Sentez

Karma’nın Düşü | 1

28 Ağustos 2020

Öykü: Karmanın Düşü | Yazan: Özge Can

Tripodun ayaklarını sabitleyip makineyi yuvaya yerleştirdi. Batan güneşin, denizin maviliğine oluşturduğu menevişlenmeyle beraber, gökyüzünün mavisi arasına sıkışan kent siluetini fotoğraflamaktı niyeti Turgut’un. Kişisel sergisinde mutlaka bir tane de İstanbul manzarası bulunsun istemişti.

Anadolu kentlerinin gün batımı fotoğraflarından oluşturduğu yetmiş iki fotoğrafın yanına bir de İstanbul yaraşırdı. İyi bir poz yakalarsa afişte bile kullanabilirdi.

Afiş için yedi kent seçmişti.

Bununla belki sekiz olabilir diye düşündü. Kendi gözünden gördüğü, başka fotoğraflardan, filmlerden aklına kalan gün batımı manzaralarının hızlı bir sinevizyonu geçti zihninden. Takılıp kaldıkları da oldu içinde bu görüntülerin. Melda için özel çekim yaptığı Van gün batımı çekimleri afişte mutlaka yer alacaktı. Ne manzaraydı ama!

Van gölü ayaklarının altında, gölün ucunda Süphan Dağı, temmuzun ortasında dağın zirvesinde kar. Güneş, turuncu hareler içinde gölün turkuaz renginde ışıltılar yaratıyor. Beyaz boyası yer yer dökülmüş bir tekne bu ışıltılar arasında yol alıyor. Yalnız bir adam sigarasından çektiği dumanı, gökyüzündeki bulutlara yoldaşlığa gönderiyor. Kızlar tepesiydi galiba durduğu yer. Öyle demişlerdi. Bu Melda’nın sürpriziydi. Görünce hemen tanıyacaktı memleketini. Yıllardır gitmediği, anlata anlata bitiremediği Van Gölü’nü tek kareden hatırlayacaktı.

Avuç içleri terledi Turgut’un. Makine elinden kayıyordu. Avucunu gömleğinin etekleriyle kuruladı, makineyi yerleştirdiği yuvaya sabitlemeye çalıştı. Objektifin kadrajından İstanbul manzarasını gözledi. Caminin minaresinin tekini yerleştirmeye çalıştı kadraja. Karşı kıyıdaki birkaç ağacın yeşilliği renk verecekti fotoğrafa. Sıcak renklerden olacaktı sergi.

Anadolu sıcak renklerin şehriydi. İstanbul siyah beyaz mı kalsa acaba?

İçlerinde tek siyah beyaz fotoğraf bıraksam o İstanbul mu olmalı? Yeniden avuç içlerini sildi gömleğine. Gözünü objektiften ayırmadan yakınlık ayarı yaparak sabitlemeye çalışıyordu. Kıyıda gri beton duvarın üzerinde yürüyen kedi takıldı gözüne, objektif o kadar bütün oluşturmuştu ki gözüyle, beyninin komutuyla direkt takibe geçti. Sarı kedi senkronik adımlarıyla yürüyordu, birkaç kez deklanşöre bastı. Duvarın bittiği yerden yere atlayıp merdivenlerden aşağıya indi.

Orada gözüne bir çocuk takıldı bu kez. Basamakta oturmuş, başını beton duvara yaslamış, uyuyor gibiydi. Ya da bayılmış mıydı? Çevresinde kimse var mı diye uzaklaştırdı objektifi, denizi izleyen iki kişinin sırtı dönüktü, tırabzanlara kollarını dayamış, geçen vapurları izliyorlardı. Bir çift, yüzü kendine dönük başka bir objektife bakarak gülümsüyorlardı. Oradaki çocuğu fark eden yoktu. Deklanşöre basıp anı dondurdu.

Güneş batmadan fotoğrafı çekmesi gerekiyordu. Serginin son karesi. Yeniden manzaraya çevirdi objektifi. Turuncu hareler içinde parlayan güneşi kadrajın sağına, tek minareyi soluna yerleştirip sabitledi. Vapur ya da geminin geçmesini beklemeye koyuldu. Şehrin kalabalık sesini de kayda alıyordu bir yandan. Sergide ses düzeni de olacaktı. Fotoğrafların üstüne yerleştireceği megafonla, çekim anının sesi de duyulabilecekti. Fotoğrafın atmosferine girerken, diğer duyulardan faydalanmak istiyordu.
 

***

 

Kadıköy Sanat Galerisi’nin zemin katında açılmıştı sergi.

Onur konuğu Melda! Elinde şarap kadehi konuklarla ilgilenirken gözü kapıdan girecek Melda’yı arıyordu. “Senin için bir sürprizim var” demişti davet telefonunda. Davetiye üzerindeki baskıdan anlayamazdı Van manzarasını. Belki de anlamıştı. Yüzü kızarmaya başladı Turgut’un.

Melda, Paris Sanat Günleri’nden sabah dönmüştü. Kitabında kullanacağı resimleri yerinde görmek isteyip kültür turu yapıp, ruhunun zenginliğiyle beraber burada olacaktı birazdan. Gelecekti mutlaka. “Elbette Turgut, kaçırmak istemiyorum sergini” demişti.

Bir gazetecinin ricasıyla Çorum gün batımı fotoğrafının yanında poz verdi Turgut. Tek bir ağacın çorak arazide dimdik durduğu, arkadaki tepeciğin zirvesinde kızıl turuncu güneş, yanda patika yolunda beyaz bir at, göz bebeklerinin içinde kendi yansımasını görebilecek kadar net. Kuyruğu savruluyor. Çerçevenin üzerindeki megafondan rüzgârın uğultusu duyulmasa bile fotoğraftaki esinti fark ediliyordu. Turgut gelişi güzel geçti Çorum fotoğrafının önüne. Objektife direkt bakmıyor, diğer bir fotoğrafını inceliyordu gözüyle. Orada mı dursaydım diye hayıflandı kendince.

Baktığı fotoğrafın içine düşüp, çektiği ana gitti Turgut.

Ovanın içinden geçen yolda gözüne takılmıştı burası. Irmaktı, göldü, kaleydi, köprüydü derken birkaç farklı yerden fotoğraflamıştı gün batımını. İçine sinmeyen huzursuzlukla yola düştüğünde fotoğrafçı gözüne takılmıştı burası.

Ceyhan Ovası’nı sarmış yeşil mısır tarlaları arasında, biçime gelmiş buğdaylar altın sarısı göz kırpıyordu. Biraz daha ilerde portakal bahçeleri yemyeşil parlıyordu. Şehrin neminden buğu oluşmuştu gökte. Tripodunu yolun kenarına sabitlerken, tarlaların önünde seksenlerden kalma taştan su kanallarını da kadraja sokmayı istedi. Telefondan ses kaydını açmıştı bu kez. Arkada taş ocağı, oyuk oyuk hale getirdiği tepecik, ardından gün batmak üzere.

Hızlı davranırken yanına yanık teninin altında parlayan yeşil gözleriyle çipil çipil bakan çocuk gelmiş, ayran ikram etmişti. “Beni de çeksene” demişti çocuk. Ses kaydını olduğu gibi eklemişti sergiye.

Ensesini göğsünü kurulamak istedi Turgut. Fotoğrafın anında bu kadar kalınca sıcak yüreğinde hissettirmişti yeniden kendini. Gazeteciye gülümseyip soğuk şarabı dikti başına. Şarabın kekremsi tadı, ağzında tatlı bir ekşilik bıraktı. Boğazından inen son yudumla nefesini toparladı yeniden.

Gözü kapıda Melda’yı arandı ilk fırsatta.

“Turgut Karma, azizim buralara kadar gitmiş olmana inanamıyorum, ne delilik!” daha ilk seslendiği anda tanımıştı Serdar’ı. Sesindeki vurgulu ‘r’ler ona has bir tınıda kulağını tırmalamıştı. Tebessümle,

“Hoş geldin Serdar, delilik dışında nasıl buldun?”

“İsmiyle müsemma; Karma’nın Düşü. Düşün içinde yolculuk yapmak gibi. Kentten kente yolculuk yapıyorsun. Hele de o sesler, uyanıkken düş görüyor gibisin. Bazı manzaraları görmüşlüğüm var. Tam senin baktığın yerden değil ama bazı şehirleri biliyorum. Tebrik ederim dostum.”

“Teşekkür ederim. Birincini belirledin mi?”

“Henüz değil. Üç fotoğraf arasında kaldım. Belki hayvan sevgimin etkisi bilemiyorum tabii de, içerisinde hayvanları kullandığın fotoğraflar müthiş. Sanki gönlüm Ayvalık’ta. O turuncu kuşu özellikle uçurdun değil mi?”

Tebessümü kahkahaya döndü Turgut’un.

“Hayır canım, bölgede yüz yetmiş iki tane fotoğraf çekmişim. Gün batımı çekimi de kırk iki taneydi. O kuş, dinlenme vaktimde tripodun tepesine geldi kondu. Manzarama düştü yani. Nefesimi kuşa üfledim, uçtu, ses kaydını açtım. Ayvalık’ın rüzgârında hışırdayan zeytin ağacı yapraklarının sesiyle, dalga seslerini kayda aldım. Kuşun da ötüşü kayboldu gitti o seslerde. Güneşin tam ortasında, bilir gibi poz verdi bana. Benim Anka kuşum da o oldu. Bu serginin ilk fotoğrafını orada çektim. Tılsımladı beni anlayacağın.”

“Birinci seçilen fotoğrafla ne yapacaksın?”

“Bu sergiyi oraya taşıyacağım. Zamanı belli değil henüz. İklime göre belirleyeceğiz, açık hava fotoğraf sergisi olacak. Birinci gelen fotoğrafın yerinde.”

“Senin birincin kim?”

“O bana özel artık, belki her şey bittikten sonra açıklarım.”

Turgut, gönlünden geçen manzaraya bilinçsizce baktı. Serdar’ın kendini takip ettiğinden habersiz Van manzarasında soluğunu durdurdu.

“Yerinde gördüğüm manzaralardan, Melda götürmüştü geçen bahar.”

Turgut Melda’nın adını Serdar’ın sesinde duyunca yüzü buruştu.

Midesinden bir asit boğazına yürüdü. Zorlukla yutkunup, gözlerine kısarak Serdar’a baktı.

“Resim sergisi açmıştı ya Melda Van’da. Sen fotoğraf makinanla Anadolu turundaydın galiba o zaman. Serginin küratörlüğünü yapıyordum ben de. Ne muhteşem şehirdi o ya. Sen de harika fotoğraflamışsın, bravo.”

Turgut yüzündeki sarı boz renkle Serdar’ın dudak hareketlerine bakıyordu. Duymaktan çok dudağının aldığı şekilden ne dediğini çıkartmaya çalışıyordu. Kulağındaki uğultu dengesini bozdu Turgut’un.

“Buranın da küratörlüğünü sen mi yaptın Serdar?”

Serdar’ın gözündeki ışıltıyla yönünü buldu Turgut.

Melda, sabah güneşini yüzünde dondurmuş gülümsüyordu.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

10 Yorum

  • Cevapla Cavit Arslan 28 Ağustos 2020 at 12:10

    Hoş bir seri olacak galiba. Konunun nasıl gelişeceğini merak ediyorum. Kaleminize sağlık.

    • Cevapla Özge Can 28 Ağustos 2020 at 12:52

      Teşekkür ederim Cavit Bey, beğeniniz devam eder dilerim.

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 28 Ağustos 2020 at 13:56

    Fotoğrafçılık tekniği ne kadar iyi anlatılmış. Bu özenine bayılıyorum. Üslubun ise her zamanki gibi okuru andan alıp hikayenin merkezine yerleştiriyor. Melda ile olacak bölümleri de merakla bekliyorum.
     
    Kalemine sağlık canım 🤗😘

    • Cevapla Özge Can 28 Ağustos 2020 at 15:10

      Teşekkür ederim canım 😊 Fotoğrafçılığa merakım var, biraz deneyim biraz araştırmayla bir şeyler çıkartmaya çalıştım. Melda, ieyama direkt girdi, biraz girişken özgüvenli bir hatun, yazmaktan keyif alacağım kesin😊 Dilerim sizler de begenirsiniz canım.
       
      Teşekkür ederim yeniden tatlım 😘

  • Cevapla Emine Aykol 29 Ağustos 2020 at 22:25

    Karma’nın Düşü roman tadında, çok güzel bir hikaye. Birinci bölümün tadı damakta kaldı. Devamını acil bekliyorum.
     
    Saygılar

    • Cevapla Özge Can 31 Ağustos 2020 at 13:01

      Teşekkür ederim Emine Hanım.
      Devamı bir sonraki yayın günümde. (11 Eylül, Cuma)
       
      Sevgiler 💙

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülacar 1 Eylül 2020 at 12:32

    Meraklandım Özgecim. Detaylar dekor harika. 11 Eylül’ü bekleyelim o halde:)

    • Cevapla Özge Can 2 Eylül 2020 at 10:54

      Teşekkür ederim canım öyküdaşım💙

  • Cevapla Burak Süalp 20 Eylül 2020 at 18:06

    Harika bir öykü. İyi ki biriktirmişim, ikinciyi okumak için sabırsızlanıyorum. Kalemine sağlık!

    • Cevapla Özge Can 20 Eylül 2020 at 20:15

      Teşekkür ederim Burak, ben de tefrika öyküleri toplu okumayı seviyorum. Sevgiler 💙

    Cevap Yaz

    %d blogcu bunu beğendi: