Dünya Ağrısı

An

2 Ekim 2020

Yazı: An | Yazan: Egemen Alper


Fotoğraf: Egemen Alper

Herkes hayatın ortasında durmuş, küçücük ekranlar üzerinden olanı biteni izliyor. Hakikat karşısında rahatsız olduğunda, onu beğenmediğinde veya görmek istemediğinde parmaklarını sağa-sola, yukarı-aşağı hareket ettirerek bir saniye önce gördüklerini yok edip merakla bir sonraki görüntüye geçiyor. Hep bir sonraki anın merakı ve hevesi ile tam ortada durup hayatını kaydırıyor.

Elindeki küçük ekranda siyasi çöküşü, ekonomik krizleri, savaşları, kadınlara, çocuklara, diğer insanlara yapılan zulmü, tecavüzü, katledilen hayvanları, yakılan ağaçları, işkenceyi, cinsiyet eşitsizliğini, cinayetleri izliyor. Hepsi bir an var, bir sonraki an yok oluyor. Açlıktan ölmüş bir çocuğun fotoğrafı bir saniye içerisinde denize uzatılmış ayaklar, şemsiye altında kokteyller, evin salonunda 180 derece açılmış bacaklar, yaramaz kediler, tavşan kulaklı portreler ve devetabanı bitkisinin gölgesinde filtre kahve görüntüleri tarafından hafızadan siliniyor.

Ölümü bekleyen zavallı insan bütün gerçeklerin ortasında durup bir ileri bir geri çekilmiş kısacık videolarda “anı yaşama” hevesini canlı tutmaya çalışıyor. Bu videolardaki gibi ne ileri ne de geri gidebiliyor. Tepkisiz bir şekilde ortada duruyor; duygunun, düşüncenin, hareketin, tutkunun tam ortasında. Orta normaldir. İnsanın kendini normal olmakla kandırmasının en kolay yolu ileri geri çekilmiş videolar izleyip sonra da kendisinin çekmesidir. Ne sağa ne sola, ne ileri ne de geri. Ortada.

Yaşamak, insanın geçmiş ve gelecek arasında sıkıştığı savaş meydanında hayatta kalma isteğidir.

İnsan yaşamdan çok ölüme tutkundur, bütün zamanını ölüme karşı koyarak galip gelme şehvetiyle harcar. Harcadığı her saniyede ölüm askerlerinden birini daha yok eder. Nefes aldığı her an, zaman ordusuna karşı gösterdiği bir direniştir. Her nefes geride kalır, geride kalan tarihe karışır, insan yalnızca öğrendiği yok etme içgüdüsüyle bir sonraki saniyeye karşı savaşır. Bu yüzden doğduğu andan itibaren insan direnişçidir.

Hayatta kalınan anlar, geçmiş öğretilerle bir sonraki saniyede hakikate varma açlığını doğurur. Dolayısıyla insan doyumsuz bir savaşçıdır. Gayrete açtır, şehvete, başarıya, galibiyete, sahip olmaya, yok etmeye açtır. Bir sonraki cümleyi açlıkla merak eder. Tüketmek, başarılı olmak, yeni insanlarla tanışmak, aşık olmak, seyahate çıkmak, daha çok kazanmak, taşınmak, okumak, yazmak, çocuk yapmak, hayvan beslemek ister. Bunlardan herhangi birinin yaşam denilen andan bir sonraki hamleyi nasıl belirleyeceğini merak eder. O anı bir film gibi algılar, bir sonraki sahneyi iştahla bekler. Oysa insanın bedensel yaşamında bir sonraki kare hiçbir zaman belli değildir. Filmin sonunu merak ettikçe boşta kalan her an vereceği yeni bir tepkiyle yalnızca filmin sonunu uzatır. Film karakterlerinin kaderi insanın şehvetinde saklıdır, onlara hazırlamak istediği son ancak ölüme tutkun oluşuyla yavaş yavaş yazılır.

Film tek başına bir olgudur, türleri ise hakikat. Dram, savaş, gerilim, komedi, macera, porno, korku, aşk ve bilim kurgu. İnsan yaşamın tüm gerçeklerini kategorilere ayırır ve hepsini bir arada yaşadığı halde ayrı ayrı izlemeyi seçer. Ölüme galip gelme savaşında bir sonraki saniyeyi nasıl öldüreceğine ancak böyle karar verebilir. Hakikat insanın elinde, içerisine her kategoriden mermiler doldurulmuş bir altıpatlar gibidir, döndürür ve ateş eder. Bir sonraki anı, bir öncekinin şehvetiyle öldürür.

Yaşanmış anlar, soyut ve somut verilerin toplamı yani hakikat insanda üstün olma dürtüsü yaratır.

Tecrübe edilmiş olumlu veya olumsuz bir anın unutulmaya çalışması daha çok anımsamayı tetikler. Anımsamak istenenler unutulur, unutulmak istenenler bu şekilde hatırlanır. Biriktirilen bilgiler, belleğin savaş meydanında karşısına çıkan şartlara üstünlük sağlama tutkusunu doğurur. İnsan böylece bir diğer insana üstünlük sağlamak için bazen şiddetle bazen sevgiyle galip gelme, elde tutma ve sahip olma dürtüsüyle harbin tam ortasında varlığını sürdürebilmek üzere elindeki bütün araçları kullanır.

Hakikate yaşanmışlığı ile ulaşabileceğini zannederken kendisini yeni bir andan, diğer bir insandan daha yukarıda konumlandırmak ister. Hakikate sahip olmanın getirdiği üstünlük ve nezaketsizlik küçük görmeye, ezmeye, baskılamaya ve öldürmeye yol açar, dolayısıyla insanın ölüme olan tutkusu yaşama olandan daha kuvvetlidir. Amaç hayatta kalmaktan ziyade ölüme galip gelmektir. Gerçeğe ulaşma ihtirası bazen kontrollü bazen de kontrolsüz yanılsamalar yaratır. Kaos, hayal kırıklığı, anlık mutluluklar ve galibiyet şehvetiyle insan geçmiş ve geleceğin tam ortasında bir sonraki saniyeye, dakikaya kontrolsüz bir şekilde saldırır.

Elindeki ekranda, ortada durduğu yeri başkalarının kaç kere izlediğini takip eden insan, zamanı öldürmek üzere sahip olduğu tüm dürtülerin, aşkın, sadakatin, inancın, umudun, tutkunun ve hatta siyasi tercihinin ortasında, anı kaybetmemek için umudundan vazgeçip korkusunu tercih eder. Korku ise günümüzde toplumları yönetmek üzere yine aynı insan tarafından yaratılmış siyasetin ve tutkularından vazgeçmiş uygulayıcılarının en temel besin maddesidir.

Siyaset kendine destek çıkanlara umut, karşı duranlara korku vererek hayatta kalır.

Bu sayede insanın en temel dürtüsü ile oyun oynayarak hayatta kalma arzusunu tetikleyen tüm tutkularından uzaklaştırıp tek bir duygu ile kendine bağlar. Bir sonraki saniyeyi yaşamak için öldürme arzusuyla savaşan insan korkusuna esir düşer. Savaş meydanındaki silah, içindeki tüm mermilerle lider tarafından insanın kafasına dayanmış tetiğin çekilmesini beklemektedir. Artık insan hakikatin öncesi ve sonrası arasında değil, ölüm ve yaşam arasında, kendisini felç eden bir anda, kısacık bir videoda sıkışıp kalır. Özgürlüğe olan açlığı büyüdükçe direnir, hayatta kalma tutkusu keskinleşir ve sonunda kendi hakikatinden bir silah yapar. Ya silahı çeker ve tutkuyla savaşır ya da korkuyla ölür…

Egemen Alper

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Pınar Sude Genç 3 Ekim 2020 at 11:32

    Yazıyı gerçekten çok beğendim, tebrik ederim. Okurken, İsmet Özel’in Waldo Sen Neden Burada Değilsin kitabından şu satırlar kıpırdandı zihnimde:
     
    “dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. savaş bitmiştir.”

    • Cevapla Egemen Alper 3 Ekim 2020 at 12:25

      Çok teşekkür ederim. İsmet Özel ne güzel yazmış!
       
      Sevgiler

  • Cevapla Burak Süalp 6 Ekim 2020 at 23:46

    Sevgili Egemen, yazını okurken içimden en çok geçen kelime: ah… Her yazdığın ne kadar özetliyor günbegün yaşadıklarımızı. Koskaca İNSAN’ken nasıl küçücük insancıklara dönüştüğümüzü. Çark bile değil. Birer vida, birer somun.
     
    Ve ne çok öldürüyoruz diğerlerini, bizden olmayanları, zamanı (ki yarattığımız bir kavramdan öte gerçekten varsa, güya o bizden)…
     
    Bugünümüz türümüzün bir bütün varoluşu mu yoksa tükenişimi, bilemiyorum. Fakat o küçük ekranın dışında gerçek olanı yaşamayı başardığımız anlardaki hem mutluluk hem suçluluk duygusunun bize faydasını da yorumlayamıyorum. Yine de oyumu, tercihimi, yaşam hakkımı, ölme, hiç olmama kaygısını bir kenara bırakıp “yaşamak” yönünde kullanıyorum.
     
    Bütün bu yorumun üzerine sanırım yazıyı da bir kere daha okumam gerekecek 😂 Kalemine sağlık sevgili arkadaşım.

  • Cevapla Mehmet Gökcük 7 Ekim 2020 at 12:40

    Çok kaliteli bir yazı olmuş…
     
    Öyle ki, realist bakışa sahip yüreklerin konuşmasına çok ihtiyacımız olduğu bir dönemdeyiz. Tüketilen dünya, hayatlar ve zaman… Kim kime haksızlık ediyor? En çok biz, kendimize… Kim kimi kolluyor? En çok biz, kendimizi… Diğer tarafta dönen dünyayı küçük ekranlardan, parmak ucu hareketleriyle keyfimize göre yönetiyoruz (sanıyoruz). Pınar Sude’nin İsmet Özel alıntısında bahsedildiği gibi, saldırılara karşı koymaya çalışırken, bencilliği de hakkıyla öğreniyoruz.
     
    Çok değerli bu yazı için teşekkürler
    Kaleminize sağlık…

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan