Sessizlik Öyküleri

Lüzumsuz İşlerin Peşinde Koşturulan Adam

20 Ağustos 2020

Öykü: Lüzumsuz İşlerin Peşinden Koşturulan Adam | Yazan: Hakan Özbek

Bütün gün koşturmakla geçti. Elimde bir liste, bir kalem, aldıklarımın üstünü çiziyorum. Bulamadığım kağıtta duruyor. Aralarda sürekli üstü çizilmiş kelimeleri gördükçe yeni bir liste yapmak istiyorum. Karalanmamış, düzenli, yeni bir liste…

Aklımda, “Neden beni gönderdiler?” sorusu geliyor her bulamadığım üründe. Çünkü ben bu işte değilim. Bir arkadaşım kafe açacağını söyledi, ben konuya dahil oldum, o kadar. Bütün gün hiç bilmediğim bir şehirde oradan oraya koşturuyorum, yazık bana.

“Sen neden gitmiyorsun, ben ne anlarım? Hem bilmem ki, ne lazım?”

“Ben sana bir liste hazırladım zaten. Onları alacaksın sadece.”

“Bana sorsaydın keşke! Belki bir işim var?”

“Bir işin var mı?”

“Yoook. Ne alaka?”

“Sorsaydın dedin ya?”

“Lan şimdi değil, başta soracaktın onu!”

“E yokmuş işin. Gitsen ne olur?”

“Anlamıyorum ne demek, biliyor musun? Bu kelimenin karşılığı sende var mı? Hem ben niye uğraşıyorum senin işin için.”

“Beraber hayal kurduk ya? Sen demedin mi, şöyle mi yapsan, diye?”

“Lan öneri o, ben gidip gördüğüm yerlerden örnekler veriyorum. Sen karar vereceksin, ben değil! Bundan sonra fikrimi de söylemem.”

“Ya bir şeye de kızmasan olmuyor değil mi? Uyumsuzsun, yani bir işin ucundan tutsan ne olur?”

“Sen gerçekten anlamıyorsun değil mi? Kafeyi ben açmıyorum, sen açıyorsun. Hem ortağın da var, o niye gitmiyor?”

“Onun bel fıtığı var.”

“Bana ne lan, bana ne! Bana sordunuz mu?”

“Ya git işte, ne uzattın bu kadar?”

“İnternetten niye almıyorsunuz? Her şey var internette.”

“Bazı şeyleri aldık ama her şeyi oradan alamayız. Kötü bir ürün gelir, sonra uğraş dur.”

“Yemin ediyorum, bir daha bir işinde sana fikir verirsem…”

“Bir küfür etmemiştin, onu da et, tam olsun!”

“Lanet olsun, ver listeyi giderim ben!”

“Çok sağol valla.”

“Ya bi siktır git, liste mi vereceksin ne vereceksen ver de yarın giderim ben.”

“Yarın mı?”

“E geç oldu ya bugün, ondan.”

İstanbul’a hiç gelmemiş değilim ama belli yerleri biliyorum; Taksim, Beşiktaş, Kadıköy falan. Mesela Bayrampaşa’ya gitmişliğim yok.

Turistim sonuçta.

Sultanahmet’e yollasalar falanca yere git diye, tamam ama o kadar işte. Sabah dörtte yola çıktım. Allahtan arabayı verdiler, yüklenip geleceğim. İlkin ona da razı değildi. “Senin arabayla gitsene” falan dedi. Benim arabam öyle büyük bir şey değil ki, bagajı yok, kasası yok, gücü yok. Adamı ikna etmek için bagajını gösterdim. “Küçük lan bu, neresine koyayım o kadar şeyi.”

Sabahın köründe dükkan dükkan dolaşıyorum. Saat çok erken, kimi daha açmamış. Listeye bakıyorum ‘fincan’ yazıyor, bilmem kaç tane. Bununla da yetinmemiş, nasıl fincan alacağımı açıklamamış. İnternetten gelenler kırılır diye almamış sığır. Bana fincan aratıyor bu saatte. Bir yere giriyorum, renk renk, desen desen fincanlar sıralanmış. Birkaçını ayırıyorum yana, eleman damlıyor hemen. “Abi şunlar bilmem ne porseleni, daha iyi. Bunlar daha kötü” diye başlıyor anlatmaya.

“Tamam kardeş” diyorum. Gidecek zannediyorum öyle deyince, yok. Başımda bekliyor. O durdukça benim bakasım gelmiyor, keyfim kaçıyor. Sonuçta fincan bu. Bana ne porseleninden. Çeyizime almıyorum ki.

Tabaklar, falanlar, filanlar… Aldıkça alıyorum, liste bitmiyor yine de.

Arada bir mola verip listeyi düzenliyorum. Çayı servis eden eleman geliyor bu kez, gözü takılıyor duruma.

“Ne yazıyorsun abi?”

“Hiç, listeyi düzenliyorum. Alacakları unutmayayım, gözden kaçmasın diye.”

“Heee, anladım abi. Kolay gelsin.”

Gidiyor.

Her çay istediğimde yeniden soruyor.

“Abi liste ne durumda”, “Abi ne alıyorsun”… Üstelik liste düzenleme işi bitmiş, elimdeki kalemle önümde duran kağıdı karalıyorum sadece.

“Kardeş sen de ne meraklı çıktın ya!”

“Yok abi, merak değil de, muhabbet olsun diye ben şey yaptım.”

“Tamam, muhabbet oldu işte. Sürekli aynı şeyi sorunca muhabbet olmuyor ki.”

“Haklısın abi.”

“Haklıyım tabii! Ben kaç saattir koşturuyorum, taaa nerelerden geliyorum biliyor musun?”

“Yok abi, nereden bileyim.”

“….”

“Abi nerelisin?”

“Niye kardeş? Ne yapacaksın?”

“Hiç, konuşman bizim oralılara benziyor da?”

“…”

“Ben Kastamonuluyum.”

“Tamam kardeş, ne güzel. Ben değilim, oldu mu?”

“Peki sen nerelisin?”

“Kastamonulu değilim işte! Başka bir yerdenim ben, bambaşka bir yerdenim.”

“Tamam abi, sen de ne sinirleniyorsun hemen.”

“Sinirlenmiyorum kardeş normalde ama şurada kafamda bir hesap yapıyorum, plan yapıyorum, yaptırmıyorsun ki!”

Çayın parasını ödeyip yeniden dükkanları geziyorum.

Bir dünya şeyi kamyonete dolduruyorum. Sonra yeniden aynı işlemler…

Her girdiğim yerde bir memleket sorgusu; “Nerelisin?”

Hayır, bu ülkede nereli olduğun neden bu kadar önemli. Bir süre sonra “Nereli olsam daha karlı olurum”u düşünüyorum. “En iyisi kim nereliyse oralı olmak sanırım” diyorum kendi kendime. Karşımdaki Rizeli mi, hop ben de hemen Rizeli oluyorum. Adam Karslı mı çıktı, e tamam işte, ben zaten Karslıyım. Çankırı diyene Çankırılı, Aydınlı diyene Aydınlıyım.

Böyle böyle girip çıkıyorum dükkanlara. Ne alınacak; diyelim “mug”. Bildiğin fincan işte. Seçiyorum falan, ardından nerelisin. Renk vermeden yokluyorum karşımdakini. Anladıysam nereli olduğunu, yırtıyorum, para cebimde kalıyor. Sen bizdensin, sana şu kadar olur. Hatta fiş istemezsen çok daha iyi fiyat çekiyorlar, haliyle istemiyorum. Dürüst olsam ne olacak ki sanki. Bu arada ben bu işlere kendimi iyice kaptırıyorum ama başta da söyledim ya, benim mevzuyla alakam yok, para benim değil, mal benim değil, dükkan benim değil…

Her şeyi tamam edip yüklüyorum kamyonete.

Geceyi İstanbul’da geçirip henüz güneş doğmadan yola çıkıyorum. Gün içinde arkadaşı da arıyorum, falan saatte oradayım diye. Hiç sorun yok.

Bizim ilçeye vardığımda saat artık akşam sekizi geçiyor. Dükkanın önüne park ediyorum kamyoneti ancak dükkan kapalı. Çıkarıyorum telefonumu:

“Lan neredesin sen? Geliyorum, dükkanda bekle demedim mi sana?”

“Dedin de, o iş yalan oldu.”

“Nasıl yalan oldu ya!”

“Bayağı yalan oldu. Benim ortak vazgeçti kahveci işinden, bel fıtığı varmış ya, ondan.”

“Ne alaka, kahveyi beliyle mi servis edecek?!”

“Bilmiyorum hacı. O öyle söyleyince benim de hevesin kaçtı. Açmıyorum dedim mal sahibine de.”

“E, eşyalar ne olacak?”

“Şimdilik sende dursun, ben uygun bir zamanda alırım senden.”

“Ben nereye koyayım bunları, mal mısın sen ya!”

“Koy işte evinin deposuna, garajına…”

“Lan adamı hasta etmeyin, Amerika mı burası, ne deposu ne garajı? Kim kaybetmiş garajlı evi de ben bulayım. Benim evim bir artı bir.”

“O da doğru ya. Geri götürsen, iade etsen?”

“Siktir git!”

Hakan Özbek

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 20 Ağustos 2020 at 14:46

    Çok keyif alıyorum okurken. Müthiş vallahi. Tebrikler..

    • Cevapla Hakan Özbek 20 Ağustos 2020 at 16:31

      Çok teşekkür ederim Gökçe Hanım 🙂

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 21 Ağustos 2020 at 13:29

    Hakan yaaa, hangi hikayeni okusam; nereden aklına geliyor bütün bunlar, diye düşünüyorum. Adamın başına gelenlere içim sıkılırken, üslubun sayesinde gülümseyerek okudum bu öykünü de. Diyaloglar çok çok başarılıydı 👌🏻
     
    Denemelerini de seviyordum fakat iyi ki öykü yazmaya başladın diye düşünüyorum. Merakla açıyorum; bu sefer ne yazdı acaba, diye.
     
    Sevgiler 🤗

    • Cevapla Hakan Özbek 21 Ağustos 2020 at 17:01

      Çok sevindim bunu duyduğuma 🙂 Ben de burada yazmaktan çok mutluyum. Güzel insanlarla bir şeyler paylaşıyor olmak benim için çok değerli. Umarım her zaman en az aynı keyifle okuyacağınız şeyler yazabilirim.

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan