Naftalin

Tey, Tey, Tey

1 Eylül 2020

Öykü: Tey,Tey,Tey |Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

Sıradan bir gündü, ben yine her gün yaptığım, işleri yapıyordum. Aslında bir nebze neşeli bile sayılırdım. Başıma ne gelirse gelsin, dudağımın kenarındaki o yalancı gülümsemenin yeri sabitti. Gerçekten gülmediğimi garip bir oyunun içinde dönüp durduğumu ofisteki herkes biliyordu. Garipsemiyorlardı da. İronik bir hayatınız varsa zamanla tepkilerinize alışıyor yanınızdakiler de.

Sıradan gün nasıl olursa işte. Dilekçeler, davalar, dosyalar.

Ofisin minnacık balkonunda sigara molası vermiştim. Güçlü kadın rolü oynuyordum. Gerçekteyse şanssız ve aptal bir sitcom oyuncusuymuşum gibi içimden düştüğüm hallere acı acı gülüyordum. Gözümün önüne gelip günümü zehir etmeye yeten küçük bir hatıraya takılıp kalırken, bana ait olmayan hayatlarda gelişmeler oluyormuş o sıra. Haberler geliyordu da inanmak istemiyordum doğrusu.

Ben kendi masalımın peri kızıymışçasına yazarken, kırk katlı kara kuleye kapatılmışım.

Büyüler yapmışlar bana kötü kalpli cadılar. Yaşarken öleyim diye. (Merdiven altındaki sarıklı hocanın yaşamım hakkında söyledikleri.) Ne diyorum ben ya? Hukuk fakültesini bitirmiş, çift ana dal yapmaya zorlayan, akıldan bilimden ayrı yol bilmeyen bana ne oldu?

Bazen çaresizlikten saçmalarsınız. Ben sağlam saçmalıyordum. Bin bir güçlükle okul bitirip kentin en iyi hukuk bürolarından birine kapağı atmışken. Aklım fikrim Tolga’daydı. İyiydik biz. Yakışıyorduk birbirimize. Aşktı işte bu. Bana anlatılanların aynısıydı. “Aşk falan değil kızım bu” diyordu okuldan bir arkadaşım.

“Tolga seni bir güzel kullanıyor. Sen kes kopyala yapıştır yapıyorsun aklındakileri. Valla boşuna okuduğun o kafam kadar kitaplar, ezberlediğin kanunlar. Haberin yok bir güzel kekleniyorsun.”

Kumardı galiba bizimkisi biraz da. Bile isteye oynadığımız. O kazandıkça kazandı. Ben kendimi kaybettim.

Terk edilmiştim. Evet. Ama değişik bir terkedilme. Arkadaş kalarak. Yine her gün birbirimizi arayıp hal hatır sorarak. İlişki bitmişti. Bunun bilincindeydim. Sadece birkaç ay olmuştu ama yeniden başlayacağımıza sonsuz inanarak devam ediyordum.

Özleme krizlerim de oluyordu. Çok ağladığım da.

Gözlerimden yaşlar gelesiye kadar güldüğüm de. Klasiktir ya, falcılara gidilir; nice fincanlar kapatmış, dualar yazdırmıştım. Üçgen bir muskayı çengelli iğneyle sutyenime bile tutturmuştum. Birbirine yapışık durmayan şeyleri geçici süreliğine de olsa, uç uça getirebiliyordu bu çengelli iğneler. Belki bu muska bizi yan yana getirir diye umutlanmıştım.

İki uçtan birini deldi çengelli iğne. Kalbimi de. Olup olacağı bu oldu. Kimse geri dönmedi. Delinmiş sutyeni de fırlattım attım sonra.

Bir ara cidden kötüleştim. Uykusuzluk, karamsarlık, şüphe ve yoksunluk duygularıyla cebelleşiyordum. Ofisteki kızların baskısı ile doktora da gittim. ‘Majör Depresyon’ tanısı bile koydurdum kendime. Hiçbir zaman normal olduğumu iddia etmemiştim ki. Vardı bende de bir takım delilikler. Aile genlerinden de aktarılmıştı ama şizofren boyutuna çıkmaya bu kadar yakın durmamıştım hiçbir zaman.

Sigaranın izmaritini ciğerime kadar çekip masama döndüğümde, bej rengi, dikdörtgen bir zarf ilişti gözüme. O kadar dikkat çekiciydi ki. Bütün banka ekstreleri adliyeden gelen acil evrakların bile en başında duruyordu. Dış işler sorumlusu Onur’un bile acil bulduğu bir durum vardı ortada ki en başa koymuştu.

İncili mincili bir şeydi zarf. Göze girecek kadar büyük ve süslüydü de.

Zarfın üzerinde ‘Sayın’ ile başlayan benim ismimle beraber iki de harf vardı.

F ve T.

Zarfı açtım. Ruhumu kanata kanata beni canlı cenazeye döndürmüş saygıdeğer Tolga Bey’in düğün davetiyesiydi karşılaştığım. Yok. Majör depresyon falan değil akut beyin akması olmalı. Sıkılmış bir limon gibi damla damla beynim gözüme akıyordu sanki. Depresyon gözleri kör eder mi? Olur ya. Neler oluyor atak hallerinde…

Zarfa tekrar baktım, bir an için yazdığım kararları okuyormuşum gibi geldi. Kabullenmeme durumu işte. O düğün davetiyesi değil de yazacağım bir mahkeme dilekçesinin taslağıydı sanki.

Hapis cezasının infazının hastalık nedeni ile ertelenmesi:

Madde 16. -madde 16.- (1) akıl hastalığına tutulan hükümlünün cezasının infazı geriye bırakılır ve hükümlü, iyileşinceye kadar Türk ceza kanununun 57. maddesinde belirtilen sağlık kurumunda koruma ve tedavi altına alınır. Sağlık kurumunda geçen süreler cezaevinde geçmiş sayılır.

Unutabilmek için mesleğimden yardım almak istemiştim. Salak şakalar yapmayı seven Tolga bana yazdıklarımı geri göndermiş gibi geldi. Ama öyle değildi. Zarfın kapağını kaldırdım.

“Düğün törenlerinde sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyarız.”

Mutluluk duyacaklarından eminim. Severler beni. Kendisi ve ailesi. Kim bilir ne kadar yakışacak sevgilimin karısına gelinlik? Fincanın içinde gelin gören falcı kadın karıştırmış gelinleri “O ben değilim galiba iyi bak” bile demiştim üstelik.

Başımı kaldırıp odanın içini süzdüğümde bir anda herkesin gözlerini üstümde gördüm. Haber çoktan yayılmıştı anlaşılan. Önemli davalara girip çıkan şık, bakımlı, bilgili beyler ve bayanların bugünkü davaları bendim. En az iki haftalık dedikodu malzemesi çıkmıştı bizimkilere. Gözlerimden çıkan alevleri fark etmeleri çok uzun sürmedi. İki saniyede herkes ilgilendiği şeyin başına döndü. Ben de içime döndüm.

Başından beri biliyordum kendi ilişkimin evlilik aşamasına geçmeyeceğini. Ama ümit denen bir şey vardır; kandırır insanı, güzel şeyler düşünürsünüz, ayaklarınız yere değmez, hayalleriniz at gözlüğü olur kapatır gözünüzün önünü. Gerçekleri görmenizi engeller. Ben de okulum bittiğinde geleceğe dair güzel planlar yapmaya, bunları çerçeveleyip ona sunmaya niyetlenmiştim o zamanlar.

Annesinin her karşılaşmamızda tekrarladığı gibi mini mini avukat gelini olacaktım onun. Olacaktım da okul bitmiyordu bir türlü. Geleceğe dair kurulan bütün hayallerimiz için tek gereken şey paraydı. Ve o para bende ancak okul bittiğinde olacaktı. Tek şart diploma ve stajın sağ salim sonlanmasıydı.

Kimileri ne kadar inkâr ederse etsin; aşk kapitalisttir.

Para gerektirir, etiket gerektirir. Sonra aşırı bir cesaretiniz olmalıdır buna inanmak için. Evlilik için kusursuz işleyen bir plan da mutlaka gereklidir. Bol kusurlu bir sınıf geçmeye çalışıyordum o zamanlar. Nasıl plan yapayım? Tolga’nın okulu çoktan bitmiş, köklü ailesinin torpili sayesinde belediyeye atmıştı bile kapağı. Zaten zengindi de, bir düğün davetiyesine servet yatıracak kadar sevmiş kızı demek ki. Demek ki Tolga bir tek bana pintiymiş.

Ne zaman oldu bütün bunlar? Zaman mefhumunu da kaybetmişim belli ki. Aklıma da gördüğüme de yaşadıklarıma da inanamıyordum. Oysa bir küs bir barışık ayrı şehirlerde de olsa yoğun geyikli ilişkimize devam ediyorduk. Ya biz mutluyduk. Ben öyle sanıyordum.

Zengin ama fakir taklidini iyi yapıyordu Tolga. Fakfakir ve umutluydum ben de. Çok çok umutlu hatta.

Film şeridinden çok, kalın bir romanın bitmek bilmeyen sayfalarını okuyor gibiydim. Üç koca senelik ilişkimizi düşünürken. Kalın romanların bir mutlu ya da mutsuz bir sonları olur. Öylece havada kalmıştık biz.

Hafta sonları canı isterse atlar otobüse gelirdi yanıma. Küçük tatiller planlardık. Kredi çekip aldığı ciks arabasının kontağını çevirmeye kıyamazdı. Uzun yolda yıpranırdı bebeği. Daha bir sene ödemesi vardı. Otobüsler minibüsler ne güne duruyordu. Hem adada arabaya ne gerek vardı?

Tolga’nın türlü bahanelerine çok alışkındım.

Yaşıt arkadaşlarım yüzük parmaklarına ışıl ışıl parlayan tek taşlarını çoktan geçirmiş, hafta sonları yakın şehirlere ev eşyaları bakmaya gidiyorlardı. Bense staj yaptığım büroda akşamlara kadar dosyalardan başımı kaldıramıyordum. O yüzden bir gecelik salaş tatillere bile dibim düşüyordu. Önemli değildi araba, kalınacak yer, verilen değer falan filan…

Bürodaki kızların elinden telefonları düşmezdi. Boş kaldıkça gözlem yapar taktik almaya çalışırdım onlardan. Sanki yapabilecekmişim gibi. Onlar beğenmedikleri herhangi küçücük bir detayda bile vır vır, vır vır konuşurlardı sevgililerine, nişanlılarına. Küçük küçük küserler, asla barışmam derler, iş çıkışlarında onları almaya gelen o odunlara kedi gibi miyavlayarak sokuluverirlerdi.

Ben vır vır yapsam ne olabilirdi? Tecrübe ile sabit, Tolga her önemli konuşma öncesi yaptığı gibi boğazını temizler, “Hadi kızım hadi! Uğraşamam kaprisinle. Kendin git tatiline” der ve yüzüme kapatırdı telefonu. Allah korusun. Ne gerek var gerginliğe şimdi durduk yere.

“Huyuna git. O sana her türlü gelir” diyen anneciğim gelirdi aklıma. Gık çıkarmazdım.

Ah be anne! Ne diyeyim sana ben. Al işte yere göğe sığdıramadığın Tolga’cığın damat olmuş gidiyor, incili davetiyesi ile bana veda ediyor.

Tam zamanı o zaman! Aç müziği sonuna kadar. Çal şarkıyı!

Kim söylüyordu? Hah buldum. Nikâh masası.

Tolga ile tatile gidilecekse karışmamak, konuşmamak, gerekirdi. Kendi beğendiği motel, pansiyon, restoran, gezilecek çevre yerler gibi bütün ayrıntıları bir kâğıda yazıp ekonomik planını da yapıp toplam rakamın yarısını bana ödetirdi. Hiç sorun değildi.

Sorundu aslında. Büyük sorundu. Etrafımda yaşanan ilişkilere baktığımda benimki biraz garipti. Olsun ben de gariptim.

Ben böyle seviyordum, doğal olsundu her şey. Kızlar tatil öncesi manikür pedikürlerini yaptırıp ertesi gün denize gireceği halde kabarık fönlerini çektirip ballandırarak sevgililerinin satış pazarlamalarını yaparken, ben tatile gideceksem önce çekeceğim fotoğraflar için heyecanlanırdım. Gezeceğim yerleri araştırır, milattan öncelere gider, mitolojik hikâyeler okuyup kahramanların yerine koyardım kendimi.

Ruhumda bir prenses yaşayamazdı benim. Tolga ise ailesinin biricik prensiydi.

Öyle çok şeylere gerek var mıydı sevmek için? Yapma tırnak, takma kirpikle sevgiliyi elde tutma taktikleri bence saçma. Çok saçma! Ama tutuyor işte!

Manolya ağacının altındaki tahta masada beklerdim onu hep.

İskelenin tam karşısında çocukluğumdan beri hiç değişmemiş bu çay bahçesinde. Çünkü hep buraya gelirdik biz. Arkadaşlarımızla burada buluşur. Ders notlarımızı burada temize çeker, sınavlara bile burada hazırlanırdık. Birbirimizi burada tanımıştık.

Elimde bej rengi incili davetiye, önümde yarısını içtiğim açık çayım. Öğle tatilinde yine buradayım. İlişkimizin çoğu anında tanıklık eden manolya ağacı da burada. Son telefon konuşmamıza tanık olsun. Topladım tüm cesaretimi aldım elime telefonumu.

‘Yapma etme Tolga! Bir daha düşün’ de diyebilirdim. Demedim.

“Merhaba.”

“Merhaba, nasılsın?”

“İyiyim, sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim, şu sınav vardı ya, onu kazandım.”

“Ne güzel, hayırlı olsun.”

Kısa bir sessizlik oldu. Konuşamadım. Kafamdaki düşünceleri toparlayamıyordum. Bir süre nefeslerimiz yankılandı karşılıklı. Sonra o konuştu;

“Benim de sana bir haberim var; eline ulaştı mı bilmiyorum. Davetiyeyi yolladık. Ben evleniyorum.”

Gülmek istedim o an. Belki de benzer anlarda kendi kendime gülebilme kabiliyetini o an kazandım çünkü ondan önce bu tür huylarım yoktu. Şu an delirmenin bir adım gerisinde miyim bilemiyorum.

“Hayırlı olsun, darısı benim başıma artık…”

“Geleceksin değil mi?”

“Son yüz yılın en önemli olayı. Emin ol kaçırmam.”

Keçileri kaçırabilirdim o an. Kaçırmadım. Bravo bana.

İyi oldu bu davetiyenin gelmesi ya. Kendime getirdi beni. Hazırlıklara başladım. Kaş bıyık düzelttirdim. Saçlarımın ve kalbimin kırıklarını aldırmaya kuaföre gittim. Bir şeye benzedim.

Şık bir elbise bulmalıyım. Hemen. Aşırı güzel olmalıyım. Ayrıca düğünde mutlaka oynamalıyım, gülmeliyim, neşeden delirmeliyim. Çünkü bu benim hayatım, ben şanssız, aptal bir komedyenim.

Ve düğün günü…

Elime nereden geçtiğini bilmediğim bir mendille abuk sabuk bir müzik eşliğinde halayın başındayım. Topukluları nereye attığımı hatırlamıyorum. Tolga’nın benden önceki sevgilisiyle el ele tutuşup bağırarak zıplıyoruz. Erenlere karışmış olmalıyım. Ya da ne bileyim Nirvana’ya mı erdim?

Ne? Üzülmek mi? Hayır, hayır. Kurtulduğum için mutluyum. Halay çekiyorum işte. Üstelik tüm eski sevgililerin başıyım.

Bim bam bom! Çok şükür dostlar…

Yok! O öyle değildi. Kaldır kolunu, salla mendili. Tolga’nın düğünü değil ki bu benim ilk ve son sitcom gösterim.

Haydi, o zaman coşsun halay!

TEY, TEY, TEY.

Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Teoman Cancanoğlu 1 Eylül 2020 at 13:47

    Yine muhteşem bir konu ve anlatım. Tebrikler kardeşim.

  • Cevapla Sibel Erol 1 Eylül 2020 at 14:09

    Yorum yapmak istedim. Ama okuduktan sonra ne yazacağımı bilemedim. Tek bildiğim şu kavanoz dipli dünyada o son üçleme.
     
    Tey, tey, teeeeeyy.. !!!!

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 2 Eylül 2020 at 13:21

    Süperdi, bayıldım, hele sonunda çok güldüm. İyi geldi bu öykü Gökçe 😁 Yüreğine, kalemine sağlık kuzum 😘

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülacar 2 Eylül 2020 at 14:05

    Canım patroniçem.. Bu sefer ağlatmadığıma sevindim ben de 🙂

  • Cevapla Damla Gümren 3 Eylül 2020 at 13:41

    Delilik size çok yakışıyor <3 Çok sevdim.

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülacar 4 Eylül 2020 at 12:09

    Damlacığım teşekkürler :))

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan