Bi' Dolu Mola

Bir Vicdan Meselesi

27 Ağustos 2020

Yazı: Bir Vicdan Meselesi | Yazan: Elif Bilici

Düşünmeye ve çevresini anlamaya başladıktan sonra masumluğu kalmıyor insanların. Hani deriz ya çocuklar gibi masum, bebekler gibi saf diye; bebekler gibi saf olunabilir ama çevresini anlamaya başlayan bir çocuk olduktan sonra bazı masumlukları yitirmeye başlıyor insan.

William Golding’in Sineklerin Tanrısı isimli kitabını düşünün, ilk sayfalarında hepimiz ne kadar acımıştık çocuklara. Sonra her ilerleyen sayfada çocukların masumiyetlerini nasıl kaybettiklerini görmüştük. Hayat böyle belki de, çevremizi anlamaya başladıkça içimizdeki ayrıştırma, başarma hırsı ağır basmaya başlıyor.

İlk okulda elli kişilik bir sınıfımız vardı. O kadar kalabalıktık ki her isimden iki üç kişi vardı neredeyse. Tipik bir devlet okulu olduğu için, sığamadığımız sınıfta sıralara iki yerine üçlü otururduk. İki üç ayda bir yerlerimiz değişirdi, öndekiler arkaya arkadakiler öne gelirdi. Böylece herkes eşit mesafeden yıl içinde dinlerdi öğretmeni. Daima da ilerleyişi yavaş olanlarla hızlı olanlar oturtulur, birbirimize destek olmamız beklenirdi.

Sınıf içinde eşitlik sağlansa da biz bir süre sonra aslında eşit olmadığımızı anlamıştık.

Zaman geçtikçe önce okumayı çözüp kurdele alanlar, çok konuştuğu için adı tahtaya yazılanlar, ödevlerini hep doğru yaptığı için defterine kırmızı yıldızı alanlar, okulu sevmediği için dışarıda oyalanıp dersi kaçırıp geç kalanlar gibi sınıfta bir çok gruba ayrılmaya başladık. Hatta durum biraz daha ileri gitti; bazı arkadaşlarımız sınıfımızda birçoğumuza göre daha naif, annesine daha düşkün bir arkadaşımızı sürekli sıkıştırıp dalga geçmeye başladılar. Ben katılmıyordum onlara ama bir iki kere o çocuk aklımla güldüğümü hatırlıyorum düştüğü durumlara. O kadar zorlarlardı ki Doruk’u, bir keresinde dayanamayıp sınıfta altına kaçırmıştı.

Zamanla sınıfta birden fazla grup oluşmaya başladı, temel ayrım çalışkanlar ve tembellerdi. Yani erken okumayı öğrenenler ve daha geç öğrenenler. Her grup kendi içinde sıkı fıkı olmuştu. Hatta ufak bir sınıf ayrımı dahi oluşmaya başlamıştı. Sınıflar ilerledikçe o saflığı kaybediyorduk, belki de her insan gibi kendimize yakın olanları yanımızda istiyorduk. Zamanla tembellerle, çalışkanların yan yana oturması kimsenin hoşuna gitmemeye başladı. Özellikle her iki gruba da dahil olamayan Doruk ile oturanla daima dalga geçilir, kısa bir süre dışlanmanın tadını yaşatırlardı o kişiye.

Doruk ile oturduğum zamanlarda ben de söylenirdim. Matematik işlemlerini beceremediği, bütün tahtadaki yazıları benim defterime bakarak yazdığı ve buna benzer birçok şey ile ilgili babama şikayet ederdim. Bu şikayetleri gerçekten Doruk’tan rahatsız olduğum için mi ediyordum yoksa Doruk ile oturduğum için dışlandığımdan dolayı hırsımı mı çıkarıyordum bilmiyorum.

Doruk’u hiçbir gruba dahil etmeden aynı sınıfta iki seneyi bitirmiştik.

Üçüncü sınıfın yazında her şey normal devam ederken 17 Ağustos depremi ile ben ve tüm yaşıtlarım, doğal felaketlerin sadece hayat bilgisi dersinde anlatılan birkaç satır olmadığını anladık. Ailemden kimseye bir şey olmamıştı, sadece yıkılan bir bina görmüştüm. O binanın yıkıntıları arasından sallanan bir oyuncak ayı uzun bir süre rüyalarımın konuğu olmuştu.

Deprem sonrası okula döndüğümüzde, depremin can alan yıkıcılığından çok herkes bu olaya tanık olmanın kendisine yaşattığı duyguyu anlatıyordu ballandırarak. Çünkü sınıfta kimsenin canı yanmamıştı. En azından biz öyle zannediyorduk. İlk derse girerken kız arkadaşlarımızdan birinin sessizliğini fark etmiştim. Okulun ilk günüydü, belki de gelmek istemedi, diye düşünmüştüm. Ancak ders başladığında hepimiz neler olduğunu anlamıştık.

Öğretmenimiz içeri girince Gizem’e baş sağlığı dilemişti önce. Gizem ağlamamıştı, o zaman bile güçlü bir kızdı. Hepimizde olmayan bir olgunluk vardı onda. Zaten bu olaydan sonra hepimizden dört beş yaş daha büyümüştü adeta. O an anlamıştık depremin yakınlarımızı da vurabileceğini, bir kız çocuğunu babasından ayırabileceğini, birçok insanı daha erken olgunlaştırabileceğini. Ardından sınıfa göz atarken Doruk’un olmadığını fark etmiştim. Öğretmenimiz konuşmaya devam ediyordu;

“Doruk arkadaşınız bundan sonra aramızda olmayacak. Kendisini depremde kaybettik.”

Sınıfın üzerine çöken o havayı bugün bile, seneler sonra çok iyi hatırlıyorum. Belki de hayatımın ilk pişmanlığı, ilk vicdan azabı olduğu için. Herkes birbirine bakıyordu, kimse bir şey diyemiyordu. Çocuklar nasıl ölebilirdi ki? Daha çocuktuk.

Sanırım hayatın sıralamasının yaş ya da diğer beklenen olgulara bakmadığını, kendi içinde bir sırası ve dengesi olduğunu anlamamız için ilk dersimizdi bu.

Eve geldiğimde, anne ve babamda sessizlik vardı. Biz eve gelene kadar onlara haber gelmişti. Yaşanılan bu duruma vereceğimiz tepki için önden uyarılmıştılar. Çok sonra babam anlatmıştı, Yalova’da akrabalarının yanına gitmiş Doruk ailesiyle. Deprem gecesi de aynı odada yatmalarına rağmen, anne ve babası ile uyumak için çok ısrar etmiş. Annesi, onun artık büyüdüğünü ve ayrı yatması gerektiğini anlatmasına rağmen ikna edememiş. Doruk o gece anne ve babasının ortasında yatmış. Aynı gece depremde anne ve babasının ortasına düşen kolon ile de hayatını kaybetmiş.

Aramıza almadığımız, kendi haline bıraktığımız, annesine düşkün diye dalga geçtiğimiz Doruk, yine anne ve babasının arasında, onların sevgisiyle ve onların belki de hayatlarını kurtararak bu hayata veda etmişti.

Henüz sekiz yaşındaydık belki ama içimde yaramdır Doruk.

Keşke gülmeseydim ona gülenlerle, yanına oturtuldum diye o kadar söylenmeseydim keşke. Dedim ya; insan çevresini algılamaya başladığı andan itibaren masumiyetini kaybetmeye başlıyor. Belki çocuk aklımızla kötü bir şey yaptığımızı bilmiyorduk, belki çevremizde öyle örnekler görmüş ve bu davranışlarımızın doğru olduğunu düşünüyorduk. Çevremizi fark etmeye başladığımızda farklılıklarımızı görmüştük ama bu da insanın bir gelişimi aslında, farklılıkların hepimiz için nasıl güzel detaylar olduğunu o yaşlarda anlayamamıştık.

Ağustos ayında bu yazıyla Doruk’u anmak, belki de çocuk vicdanımı rahatlatmak istedim.

Umarım gittiğin yerde daha huzurlusundur sarı saçlı, renkli gözlü Doruk.

Elif Bilici

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

7 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 27 Ağustos 2020 at 18:26

    Tanrım… Ağlayarak bitirdim okumayı.
     
    Çok güzeldi. Tebrik ederim canım.

    • Cevapla Elif Bilici 28 Ağustos 2020 at 08:44

      Çok teşekkür ederim. Beğenmene çok sevindim…

  • Cevapla Fahriye 27 Ağustos 2020 at 20:37

    Canım, öyle güzel anlatmışsın ki… Beni geçmişe götürdün, bundan sonraki yaşamında keşkelerin hiç olmasın.
     
    Tebrik ederim.

    • Cevapla Elif Bilici 28 Ağustos 2020 at 08:44

      Nasıl kıymetli bir dilek olmuş bu 🙂 Hayatta kimsenin keşkelerinin olmaması, ya da tüm keşkelerinden ders almış olması dileğiyle…
       
      Teşekkürler

  • Cevapla Burak Süalp 28 Ağustos 2020 at 00:42

    Sevgili Elif, daha çocukluk yıllarımızdan başlayan, yaşlarımız ilerledikçe çoğunlukla artan ve kanıksanan acımasızlığımızı ne güzel anlatmışsın. Sadece kitabi bilgi yüklemesine dayanmayan, insanın özünü ve çevresiyle ilişkilerini sağlıklı bir biçimde geliştirmeyi hedefleyen eğitim yöntemlerine ne kadar da çok ihtiyacımız var.
     
    İyi ki bu dünyada kaygısı ve doğrultusu iyiyi, güzeli, dürüstlüğü, merhameti aramak olan senin gibi insanlar var. Kalemine sağlık arkadaşım.

    • Cevapla Elif Bilici 28 Ağustos 2020 at 08:46

      Burak, yorumun için çok teşekkür ederim. Aslında insanlara her yaşta sevginin kıymetini anlatan, hayatı gerçek gözlüklerle gösterip, bencillikten kurtaran ebedi bir eğitim sistemine ihtiyacımız var, katılıyorum.
       
      Güzel düşüncelerin için de ayrıca teşekkür ederim.
       
      Sevgiler

  • Cevapla Damla Gümren 29 Ağustos 2020 at 16:35

    Yaşadığın duyguları çok güzel bir şekilde yazıya dökmüşsün, çok sevdim. Sevgiler.

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan