Sessizlik Öyküleri

Otobüs Durağında Oturup Hiçbir Yere Gitmeyen Kadın

3 Eylül 2020

Öykü: Otobüs durağında oturup hiçbir yere gitmeyen kadın |Yazan: Hakan Özbek

Evimin penceresinden tüm gün onu izliyorum.

Her gün aynı saatte otobüs durağına geliyor, 07:56. Durakta bulunan soğuk demir bankın tam ortasına oturuyor ve hangi otobüs, minibüs geçerse geçsin binmiyor. Kısa boylu, siyah saçlı, perçemleri tek tarafta duruyor. Yüzünde hep belli belirsiz bir öfke… Belki bir şeye kızgın ya da sadece öyle görünüyor.

Bankın tam ortasına oturması bazen sorun olabiliyor çünkü hiç kalkmıyor. Aslında yaz günlerinde pek sorun olmuyor ama kış günlerinde, özellikle kar ve yağmur zamanlarında insanlar durağa sığmaya çalışırken büyük sorun. Onun çok rahat bir tavrı var. Sanki orada hiç kimse yokmuşçasına duruyor. Bazen bir sigara yakıyor, içmiyor. Elinde tütsü niyetine tutuyor. Durakta bekleyenler söndürmesini isterse duymuyor. Çok soğuk günlerde montunun iç cebine sığdırdığı konyak şişesini çıkarıp bir yudum alıyor, sonra yeniden cebine sıkıştırıyor. Garip diyemiyorum, bana daha çok canı sıkkın gibi geliyor çünkü. Ben de bazen canım sıkıldığında bir otobüs durağında oturur beklerim. Ancak çoğu zaman pek uzun sürmez, oradan da sıkılır kalkarım.

Abartı gibi gelebilir size ancak istisnasız her gün durakta bekliyor.

Yaklaşık üç yıldır da bu durum devam ediyor.

Ben üniversiteyi kazandığımda tuttum bu evi. Durağa yakın olsun istedim. Okul uzak kalıyordu, ev ucuzdu falan. Rutubeti var, tesisatı eski, sürekli bir sorun çıkıyor ama bir şekilde halloluyor. İlk başlarda bu dertler ağır gelmeye başladı. Taşınmayı düşünüyordum ancak sonra onu gördüm. Bir gün, iki gün, üç gün… Sonra günler, haftalar, aylar… En sonunda yıl ve yıllar… Evet, yıllardır sadece onu izliyorum. Bu arada hâlâ üniversitenin ilk sınıfındayım.

Okula yetişmek için her sabah en geç 07:10’da evden çıkmam gerekiyor. O saatte çıkarsam, 08:49’da üniversitenin girişinde oluyorum. Daha erken çıkarsam çok erken saatte, geç çıkarsam ise çok geç saatte okula ulaşabiliyorum. İlk başlarda çok erken gittiğim oldu ancak sadece bir kere geç gittim, sonra bir daha gitmedim.

Onu da ilk kez o gün gördüm. Çok güzel duruyordu, çok güzel susuyordu. Sigarasını yaktı, dumanını izlemeye başladı, ben de onu. Benim oradaki varlığımdan haberdar olduğundan bile emin değildim. Sonra otobüs geldi, bindim ve gittim. Ertesi gün evden çıkmak için onun durağa gelmesini bekledim. Beklerken beni okula götüren otobüsün gidişini izledim. Sonra 07:56’da sırtında siyah bir çanta ile o geldi. Durakta her zamanki yerine oturdu. Sonra diğer insanlar, otobüsler, minibüsler, ticari taksiler, kediler, köpekler… Ben sadece camdan seyrettim.

Birkaç gün camın önünde durağı seyrederken aklıma bir fikir geldi ve bir taksi çağırdım.

Evimde arkasında kocaman bir çıkıntı olan tüplü televizyonlardan vardı. Taksicinin de yardımıyla televizyonu taksiye yükleyip doğru ikinci elcilerden birine gittim. Onu bırakıp bir tane berjer satın aldım. Hemen pencerenin önüne yerleştirdim ama kız gitmişti. O berjer ve o kız benim üniversite yıllarıma mı mal oldu? Bunu şimdilik bilemiyorum. Dedim ya, henüz birinci sınıftayım.

Eylülün sonuydu. Durağın arkasındaki çınar ağaçlarının yaprakları durağın üzerine dökülüyor, sabahları sokağı silen temizlik işçisi onları dökmek için bir hayli çabalıyordu. Ne kadar temizlerse temizlesin, hepsini alamıyor, hemen sonrasında ise durağın tepesine yeni yapraklar dökülüyordu. Ardından kız geliyor, ben tüm dikkatimle onu izliyordum. Durakta onu görenlerin bir kısmının umurunda değildi, bir kısmı ise onu görür görmez homurdanmaya başlıyordu. Ancak en güzeli ise hiçbiri onun umurunda değildi. Varsa yoksa sigarasını izlesin, konyağını yudumlasın.

Gelişini hep görsem de gidişini bir türlü denk getiremiyordum. İlk olarak okula gittiğim için görememiştim, sonra berjer almaya gittim. Diğerlerinde de bir şekilde denk gelmedim. Tuvaletim geliyordu, kahve yapmaya gidiyordum, sigaramı yakıyordum… Nedense bütün bunlar onun gidişine denk geliyordu ve ben bir şekilde onun gidişini göremiyordum. Zamanla o durakta beklerken sigara içmemeye, kahve yapmamaya başladım. O oradaysa kapı çalsa dahi açmıyordum. Ancak tuvalete gitmeden olmuyordu işte. Tutuyordum bayağı, sonra gitmem gerekiyordu. Bu durumdan geliş saatinin aksine gidişlerinin düzensiz olduğunu anladım.

Ortalama iki buçuk yıl boyunca ne zaman gittiğini göremedim.

Sonra bir gün gidiş anına denk geldim. Yaklaşık dört saat durakta bekledikten sonra hiç orada oturmamış gibi dümdüz gitti.

Bir şey yapmak istiyordum. Beni fark etsin istiyordum. Bir gün karar verdim ve o durağa gelmeden hemen önce çıkıp oturacağı yere bir not bıraktım. Şu en küçük post-it’lerden birine, “Seni tanımak istiyorum” yazdım. Ardından penceremde beklemeye başladım. Kız durağa geldi, notun üstüne oturdu ve yaklaşık üç saat sonra gitti. Kağıdın küçük olduğunu düşündüm ve bir büyük boy post-it alıp bu kez ona aynı şeyleri yazıp bıraktım ancak onu da fark etmedi. Giderek post-it’leri büyütüyordum. Bazen yazdıklarımın boyutunu büyütüyor, bazen renkli kalemlerle yazıyordum ancak hiçbirini fark etmiyordu.

Baktım post-it’le olacak iş değil, akşamüzeri kırtasiyeden resim defteri alıp boyalarla ona bir şeyler yazdım ama fark eden bir şey olmadı. Bu konu önemliydi. Madem bana bakmıyordu o zaman ben de pencereye bakmasını istemeliydim. Ayrıca görmesini de garantilemeliydim. Bir tuval alıp üstüne yağlı boya ile “Seni tanımak istiyorum. Karşıdaki pencereye bakar mısın?” yazdım.

Ertesi gün yine o gelmeden tuvali durakta, sefer saatlerinin olduğu panonun üstüne Japon yapıştırıcısıyla yapıştırdım.

Kız geldi, panoya bakmadan oturup beklemeye başladı. Kız bakmadı ancak neredeyse durağa gelen her yolcu benim pencereme bakıyordu. Rahatsız edici bir durumdu ancak kız oradaydı. Pencereden ayrılamıyordum. Ancak belki tahmin etmişsinizdir, birisi polise haber vermiş. Kapım uzunca bir süre çaldı, ardından “Aç kapıyı, polis!” diye bağırdılar. Mecburen gidip açtım. Karakola götürdüler.

Karakolda görevli memura sapık olmadığımı anlatmak için epey dil döktüm.

“Abi valla öğrenciyim.”

“Siktır lan! Öğrencisin de o durağa yazdığın ne o zaman?”

“Şaka olsun diye…”

“Ne güzel şaka değil mi?”

“Yeminle şaka olsun diye yazdım abi”

“Lan abi deyip durma! Polisim lan ben, farkında mısın?”

“Tamam polis.”

“He aferin öyle söyle.”

“….”

“Şimdi gerçeği anlat bakalım, niye astın o yazıyı oraya?”

“Gerçekten kimseyi rahatsız etmek gibi bir amacım yoktu polis.”

“Lan sen müptezel misin? Polis ne!”

“Bana polis de, demedin mi sen polis?”

“Polisim dedim. Polis de demedim!”

“Ne diyeyim o zaman polis… abi…”

“Bok de!”

“Kızarsın o zaman?”

“La havle….”

“Bok!”

“Dalga mı geçiyorsun lan, it!”

Yüzüme çok sağlam bir yumruk attı.

Açık söyleyeyim mi? Dalga geçiyordum. Öğrenciyiz işte, eğlenmeyelim mi? Eğlenemedik. Biraz dövdüler beni, o gece nezarette kaldım. Sonra ertesi sabah bıraktılar. Ben de olanı biteni anlattım. Allah’tan o polisin vardiyası bitti de. Yoksa beni salmazlardı valla.

İşin kötü tarafı, polisler tabelayı orada bırakmışlar. Her gün polisi arayanlar oluyor, ama polis biliyor artık mevzuyu, sallamıyor. Baktım tuvali söken yok, bir sabah operasyonu ile gittim kendim söktüm. Daha doğrusu öyle yapışmıştı ki, tuvalin çıtaları orada kaldı da, bezini yırtıp hallettim mevzuyu.

Neyse, durum böyle olunca not işi de yalan oldu. Artık kızla konuşmam gerekecekti ancak bu öyle kolay değildi. Birkaç gün durakta beklemeye başladım ben de. Kız gelince kendimce konuşuyor, onu da muhabbete dahil etmek istiyordum ama diğerlerini görmediği gibi beni de görmüyor, duymuyordu. Sonra belki bir şeyden korkuyordur diye birkaç gün farklı şeyler görmüş gibi bağırdım durakta:

“Hanfendi üstünüzde akrep var!”

Akrepten korkmuyormuş sanırım. Sırasıyla örümcek, kertenkele, yılan, timsah, at, kılıç burunlu köpek balığı gibi bilumum görece “korkunç” canlıyı saydım, para etmedi. En sonunda pes ettim.

Başka bir sabah 07:55’te durağa gittim. Bir dakika sonra o geldi. Doğrudan ismini sordum bu kez.

“Gülşen.”

“Hakan ben de. Memnun oldum”

“Siz şu garip garip bağıran, durağa yazı yazan, tüm gün pencereden bakan adam değil misiniz?”

“Evet, sanırım.”

“Neden öyle yaptınız ki?”

“Dikkatinizi çekmek için.”

“Ben sizi deli sandım ama…”

“Beni deli mi sandınız? Neden?”

“Sizce yaptıklarınız normal mi?”

“Değil….”

“O halde?”

“Siz normal misiniz yani?”

“Evet? Ne anormalliğimi gördünüz?”

“Her gün durakta bekliyorsunuz?”

“Eeee?”

“Bu normal bir şey mi sizce?”

“Evet.”

“Nasıl normal ya?”

“E, beni uyku tutmuyor. Canım sıkılınca ben de buraya gelip oturuyorum.”

“Ama saatlerce oturuyorsunuz?”

“Siz de pencerenin önünde saatlerce oturuyorsunuz?”

“Neyse…”

“Peki.”

Hakan Özbek

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Damla Gümren 3 Eylül 2020 at 13:14

    İki tarafın da birbirini deli sanmasına güldüm. Çok akıcı yazıyorsunuz. Çok sevdim. Sevgiler.

    • Cevapla Hakan Özbek 3 Eylül 2020 at 15:47

      Çok teşekkür ederim Damla Hanım 🙂

  • Cevapla Murad 4 Eylül 2020 at 00:30

    Polisle olan diyalog cok komikti, o yaslardaki asilik ve ukalalık cok iyi yansıtılmış. Kılış burunlukopekbalığı da hoştu, diger ‘korkunç’ hayvanların arasında. Espriler tam benim tarzımdaydı, baştan sona gülümseyerek okudum. Her kurgu öykünün bir kısmı gerçeklere dayanır, tecrübemden biliyorum 😉 Güzel yaşamışız arkadaşım. Kalemine sağlık!

    • Cevapla Hakan Özbek 4 Eylül 2020 at 12:28

      Öykülerini büyük keyifle okuduğum bir yazardan böyle şeyler duymak çok güzel. Çok mutlu oldum, teşekkür ederim Murad 🙂

  • Cevapla Murad 4 Eylül 2020 at 12:59

    Beraber bir kitap projesine imza atalım eğer uygun bir fırsat denk gelirse. Eminim çok keyifli olur hem yazması hem okuması.

    • Cevapla Hakan Özbek 5 Eylül 2020 at 10:54

      Güzel olur bence de. 👍 Konuşalım bunu✌️

  • Cevapla Pınar Sude Genç 7 Eylül 2020 at 18:37

    Yine çok beğendim, çok tebessüm ettim :))

    • Cevapla Hakan Özbek 11 Eylül 2020 at 14:06

      Çok sevindim, teşekkür ederim 🙂

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan