baba bir şeye canın mı sıkıldı?” diye. “Yok” diyor. Ben birkaç kere daha sorunca işkilleniyor herhalde, “Getir bakayım matematik kitabını, bir iki soru sorayım sana” diyor. Yani kardeşim, iş yine orijinaline doğru gidiyor. Veriyorum kitabı, en arkasını açıyor. Orada çarpım tablosu var. Bakıyor önce hepsine. Birler kolay geliyor herhalde, ikilerden başlıyor saydırmaya.

Önünde asker gibi dimdik, hazır olda duruyorum. Başlıyorum saymaya “İki kere bir iki, iki kere iki dört, iki kere üç altı, iki kere dört sekiz!…. iki kere on yirmi!”

Kafasıyla onaylıyor, dudağını büzmüş, kendi içinde bir coşku yaşıyor. Keyifleniyor, fark ediyorum. Bu kez “Üçleri say bakayım” diyor ben roket gibi sayıyorum. Sonra dörtler, ardından beşler. Kendimi He-Man gibi hissediyorum. Sayılar kim amına koyayım. Bu zekaya çarpım tablosu mu dayanır! Kılıcımı kaldırıyorum içimden.

Düşün bak, 30 yaşında bir beyin var kafamda ama babam gururlanınca girdiğim hallere bak.

Neyse kardeş, mevzu geliyor altılara. Babam diyor ki “Altıları da say tamam bu iş, sonra televizyondan ne istersen izle bu akşam”. Altılar benim açık yaram. En büyük düşmanım. Matematiğimin katili. Heyecanımı dizginlemeye çalışıyorum, başlıyorum saymaya; “altı kere bir altı, altı kere iki on iki, altı kere üç on sekiz, altı kere dört yirmi dört, alt kere beş otuz!” Sonra o coşku sönüyor.

“Altı kere altı…” deyip duruyorum, babam “evet oğlum söylesene!” diyor. Her deyişinde sesi daha da yükseliyor. Sanki ganyan kuponu yapmış, yazdığı at finişi ilk geçen olacak! O “söylesene” dedikçe benim aklından rakamlar gidiyor. Sonra bir tekerlemeyi hatırlıyorum, başlıyorum içimden söylemeye “Altı kere altı otuz altı, babamın bıyığı yolda kaldı, çöpçü aldı götürdü, babam bıyıksız kaldı”

“Otuz altı” diyorum. Babam hala şüpheli, “Yedi kere altı?” diye soruyor ters ters. “Aha şimdi sıçtım” diyorum içimden. Ben sustukça babamın sesi yükseliyor, sonra sıçıyorum gerçekten. Korkudan sıçmak.

Sonra mı? Doğru banyoya. Bir güzel yıkandım, odama geçtim. Yeniden daktilonun başına oturdum. “Sikerim böyle matematiği” dedim kendi kendime, yazdım bugünün tarihini, geldim geri.

Şimdi merak ediyorsun tabii, “Üniversiteyi bitirdin, ne diye taktın lan matematiğe bu kadar” diye. Takmadım, denk geldi. Ama şunu anladım ki, sen bir yerinden düzeltsen de hayatını o başka bir yerinden bozuluyor. Hiç uğraşma yani. Daktiloyu da kaldırdım, ne gerek var geçmişe, geleceğe. Sikeyim geçmişini, sen bugünü yaşa.

Hakan Özbek

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan