Naftalin

Ne?! Korona mıymış?

15 Eylül 2020

Öykü: Ne?!Korona mıymış? | Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

Ağustosun kavurucu sıcağında hastane kantininde oturmuş babamdan haber bekliyordum. Babam, dün öğleden sonra ani bir kalp spazmı geçirmişti. Yaşadığımız ilçenin devlet hastanesine başvurmuştuk. Hastane aciline girmemiz ile sağlık helikopterine bindirilip il hastanesine nakledilmemiz bir saati bile bulmamıştı. Kronik kalp rahatsızlığına ve acillere çok alışkındık da, son üç aydır yasaklar yüzünden apartman kapısına bile inmeyen babamın korona teşhisi ile alelacele gönderilmesi bende şok etkisi yaratmıştı.

Emekli asker amcaları bilirsiniz. Biraz değişik olurlar. Hem asker hem öğretmen olursa o amcalar daha da bir değişik oluyorlar. Yaptıklarına mantık geliştirmeniz de zor oluyor. Benim babam da onlardan biri. Ülke karantinalarla yasaklarla ve ne olduğu belli olmayan bu virüsle boğuşurken, babam acil önlem planlarını çoktan yaptı bile.

İlçe hıfzıssıhha kurulundan önce kırmızı alarma çoktan geçmişti zaten. Abim ile bana koronadan korunmak için on dört kural genelgesinin hepsini ezberletmiş, on dört kuralın ikisini sayamayan benden not bile kırmıştı.

Mart ayının başından bu yana balkonda yaşıyordu babam.

‘Steril atölyem’ adını koyduğu büyük balkona girişimiz yasaktı. Kahve falan içeceksek arka balkona kovalanıyorduk. İçeride sık kullandığı ne var ne yoksa çoktan balkona taşımıştı. Zavallı Japon balıklarımız bile bu taşınmadan nasiplerini almışlar, yeni evleri şöminenin üst rafı olmuştu.

Üçlü zigon sehpanın birini balkon girişine koymuş, üstüne kolonya, el dezenfektanı ve ateş ölçeri sıralamış, balkon kapısının az ilerisine nereden bulduğunu bilmediğim kırmızı bir bant dahi çekmişti. Tuvali, boyaları ve fırçaları için özel dolap tasarlamış, bilgisayarını masaya kurmuş, Zoom bile öğrenip emekli asker arkadaşlarına brifing verir hale gelmişti.

Aşırı titizliği, fazlaca kuralcılığı olmasa esprili bir adam bile sayılabilirdi aslında babam. Annem öldüğünden beri onunla yaşamak zorunda kaldığım için sadece eğlenceli taraflarına bakmaya başlamış da olabilirim, bilmiyorum. Bu korona illeti yüzünden tedbirden delirmiş babamı ancak uyumaya yakın içeri alabiliyorduk. Yiyeceğine içeceğine bile maksimum dikkat eden, dışarısı ile sıfır temastaki babamın bu virüsü nereden kaptığını düşünüp duruyordum doğrusu.

Bana göre alıştığımız kalp spazmlarından biriydi. Hatta balkonda çok oturduğu için üşütmüş dahi olabilirdi.

Şu hastane kantininde son bir saatte virüs kapma ihtimalim babamdan milyonlarca kez fazlaydı.

Ben bunları düşünürken, karşı masanın yanında dikilmiş yüksek sesle konuşan sarışın kadına takıldı gözlerim. Gözüm bir yerlerden ısırıyordu. Dizi oyuncusu falan mıydı? Sahneye çıkmış gibiydi zira. Fazlaca teatral hareketleri vardı. Komikti de. Bütün bakışları çoktan kendi üstüne toplamıştı. Ben de aşırı tempolu konuşmasına kulak kabarttım.

“Hayır, teyzem korona değilmiş!”

“Koah atağı geçirmiş sadece. Tansiyonu da biraz yükselmiş.”

“Evet, tahlilleri yapıldı. Sonucu da çıktı. Yokkk! Ateşler içinde yanmıyor teyzem. Biraz enfeksiyonu varmış. Solunum yapamadığı akciğeri yüzünden. Hayır, akciğerini almadılar. Hayır ya!”

“Niye karantinaya alınsın ki! Yok, iste covid movid değil. Eve getireceğiz.”

Sesi iyiden iyiye yükseldi.

“Hayır, ölmedi. Allah Allah!”

“Niye ölsün? Kanlı canlı pencereden bana baktı az önce. İnanmıyor musun? Görüntülü mü arayayım? Hay Allah’ım ya!”

Sağ elini göğsünün üstüne koyup derin bir iç geçirdi.

“Allah’ım sabır ver” dedi bağırarak. Kapattı telefonu.

Ve göz göze geldik. Bal rengi saçları bile sıcaktan sırılsıklam olmuştu.

Gözlerini görünce tanıdım. Dizi oyuncusu değildi, lisedeyken hepimizin hayran olduğu hem çok güzel hem çok akıllı ve sosyal olan Gülsüm’dü rastladığım.

Başımla masamı gösterdim.

“Gelin bir çay içelim” diye seslendim.

Aynı ilçede yaşıyor olsak da yakinen tanışmıyorduk. Göz aşinalığımız vardı da hiç sohbetimiz olmamıştı. Muhtemel aynı sebeplerden dağın başındaki bu şehir hastanesindeydik.

Öğle sıcağının yakıp kavurduğu hastane kantininde sosyal mesafeyi ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Masanın üstündeki çantalarını topladı ve bana doğru yürüdü. Sinirli bir el hareketiyle sandalyeyi çekiştirip karar kıldığı bir mesafeye çekti ve oturdu.

“Selamlar. Çok sıcak değil mi? Beklerken bunaldım. Telefonlardan daha da bunaldım. Bu kasabanın insanını anlamak çok zor yahu! Bir haber bu kadar mı hızlı yayılır ve yayılırken bu kadar mı değişebilir? Keyif mi alıyorlar, teyzemi mi sevmiyorlar ya da teyzem ölsün mü istiyorlar, ben anlayamadım.”

Gülümsedim.

“Aynı ilçede öldüremedikleri sadece teyzeniz değil. Babamı da öldüremediler.”

“Ay Allah korusun. Balkonda sabah çamaşır asarken yumuşatıcıdan hapşırıyor kadın, ikindiye cenazeyi kaldıracak hale getiriyor bu insanlar. İnanılmaz!”

“Sağlık helikopteri ile mi geldiniz siz de?”

“Evet. Kendimizi şanslı bile saydık. Meğer ambulans sayısı yetersizmiş. Önemli önemsiz herkesi helikopterle naklediyorlarmış. Helikopter denilince panik yaptım. Neyse iyi oldu. Hızlı gelmiş oldu. Ben zor yetiştim arabayla ama olsun.”

“Evet, acildeki pratisyen hekimlerimiz maalesef biraz deneyimsiz. Deneyimlisi de durmuyor bu hastanede zaten. Aşırı sorumluluk almıyorlar. Birazcık haklılar da. Bıktılar artık. Son günlerde burnu şıplayanı korona sanıp buraya yolluyorlarmış. İki gün evvel helikopter dört kere inmiş kalkmış diye ilçede bir anda korona sayısı yüz ellileri vurmuşmuş. E panik yapıyorlar haliyle.”

“Ortalık yangın yeri. Fakat herkes plajda, sokakta, pazarda. Şu meşhur renklerle hastalık bölgesini gösteren harita var ya, baktım da devlet hastanesinin bulunduğu alan kıpkırmızı. Yahu, nasıl olur? Sıfırın altında şüphesi olmayanı bile ile sevk ediyorlar. Sokak çeşmesinden su içip ishal olanı bile korona şüphelisi deyip gönderiyorlar. Hastanede bir tane hasta tutmuyorlar. Ama alan kıpkırmızı. Doğru bilgiye hasret kaldık resmen.”

O arada yine telefonu çaldı kadıncağızın. “Bayılacağım artık” dedi ve açtı telefonu.

“Merhaba uzaktan akrabam hala oğlunun eşi Seval.”

“Yok! Geçenki gibi değil. Tansiyonu yirmi beş oldu ama ölmedi. Ölmeyecek Sevalcim. Yok yok beyni de akmadı burnundan. Tuttular. Ha evet, öyle mi? Haber geldi. Doğrudur. Korkmuş helikopterden. O yüzden indirememişler tansiyonunu. Felç geçirmemiş güzelim. Ağzı burnu yerinde hâlâ.”

“Tabi tabii. Eve geleceğiz. Karantina süreci mi? Ha evet. Gelmeyin bir süre. On dört gün sonra gelirsiniz çaya çorbaya. On dört gün de uzun bir süre di mi ya? Demek teyzemin sakızlı muhallebisini özledin? Tabi yapar canım. Aaa! Aşk olsun. Seni çok sever. İlk önce seni görmek isteyecektir. Evet, evet canım çıkacağız hastaneden. Bugün çıkarız. Olur tabi. Dayımları falan aramadan önce seni ararım. Instagram’dan mı yazayım? Tamam. Tammmamm Sevall. Tabii canımm benim. Hiç işim yok sana dakika bilgisi geçerim ben. Olduu. Haydi öptüm. Bayyy.”

Son cümlelerini sıralarken ben kahve almaya diye kalktım. Acilin kapısı ana baba günüydü. Korku dolu bakışlar ağlamalar, yerlere çömelip oturanlar, hasta yakınlarından haber alamayanlar doldurmuştu her yanı. Polis her ne kadar güvenli koridor kurduysa da kimsenin kurala falan uyduğu yoktu.

Son üç saattir burnuma yapışık duran maske ile doğru düzgün nefes bile alamıyordum.

Kantinden çayları alıp dönerken, arkadaşın yanında tanımadığım birileri vardı. Çayları masaya koyup, çantamdaki yedek maske zulasından birini daha çıkarıp taktım. Kasabadan yüzlerini tanıdığım bir aile de malum sebepten buradaydılar. Geçmiş olsun diyerek ayrıldılar yanımızdan.

Gülsüm’ün yüzü kıpkırmızı olmuştu artık.

“On senedir görmediğim kadar tanıdık gördüm. Hepsine tek tek laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor. Bu şehrin ondan fazla ilçesi var arkadaş! Bir tek bizim ilçede mi bu kadar yayılmış anlamak mümkün değil” dedi.

Aslında konu belliydi. Yeni mezun birkaç pratisyen, acilde ikişer ikişer nöbet tutuyorlardı. İlçenin yarısı da fısıltı gazetesinin yaydığı haberler sayesinde paniğe kapılıp kendini acile atıyordu. Bu arada altmış beş yaş üstü kronik hastalar kendi olağan sıkıntılarını yaşasalar dahi direkt korona sayılıyorlardı. Ambulanslar yetişemez olmuştu. Ve her gelen de sağlık helikopterine binmek istiyordu.

Havalı helikopterle şöyle havada kısa bir tur atmak için onlarca testi göze alıp numara yapmışları dahi biliyordum.

O arada bir telefon daha geldi. Aceleyle açtığından eli hoparlöre değdi. Telefondan gelen sesi duyabiliyordum.

“Gülsüüüümm, başın sağ olsun kızım. Korona dediydiler ama değilmiş galiba? Seval’e yaptığı sakızlı muhallebiyi yerken tıkanmış. Doğru mu? Gıcık gelip duruyordu zaten konuşurken. Ah yavrum, böyle mi ölecekti Mücella Hanım. Ecel be kızım nefesin de sayısı var. Kalanlara sabır versin Allah. Okumaya hoca lazım olur şimdi. Bizim Sebahat’ı arayayım mı ne diyorsun?”

Çat diye vurdu masaya güzelim telefonu. Sonrada çantasının içine fırlattı attı.

“Gülsüm, Gülsüm orada mısın?” diye sesler geliyordu çantanın içinden.

Konuyu değiştirmek istedim.

“Ortaokuldan biliyorum ben sizi” dedim. “Tiyatro kolundaydınız. Senaryo yazıp oynuyordunuz. Başarılıydınız. Ve de komik. Bir o kadar da asi. İki sınıf üstteydiniz yanlış hatırlamıyorsam. Ben Betül” deyip elimi uzattım.

Elim havada kaldı. “Yakın temastan kaçınıyoruz” dedi.

Başının üstünde bir Turgut Özal selamı verip kocaman gülümsedi. Ben de güldüm.

“Gözüm ısırıyor benim de sizi bir yerlerden. Hafızamı zorlasam kesin bulurum.”

“Artık kasabada yaşamıyorsunuz herhalde?”

“Yirmi yıldır hep aralarda gelip gidiyordum kasabaya. Teyzem, eniştem ölünce annemlerin yanına gelmek istedi. Gelişinden iki ay sonra annemi kaybettik. Bir ay sonra da diğer teyzemi. Uğursuz saydı kendisini bir süre. Geri dönmek istedi. Ama sonra ‘Ben eğleniyorum. Burada kalmaya karar verdim’ dedi. İki oğlu da yurt dışında. Beni hep yanında ister teyzem. Annemin de vasiyeti var. Yalnız bırakma diye. N’apayım?”

“Sayesinde İstanbul’u kapı komşusu yaptım. Bir telefon geliyor; ‘Teyzenin soluk borusuna fındık kaçtı. Ölmüş teyzen’ diye. Bir gidiyorum ki teyzem mutfakta yeşil çayı eşliğinde Müge Anlı izliyor. Bir hafta sonra bir telefon daha. Bakkala giderken dizinin birinin bağı çözülmüş düşmüş teyzen. Koştur koştur geliyorum. Dizinde bir bandaj, salon konsolunun tozunu alıyor. İlgilensin diye bir abla bulduk. Abla resmen mahallenin muhtarı. Dışarıdan bilgi getiriyor, teyzemi oyalıyor hadi neyse de, içeriden çıkan bilgi, bilgi değil.

Ben İstanbul’dan gelene kadar bütün yakın uzak akraba, konu komşu kim varsa beni arıyor. Teyzem, veremden kansere dönüyor. Enfarktüs geçiriyor. Balkondan düşüyor. Oooo daha neler neler… Önceleri panik halinde deli gibi sürüyordum arabayı. Şimdi en az dört kahve molası veriyorum üç saatlik yolda.”

“E peki teyzenize ulaşmaya çalışmıyor musunuz? Komşularına falan?”

“Teyzem, telefonu genelde duymuyorum bahanesi ile açmıyor. Komşulara da kapıyı açmıyor. Kapıcı yıldı bıktı usandı artık. Kapısına bile gitmiyor. İnanmıyor teyzeme bir şey olduğuna çünkü. Teyzemin kendince ayarladığı bir süresi var anladığım. O süre zarfında haber alamayanlar öldü diyerek haber yayıyorlar. Geceyse ışıkları açmıyor. Gündüzse perdeleri kapatıyor. Bir süre haberin değişip dallanıp budaklanmasına izin veriyor herhalde. Ben gelene kadar bekliyor anlayacağın. Artık yanlış haber diye yerel gazeteden tekzip yayınlayacak hale geldim. Oturayım da dört sezon dizi yazayım bu kasabanın insanlarından.”

On beş dakika kadar daha sohbet ettik. Çaylarımızı içtik. Yazın sıcağında serin geldi anlattıkları. Gülmekten ağzımın kenarları ağrıdı. Olayları ve tanıdığım kasaba dedikoducusu insanları bu kadar komik anlatan bir kadının televizyondaki o çok izlenen dram dizisinin yazarı olduğunu duyduğumda çok şaşırdım.

Hastanenin içinden gelen bir telefonla kalktı Gülsüm.

“Çıkarıyorlarmış gidip alayım kapıdan” dedi.

Babamdan haber almak için kalktım ben de. Çıkış kapısında karşılaştık Mücella Hanım’la. Tekerlekli sandalyede otururken bile İngiltere kraliçesi gibi halkı selamlıyordu. Saman sarı saçlarına çiçekli bir bandana bağlamış. Ağzında fuşya bir maske. Sedefli tırnaklarıyla el etti bana da. Aramızda bir buçuk metre mesafe.

“Geçmiş olsun Mücella teyze! İyisin…”

Daha da sözümü bitirmemiştim ki;

“Sağ olasın yavrum. Ben aldım haberini. Meraklanma babanı kardiyoloji servisine çıkarmışlar. İyiymiş, ben sana diyeyim. Babanı o balkondan içeri al kızım! O ne öyle ya? Balkona mezar yaptıracak diyorlar yakında. O bankacı dul Emine var ya hani? Koca memeli çakma sarışın. Şifon gecelikle çıkmış dün balkona. Her yeri meydandaymış. B Blok üçüncü kattaki Safiye bile görmüş. Ona bakarken kalbi kaldırmamış adamcağızın. Hık demiş düşmüş balkonun içine. Babana söyle kızım. Fazla bakmasın o zilliye. Ölecek gidecek çapkınlık peşinde haberi yok! Duramayan kalbi o kadın yüzünden duracak. Ha kenafir gözlü servet yiyen bir üvey anne istiyorsan orasını bilemem tabi. Kadın anasının gözü anacım! Üçüncü kocadan da almış arazileri katları. Baban da artık balkonunu yaptırır onun üstüne ha ha ha!”

“Ay ben de korona değilmişim. Baban da değilmiş. Gerçi çoktan mezar seçmişlerdir bize Alaattin Kalfa Mezarlığı’nda! Sen yine de gördüklerine söyle! Haydi, hayırlı günler yavrum. Selametle!”

Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz