Sessizlik Öyküleri

Sol Ayak

6 Ağustos 2020

Öykü: Sol Ayak | Yazan: Hakan Özbek

“Hadi oğlum hazırlan, antrenmana geç kalacaksınız!”

Yatakta olma halinin insanı büyüleyen bir yanı vardır. İçinden çıkmak istemezsiniz. Uykuya direnmek kadar keyiflidir bu durum. Bir o yana bir bu yana döner, ancak o dönüşlerin sonucu yatağın dışına taşmaz bir türlü. Sonra biri gelir o büyüyü bozar..

Benim için ise o insan babamdır. Annem yaklaşık bir saattir bana sesleniyor. O şefkatli ses bunu bir emir olarak değil, rica olarak söylüyor ve ben yatakta kalmak için direnişimi sürdürüyorum. Ancak sonra babamın sesi duyuluyor.

“Bir gün de kendin kalk be! Elli kere söyletme bir şeyi!”

Bütün direncim düşüyor. Düşmek zorunda çünkü bir sonraki sesleniş bu kadar kısa olmayacak. Ses daha yüksek çıkacak ve günüm bombok bir hale dönecek.

“Kalktım zaten, tam çıkıyordum baba!”

Karşı bir ses yok. Yere sertçe basan adımları duyuyorum, ayaklarımı sarkıtıyorum yataktan ve sonunda ayaktayım. Banyoya gidip elimi yüzümü yıkıyor, ardından dişlerimi fırçalıyorum. Bu çok önemli çünkü gülerken mutlaka dişlerim görünüyor. Hem dişçiden de korkuyorum. Öte yandan her sabah diş fırçalamak benim midemi bulandırıyor. Diş macunu tüpünün üzerinde “yutmayınız” yazıyor ancak ben mutlaka bir parça yutuyorum. Sonrasında aç karnına diş macunu yutmanın verdiği mide bulantısı. Bir de o tat öyle bir tat ki yediğin şeylerin tadını da bastırıyor.

Tekrar odaya geçip akşamdan hazırladığım çantamı alıyorum yanıma. Mutfağa geçip masaya oturuyorum. Babam beslenme düzenimi belirlemiş durumda ve annem her öğünde babamın uygun gördüğü yiyecekleri önüme koyuyor.

Her sabah iki yumurta yiyorum mesela.

Biraz da peynir ve zeytin istihkakım var. Artık hafifçe soğumuş yumurtaları kesiyorum, içindeki sarıyı çıkarıp tabağımın bir kenarına özenle koyuyorum. Diğer yumurtanın sarısını çıkarırken babam tabağıma uzanıyor ve sarıyı tek seferde ağzına atıyor.

“Ya baba…!”

“Senin beyazını yemen lazım.”

“Ama beyazı güzel değil ki. Sarısı güzel zaten.”

“Nimetin kötüsü olmaz! Duymayayım bir daha!”

“Off ya!”

“Babaya oflanmaz! O sarıyı da annene ver bakayım.”

Bu adam canımı sıkıyor ancak ne diyebilirim! Kafamla onaylıyorum. Sarıyı anneme uzatıyorum, istemiyor. Hiç istemez zaten, sevmez yumurtayı. Sarıyı yiyeceğim diye seviniyorum, babam uzanıp onu da alıyor, indiriyor mideye. Bu kez tepki vermiyorum. Babam çayından bir yudum daha alıp, “Şükürler olsun” diyerek oturduğu sandalyede arkasına yaslanıyor. Bundan sonrası benim için daha boktan çünkü artık babamın sabrı giderek azalacak.

Haliyle benim hızlıca kahvaltımı yapıp kalkmam lazım yoksa söylenmeye başlayacak. Çünkü babam öyle bir adam; her şeyi hemen yapar. Bir işi varsa oyalanmaz, hemen bitirir. Yemeğini hızlıca yer. Bir yere gidilecekse hemen hazırlanır çıkar. Eğer biz de onunla gideceksek bizden de aynısını bekler. Arabadaysa ve henüz hazır değilsek kornaya basarak bizi ikaz eder, yanına vardığımızda da söylenmeyi sürdürür. Bana kızdığı zaman uyarmaz, hemen bağırır.

Eşyalarımı alıp arabaya geçiyorum. Babam idman sahasına doğru sürüyor, bir yandan spor haberini dinliyor, bugünkü planımızı anlatıyor. Neleri yapacağız, nasıl yapacağız hepsini planlamış. Saat sabahın dokuzu. Yaz aylarında olduğumuz için hava haliyle sıcak ancak güneş henüz tepeye çıkmamış. Havadan sebep bizim takımın antrenörü idmanları akşam altıdan sonra yapıyor. Bu saatte ise bizden başka pek kimse olmuyor sahada.

Kramponlarımı giyip çıkıyorum sahaya.

Babam topu bana yuvarlıyor, ben gelişine vuruyorum kaleye. Bir şutu sağ ayağımla çektiysem, diğerini mutlaka sol ile vuruyorum. Çünkü her iki ayağım da iyi olmak zorunda.

Pek çok ebeveynin fantezisi kendi hayallerini çocuklarının gerçeği haline getirmeye çalışmak. Babam çok yaklaşmasına rağmen futbolcu olamamış ancak benim önüm açık. Çünkü benim futbolcu olmamı istiyor ve bunun için her şeyi yapıyor. Ancak sorun sadece futbolcu olmamın yeterli olmaması. Çünkü o sol ayağımı da en az sağ ayağım kadar iyi kullanmamı, on numara pozisyonunda oynamamı, ileride Fenerbahçe’nin en iyi futbolcusu olmamı istiyor. Ben ise henüz Sahil Gençlik ve Belediyespor’da ilk on bire bile giremiyorum. Haliyle daha çok yolum var ve durmadan çalışmam gerekiyor. Bu arada ben de Fenerbahçe’yi tutuyorum ve orada oynamak istiyorum ancak sadece futbolcu olabilmek de benim için yeterli.

Derslerim pek iyi değil. Babam soranlara “Okula pek hevesi yok ama şiir gibi top oynuyor” diyor. Sadece beden eğitimi dersinin notu beş geliyor, onda da öğretmen hiç bir şey yaptırmıyor. İyi not alabilmek için sağını solunu bilmek yetiyor.

Annemin dediğine göre babamın bana ilk hediyesi bir futbol topu olmuş. Çocukluğumdan beri Kaptan Tsubasa gibi her yere yanımda topla gidiyorum. Mahallenin diğer çocuklarıyla kurduğumuz mahalle takımında yardımcı kaptanım çünkü kaptan Şerif abi.

Neredeyse hiç yeteneği yok ama yaşı büyük olduğu için forvet oynuyor ve kaptan oluyor.

Hiç birimiz buna itiraz edemiyoruz, çünkü edersek bizi dövüyor.

Sahil Gençlik ve Belediyespor’un sahası idman dışında kalan zamanlarda açık ve biz de mahalle maçlarını orada yapıyoruz. Çoğunlukla üst mahalleyle oynuyoruz ancak diğer mahallelerle de her hafta mutlaka kapışıyoruz. Puan durumunda zirveyi kimseye kaptırmıyoruz.

Birkaç yıl öncesine kadar babam her gece bana masal anlatmak için yanıma gelir, ardından masal anlatmak yerine Fenerbahçe’nin efsanelerinden bahsederdi. Sanırım iki ayak üstünde durmaya başladıktan bu yana beni antrenmana götürüyor.

İlk olarak henüz 5 yaşında ilçe takımının futbolcu seçmelerine girmemi istedi. O maçta takımın antrenörü beni kanatta oynattı. Kısa boyluydum, vücudum gelişmemişti, üflesen yıkılacak gibiydim ama hızlıydım. Fişek gibiydim. Bütün maç sahanın sağ tarafını kaç kere koştum bilmiyorum. Orta yapmak istediğimde topu pek de istediğim yere gönderemiyordum. O yıl olmadı. Hoca, “Bu çocuk henüz çok zayıf” dedi.

Bir yıl sonra tekrar denemelere girdim. Bana göre fena değildim ama yine takıma seçilmedim. Babam bu duruma oldukça sinirlenmişti.

“Sanki Barcelona’ya adam alacak herifler! Seneye de girersin olmazsa başka takım bakacağız”

Seneye dediği henüz yedi yaşında olacaktım. O sene aralıksız çalıştık. Babam için gurur meselesine dönmüştü seçmeler. Üstelik bana da kızıyordu ve beslenme muhabbeti o zaman gündeme gelmişti.

Seçmelerin günü geldiğinde ben yine kanatta denenmiş, zayıf ayağıma rağmen yedek olarak takıma alınmıştım. Babam kanatta oynatılmamdan hoşnut değildi ama yine de ses etmedi. Seçilmek üstündeki yükü atmasını sağlamıştı. Ben de artık baskıdan kurtulacağımı düşünüyordum ama olmadı. Antrenmanlar arttı, güçlendirme çalışmaları başladı.

12 yaşındaydım, boyum yine kısaydı ama daha güçlüydüm. Babam topu bana yuvarlıyor, ben de Allah ne verdiyse vuruyordum. Babam kalede duruyordu fakat top biraz uzağına gitse kurtarmak için bir çaba sarf etmiyordu.

“Sen hiç atlamıyorsun ki! Onu kurtarırdın be baba”

“Üstüm mü pislensin Hakan! Bu şort yeni daha. Hem ben değil, sen futbolcu olacaksın, unutma. Ben atlamasam da olur. Sen iyi yere vur.”

Hafta sonların sürekli futbol maçlarını izliyorduk ama benimki izlemek değildi. Babam benim sadece on numara oynayanları takip etmemi söylüyordu. Şık bir hareket yapan olur da ben tepki vermezsem babam beni dürtüyor, “Gördün mü hareketi?” diye soruyordu. Kendi çocukluğumun tüm on numaralarını ezberlemiştim, hangi durumda ne yapacaklarını biliyordum. Öte yandan ben aynılarını yapamıyordum. Deniyordum, bazen oluyor, bazen de ya topu kontrol edemiyor ya da yere kapaklanıyordum.

Bir süre sonra takımda sağ kanat oynayan çocuğun babasının tayini çıkınca bana gün doğmuştu.

Artık yedek değil, as oyuncuydum.

Belki istediğim, üstüne çalıştığım on numara pozisyonunda oynamıyordum ama sürekli sahadaydım. Babam razı olmadı. Bir gün antrenmanı izlerken, bizim antrenörün yanına gidip, “Bu çocuk on numara Rıfat Hocam, orada değerlendirelim lütfen. Kanat oynamaz bu çocuk” diye adamı darlayınca Rıfat Hoca da beni tekrar yedeğe aldı.

Antrenmanlarda yedek takımın on numarası oluyordum, o kadar. Maçta hep yedek. Hızlıydım, iki ayağımı da kullanıyordum ama hep riskli işler yapıyordum. Rıfat Hoca her maçtan sonra bana, “Hakan basit oynasana yavrum, niye imkansızı deniyorsun” diye soruyordu. Ben, “Ama hocam Okocha’yı görmediniz mi dün akşam?” diye başlayınca ise Rıfat Hoca beni “Sen Okocha değilsin!” deyip susturuyordu.

O sıralar birkaç hazırlık maçında beni sonradan oynatan Rıfat Hoca, antrenmanlarda ışık görmüş olacak ki, gelecek maçta ilk on birde başlayacağımı söyledi. Bu kez takımın esas on numarası benim yedeğim olacaktı. Rakip takım bizden güçlüydü ve maçı İstanbul takımlarından birilerinin izleyeceği konuşuluyordu.

Birkaç gün sonra maç geldi, çattı. Ben sırtıma 6 numaralı formamı geçirmiş, bölgeme geçmiştim. İlk dakikalar takım arkadaşlarım bana neredeyse hiç top atmıyordu. Moralim giderek düşerken, Rıfat Hoca yandan, “Hakan’a oynasanıza çocuklar, adam boşta duruyor! Bakarak oynayın” diye bağırıyordu. Böyle zamanlarda herkes biraz bireysel oynar.

Sen takım oyuncusu olursan seni harcarlar.

Mesela bizim sol bek, kendisi kazmanın önde gidenidir, kaleyi gördü mü mesafeyi umursamadan şutunu çekiyor ama top dağlara taşlara gidiyor. Yine bir pozisyonda şutunu çekti, top savunmaya çarpıp önümde kaldı. O an hiç düşünmeden kaleye baktım, sol ayağımla bildiğin roket gibi bir şut çıkardım ve topu doksana astım. Kariyerimin ilk golünü jeneriklik bir şekilde attım.

Golden sonra kendimce kredim olduğunu düşünerek riskli hareketler denemeye başladım ve işin tuhaf tarafı her yaptığım hareketi büyük başarıyla tamamlıyordum. Sağından atıp solundan geçmeler, topu rakibin üstünden geçirmeler, bacak arası paslar, rakibi pazara yollamalar… Sanki Brezilya’dan gelmiştim.

Maçı sürpriz şekilde 6-1 kazandık ve takımın dört golünü ben attım. Bir golü ise arkadaşıma attırdım. Maçtan sonra babam koşarak sahaya indi, Rıfat Hocayla birlikte yanıma geldi. Bir babam övüyor, bir Rıfat Hoca. Takım arkadaşlarım kral gibi muamele yapıyor, benim keyfime diyecek yok. İlk kez on numara bölgesinde ilk on birde başlıyorum ve bildiğin şov yapıyorum.

O sırada rakip takımın bir oyuncusunu izlemeye gelen adamlardan biri bize yaklaşıyor. Önce elini uzatıyor, tebrik ediyor. Ardından benim hakkımda bir şeyler konuşuyor. Rıfat Hoca adamla konuştuktan sonra babamla benim yanıma gelip, “Hakan’ı Galatasaray’a istiyorlar” diyor gülerek.

Babamın yüzü düşüyor, “Fenerbahçe’den kimse yok mu burada?” diyor.

Rıfat Hoca bilmediğini söylüyor. Benim yüzüm gülüyor, “Fenerbahçe’liyim ama Galatasaray da olur” diye düşünüyorum. Babam kafasını kaşıyor, “Olmaz de Hocam” diyor. Rıfat Hoca şaşkın, nedenini soruyor. Babam, “Fenerbahçe’liyiz biz” diyor.

Rıfat Hoca yanımızdan ayrılıp Galatasaray’dan gelen adama durumu izah ediyor. Yaklaşık on dakika sonra ikisi birden yanımıza geliyor. Adam elini uzatıyor, babamla tokalaşırken adını falan söylüyor. Durumu anlatıyor.

“Beyefendi oğlunuzda büyük bir yetenek var. Tıpkı Hagi gibi oynuyor, Galatasaray’ın altyapıya verdiği önemi biliyorsunuz. Bırakın çocuğun istikbaliyle oynamayın. Beş sene içinde A takıma çıkar Hakan, Türkiye’nin yıldızı olur. Hatta bırakın Türkiye’yi dünyaya açılır bu yetenekle.”

“Bakın beyefendi, kulübünüze saygı duyuyorum ancak sevmiyorum. Biz Fenerbahçe’liyiz. Hakan ileride Fenerbahçe’de oynayacak.”

Adam bir süre suskun kalıyor, başını öne eğip düşünüyor.

“Size İstanbul’da bir daire alalım biz, siz de Hakan’ı alıp gelin.”

Babam gülüyor. Ben de gülüyorum. Ben sanıyorum ki babam tamam diyecek ama demiyor. Ben Galatasaray’da kendimi göstereyim, sonra bir şekilde Fenerbahçe’ye transfer olurum diye düşünüyorum, babam inadından vazgeçmiyor.

“Yok, Fenerbahçe’ye gidecek oğlum. Cevabım kesin, lütfen ısrar etmeyin!”

Adam Rıfat Hoca’yı yanına alıp uzaklaşıyor, bir kart bırakıyor, ardından arabasına binip gidiyor.

Sonraki maçlarda ilk on birin gediklisi oluyorum. Bir süre sonra kaptanlığı da veriyorlar. Sahil Gençlik ve Belediyespor’da kaptanlık benim için büyük onur. O bilinçle oynuyorum artık, her rakibe golüm var neredeyse. Giderek ünüm de yayılıyor. Süper Lig’den bir çok takımın altyapısından izlemeye geliyorlar, bir tek Fenerbahçe’den kimse yok. Üç maç, beş maç derken babam Fenerbahçe’den birilerine ulaşıyor. Maç görüntülerimi atıyor, “Gelin izleyin” diyor. Geliyorlar.

Ben yine fırtına gibi esiyorum maçta. Önce gol, sonra asist… 2-0 öndeyiz. Maç artık bitmek üzere, topla ilerliyorum. Rakip takımın stoperi geliyor, çalımlıyorum ancak arkadan yetişen eleman dizime bir tekme atıyor, yere kapaklanıyorum. Hakem düdüğünü çalıyor, penaltı. İyi güzel ama ben kalkamıyorum. Dışarıda bekleyen ambulansa koyup götürüyorlar hastaneye. Doktor röntgene sokuyor, “Ayağı 3 yerden kırılmış” diyor. Babam ağlıyor, ben ağlıyorum.

Babam gözyaşlarını silip soruyor, “Oğlumu Fenerbahçe istiyor doktor bey, ne olacak?” Doktor derin bir nefes alıp, “Bayağı bir zaman oynayamaz ama daha çocuk, toparlar” diyor.

Aradan bir yıl geçiyor, yavaş yavaş maçlara alışmaya çalışıyorum ama olmuyor. O eski kıvraklık yok. Ne eskisi gibi adam geçebiliyorum, ne de o kadar iyi vurabiliyorum. Yine de Fenerbahçe’den bir kez daha izlemeye geliyorlar, bu sefer olmaz diyorlar. “Biz düzenli takip ederiz ama bu haliyle olmaz.”

Babam buna çok bozuluyor.

“Biz Fenerbahçe için nelere katlandık, şu yapılanlara bak” diyor.

İlerleyen haftalarda Galatasaray’dan gelen adamı arıyor, artık o da istemiyor. Sonra sırasıyla kart bırakan tüm adamları arıyor, isteyen yok. Ben futbola devam ediyorum etmesine ama eski güç yok. O kadar canım yandı ki, oynarken de korkuyorum yeniden bir yerim kırılacak diye. Sıradan bir futbolcuya dönüşüyorum. Sonra bir gün antrenmana gitmiyorum.

“Baba ben bırakıyorum”

“Ne demek bırakıyorum?”

“Artık oynamayacağım işte. Nasıl ne demek?”

“Oğlum sen mal mısın? Ben seni yıllarca boşuna mı çalıştırdım? Haydi kendine saygın yok, yeteneklerine saygın yok ama bana da mı saygın yok?”

“Eskisi gibi olmadığının farkında değil misin? Beceremiyorum artık!”

“Bir günde düzelmez ki, zaman lazım. Yürüyemedin bile, kasların eridi hep. Zamanla aynı olacak işte.”

“Yok ya, bir bok olmayacak. Ben artık istemiyorum.”

“E, Fenerbahçe ne olacak?”

“Fenerbahçe de kendine başka yıldız bulsun!”

Hakan Özbek

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Mert Divan 6 Ağustos 2020 at 11:59

    Bu hikayenin devamı olmalı böyle bitmemeliydi, üzdü.

  • Cevapla Pınar Sude Genç 7 Ağustos 2020 at 13:43

    Yer yer gülümseyerek okudum ama bence de devamı olmalı, üzdü.

  • Cevap Yaz