Yıldız Tozu

1 Hafta, Biraz da Kilometre | 6

28 Eylül 2020

Öykü: 1 Hafta, Biraz da Kilometre  - 6 | Yazan: Sıla Malik

 

1 Hafta, Biraz da Kilometre 👉🏻 Birinci Bölüm
1 Hafta, Biraz da Kilometre 👉🏻 İkinci Bölüm
1 Hafta, Biraz da Kilometre 👉🏻 Üçüncü Bölüm
1 Hafta, Biraz da Kilometre 👉🏻 Dördüncü Bölüm
1 Hafta, Biraz da Kilometre 👉🏻 Beşinci Bölüm

 
Bazen zaman dursun ister insan, bazen akıp çabucak geçsin. Değişik anların peşinde koşar çoğu zamanda. Bir rüzgarın esişine sığınmak ister, bir dalganın kıyıya vuran sesine, bir ağacın gövdesine, gökyüzünün sonsuzluğuna. Can ve Neşe de o ufacık anlardaki huzur için bu yolda, kaç gündür uzaktalardı. Gidecekleri yeri seçtikten sonraki ilk iki günü birlikte geçirmişlerdi. Ardından onlara verilen kişisel zaman başlamıştı.

Birkaç gündür sadece yemeklerde bir araya geliyorlardı. Gün içinde yaptıklarını birbirlerine anlatıyorlar, görüşlerini paylaşıp odalarına çekiliyorlardı. Hem istedikleri gibi yalnızlardı hem de çok bunaldıklarında konuşabilecekleri biri vardı.

Bu sabah son kez birlikte geçirecekleri güne açtılar gözlerini.

Neşe biraz hüzünlüydü. Buradan ayrılmak istemiyordu. Burada bulduğu benliğiydi sonuçta. Uzaklaşmış, eteğinden yılların tozunu, kirini atmıştı. Kendini kabul etmeyi, kendine saygı duymayı hatırlamıştı.

Her gece farklı dükkanlarda farklı hikayelerle karşılaşmıştı. İzlediği romantik komedilerdeki gibi hissetmişti kendini. Kurgu olduğuna inandığı o samimiyetleri tatmıştı. Gerçek olmasına sevinmekle birlikte, burada bulup burada bırakacağına üzülüyordu. Kolay değildi onun için. Sabahları uyandığı bu yeşil alanı ve parlak gökyüzünü özleyecekti. Gecenin ılıklığında derinleşen sohbetleri, hiç boş kalmayan sofraları özleyecekti. Ama bir şey vardı işte. Gece sonsuza kadar kalmıyordu gökyüzünde. Hiçbir sohbet devam etmiyordu dilediğince. Yoruluyordu zihinler, doluyordu bir yerden sonra ruhlar. Belki de doyuyorlardı. Ama Neşe o kadar açtı ki. Sofra toplansa da, sohbet bitip herkes dağılsa da o kalkmıyordu masanın başında. Kalkamıyordu ki.

Kaç geceyi gündüze kavuşturmuştu şimdiye kadar. Vedaları, ayrılıkları ve geride bırakmayı hiç sevmediğini fark etti. Oysa buraya gelirken hiç düşünmeden ailesini geride bırakabilmişti.

Ne yoktu orada? Yoksa Neşe mi çok bencildi? Şimdiye kadar takındığı maskeden bir kez daha pişman oldu. Eğer ailesine gerçekleri söyleyebilseydi, isteklerini dile getirebilseydi böyle olur muydu yine? Evet, ailesi ona hiç şans vermemişti ama o da istememişti ki. Direnç göstermemişti bu akıntıya. Şimdi de kendine olan kızgınlığını çıkartıyordu onlardan. Karşılıklı özürlere ihityaç vardı. Yaraları kapatmaya, içten sarılmalara.

Can insanları anlamaya çalıştı en çok.

Hemen güvenmeyebilirdi ancak bu herkesin tehlikeli olduğu anlamına gelmezdi. Etrafındakilere davranış biçimi içten içe yormuştu onu. Kimse kale gibi koruyamazdı ki duygusal dünyasını. Adı üstündeydi zaten. Bir beklentisi de hayal kırıklığı da illa olacaktı. Bunu doğal kabul etmemişti o. Hangisi hiç olmayacaktı peki? Hayal kırıklıklarını önlemek için bıraktığı beklentiler cidden gitmişler miydi? Yoksa bu beklenti kendini daha güçlü bir halde, öfke kimliğiyle mi çıkarmıştı ortaya?

İşinde gayet ciddi, insanların onu kızdırmaktan ve ona yanlış yapmaktan korktuğu biriydi o. Yıllarca bu izlenim için çabalamıştı, şimdi ise yakınında hiç gerçek insan olmadığından yakınıyordu. Samimiyetin karşılık bulması için önce insanın özünde var olması gerekir. Bir gülümsemeyle, bir bakışla karşı tarafa akması, aktarılması gerekir. Buz gibi görünen birine kimse sıcaklıkla yaklaşamaz ki. Buz eriyeceğinden yaklaştırmaz da kimseyi zaten.

Can ne kadar yüksekte olduğunu fark etti birkaç gün içinde. Burada kimse ona fazladan değer göstermiyordu. Aksine gösterilmesine gerek de yoktu. O da insandı, herkes gibi. Kimse onun işini, isminin önüne konan soyut sıfatları bilmiyor ve önemsemiyordu. Burada var olabilmek için gereken şey iyi niyetle gelen içten bir gülümsemeydi. İnsanlarla kurulan yakınlık dolu ancak saygı çerçevesini asla aşmayan o naif muhabbetti.

Can hedefleri uğruna bunlardan vazgeçmişti. Kendi elleriyle kendini bir kuleye kapatmış, anahtarı başka kimseye vermediği halde kurtarılmamaktan şikayet ediyordu. Babasına kızgın olabilirdi ancak ondan farksızken hedeflerini sadece maddi anlamda gerçekleştirmiş oluyordu ve bu düşündükçe içini bunaltan bir gerçekti. Buraya gelmiş olmaktan hiç pişman değildi ancak dönüp bir şeyleri düzeltmek için can atıyordu artık.

Akşam yemeğine kadar günlük rutinleri devam etti.

Akşam yemeğini ise özellikle iskelede yemek istemişlerdi. Can ve Neşe’nin bu değişimi gözle görülür bir fark da yaratmıştı elbet. Can daha rahat ve renkli giyinmeye başlamıştı. Ama asıl değişim Neşe’de olmuştu. Dövme yaptırmış, saçlarını kestirmiş, dar pantolonlar ve düz tişörtlerden uçuş uçuş elbiselere geçiş yapmıştı.

Masaya oturduklarında ikisi de içtenlikle gülümsüyorlardı. Bu rutine de alışmışlardı aslında. Günün sonunda dönüp geleceği bir yerin olma düşüncesi ne müthiş rahatlıktı.

“Ooo Can Bey, gözlerinizde içten mutluluk parıldamaları görüyorum. Anlaşılan bu kaçamak size iyi gelmiş.”

“Bana diyene bak sen. Benim karşımda da elinde bavul, kafa karışıklığı ve çekingenlik içindeki kız yok yalnız. Hatta neredeyse o gün tanıştığım Neşe yok. Asıl sana yaramış burası en çok.”

Gülüştüler. Evet. Buydu aradıkları samimiyet.

Gelen mezelerden tabaklara servis yaptılar karşılıklı. Can içecekleri servis ederken Neşe anlatmaya başladı.

“Evet, itiraf edeyim. Başta acayip çekindim bu karardan. Hani bilinmezliğin hem feci şekilde güzel çekiciliği vardır ama sen hâlâ dokuz yaşında anneni istersin ya. Onu yaşıyordum ben elimde valiz, etrafıma bakarken.”

“Her an ‘Annee’ diye kaçabilirdin yani” diyerek güldü Can. Bu kısa sürede Neşe’yle atışmanın eğlenceli olduğunu keşfetmişti. Neşe sadece dil çıkarıp gülmekle yetindi.

“Benim de aşağı kalır yanım yoktu aslında. O kadar gergindim ki. Sanki sen zorluyormuşsun beni gibi kızgındım bir de. Hoş ben genelde herkese karşı öyleydim de neyse. Senin kahvaltı ettiğimiz yerdeki adın gibi neşen, konuşma tarzın şaşırtmıştı beni. Alışık olmayınca yadırgadım ister istemez.”

İşaret parmağını başıyla aynı anda sağa sola salladı Neşe.

“İşte fark orada zaten. Ben senin iş ortağın ya da senin adına çalışan biri değilim. Sen benden de onlar gibi davranmamı bekledin ancak tabii ki de öyle bir şey olmayınca sorguladın. Malum herkes karşında el pençe divan durunca.”

“Haklısın, ben de bundan şikayetçi olup geldim buraya. Hoş sen çoktan anlamışsın bunu ya.”

Can’la beraber birkaç dakika sessiz kalmayı seçti Neşe. İçi sıkılıyordu aslında döneceği için. Burası özel bir yer olmuştu onun için.

“Geldik, tanıştık, kendimizle barıştık, güzel anılar biriktirdik, son akşam yemeği de bu işte. Bir daha görüşmeyecek olmak hakkında ne düşünüyorsun?”

Neşe düşündü bir iki saniye.

“Aslında bu işin cesareti oradan geliyor biliyor musun? Hani bazen öyle bunalırsın da seni kimsenin tanımadığı bir yerde sıfırdan başlamak istersin ya. Bu onun küçük versiyonu gibi. Daha güvende, daha özgür hissettiriyor. Çünkü araya bağlar girmiyor. Yüz yüze bakacağız diye katlanılan şeylerin çoğu yok. Bir hafta ve sonrası yok. Burada olan burada kalacak. Sonsuza kadar güzel bir anı. İç ısıtıyor.”

“İleride buraya gelirsem tekrar, burası da aynı kalırsa şayet, gözümde canlanacak çok güzel bir hayat dersim oldu benim de. Her zaman gülümseyerek anacağım.”

Çekinerek de olsa sordu Neşe.

“Peki ya dönünce ne yapacaksın?”

“Yüzleşmem gereken biri ve düzeltmem gereken bir bağ var. Ama bu sefer çok daha umutluyum. Değişecek ve düzeleceğim. Peki ya sen?”

“Ben şans vereceğim hem kendime hem de aileme. Bunu gözden çıkarmışım onu fark ettim.”

Gecenin kalanı daha renkli geçti. Sofranın tadını çıkardılar. Şarkılar dinleyip, an yarattılar.

Ertesi gün dönüş için kalan birkaç kilometreyi dönüşümlü araba kullanma ve uyuma seanslarıyla bitirdiler.

Buluştukları yerde uygulamadan görevli bir kişi araç teslimi için onları bekliyordu bile. Bu kadardı işte. Gergin ve sinirli Can’dan gözleri gülen Can’a, tedirgin ve kaybolmuş Neşe’den rotasını çizmiş Neşe’ye tam bir hafta.

Arabadan indiklerinde son kez sarılıp vedalaştılar. Can artık daha hafifti. Neşe ise hiç bu kadar kendinden emin olmamıştı. Artık onlar birbirlerinin hayatlarına dokunan ama birbirlerinin hayatlarında yer edinmemiş, dost yabancılardı.
 
 

SON

 
 

Yazarın Notu

Yazdığım hiçbir hikayeyi bu kadar yaşamak istememiştim. Bambaşka beklentileri olan kıymetli okuyucularımdan özür dileyerek karakterlere, kendi yolculuk özlemlerine yoğunlaşmalarını rica ediyorum.

Umarım herkes o yolculuğa çıkabilir ama daha önemlisi umarım cevaplarla dönebilir. Beni okuduğunuz, beklediğiniz ve desteklediğiniz için çok ama çok teşekkür ederim.

Sevgilerimle,
Sıla Malik

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

3 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 28 Eylül 2020 at 13:21

    Sılacım tebrik ediyorum hem ilk uzun serinin sonuna geldiğin hem de hikayeyi herkesin beklentisi doğrultusunda bitirmediğin için. Sanırım birçok okur gibi ben de bu tanışıklığın aşka evrilmesini bekliyordum fakat elbette kadın-erkek ilişkileri illa aşkla sonuçlanmak zorunda değil; dostluk da en az aşk kadar doyurucu olabiliyor. Ve ben inanıyorum Can ve Neşe’nin dostluğu yıllarca sürecek, hiç kopmayacaklar gibi geliyor bana 😉

  • Cevapla Sıla Malik 29 Eylül 2020 at 01:08

    Çok Teşekkür ederim Didem Ablacım. Yazarken en çok ikilemde kaldığım noktaydı aslında; aşk. Ama bazen diğer duygu yoklukları daha ağır basabiliyor hayatta. Can ve Neşe önce ruhlarını bu noktada doyurmalılardı.
     
    Ama aşk için “belki ileride” demekten de alıkoyamıyorum kendimi. Çok güzel olabilecek bir ikili onlar. 🥰🥰💕💕💕🍀

  • Cevapla Pınar Sude Genç 1 Ekim 2020 at 16:37

    Çok tebrik ederim, çok güzeldi 🎈👏🏻

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan