Sessizlik Öyküleri

Estetik ya da Bakış Açısı

15 Ekim 2020

Öykü: Estetik ya da Bakış Açısı |Yazan: Hakan Özbek

“Merhaba, daire sekiz burası mı?”

“Evet?”

“Hakan Bey siz misiniz?”

“Evet?”

“Bir kargonuz var, zarfın üstünde Hakan Bey yazıyor. Soyadınız Bey mi?”

“Evet?”

“O halde benimle gelip kargonuzu alır mısınız?”

“Siz kargocu değil misiniz, neden buraya getirmediniz?”

“Değilim, ben bakkalın çırağıyım. Bu apartmana gelince Muhsin abim size uğrayıp haber vermemi istedi. Aslında alacaktım yanıma ama hem ellerim doluydu hem de zarf biraz ağırdı?”

“Bir zarf ne kadar ağır olabilir ki?”

“Olabildiğince. Gelecek misiniz?”

“Teşekkür ederim, geliyorum hemen.”

Ayaklarıma terliklerimi geçirip bakkala indim.

Muhsin Bey beni görür görmez ayağa kalktı, zarfı tezgahın üzerine koydu.

“Hoş geldiniz Hakan Bey, bir şey ikram edebilir miyim size? Bir fincan çay ya da kahve mesela?”

“Teşekkür ederim, şu an pek vaktim yok. Sadece kargomu alıp gideceğim. Size bir şey sorabilir miyim Muhsin Bey?”

“Elbette, buyurun, sorun.”

“Kargocu neden kargomu buraya bıraktı?”

“Bilmem, sizin daireyi sordu o kadar. Sonra da kargoyu bırakıp gitti. Hayırdır, sizin kapınızı çalmadı mı?”

“Sanırım çalmadı. Bugün hayli erken kalktım, çalsa duyardım muhakkak.”

“Doğrudur efendim.”

Bırakılan zarfı elimle yokladım. Muhtemelen içinde birkaç kitap ve belki başka dosyalar vardı ve gerçekten de çırağın dediği kadar ağırdı. O sırada Muhsin Bey tezgahta bana ve ellerimin altındaki zarfa bakıyordu.

“Hayırdır Muhsin Bey?”

“Hiç, öyle dalmışım.”

“İyi o zaman.”

“Sizce içinde ne vardır zarfın? Hiç bu kadar ağır bir zarf görmedim de, kusura bakmayın.”

“Yok, ne kusuru canım. Kitap falan işte. Belki birkaç başka not daha.”

Zarfı alıp yeniden daireme döndüm.

Kargo paketini hızlıca yırttıktan sonra, zarfı daha özenli bir şekilde açtım. İçinden bir sergi davetiyesi ve bu sergi için hazırlanan birkaç kitap ile bir not çıktı. Bir hayli zamandır yurt dışında çalışan fotoğraf sanatçısı Bayram Bamoğlu İstanbul’a dönmüş, sergisini ziyaret etmem için şahsi bir not göndermişti. Bayram Bamoğlu bildim bileli zarif bir adamdı ve özel konuklarını hiçbir zaman telefonla ya da mesajla bir yere davet etmezdi. Mutlaka posta yolunu tercih eder, onda da özenli bir not kaleme alırdı.

Bana gönderdiği notta şöyle yazmıştı:
 

“Değerli dostum Hakan Bey,

Umarım afiyettesinizdir. İstanbul’dan ayrılışımın üzerinden üç yıl geçti. Bu süreyi Orta Amerika’da gezerek geçirdim ve pek çok fotoğraf çekme fırsatı buldum. Onca güzel anıyı ve farklı insanlara dair gözlemlerimi sizin gibi dostlarımla paylaşmayı keyifle bekliyorum. Bu vesileyle fotoğraflarımı Galerie So’da sergileyeceğim. Eğer değerli vaktinizden ayırabilirseniz çok mutlu olurum.

Not 1: Benimle paylaştığınız kitapları okudum.

Not 2: Davetiyeniz iki kişiliktir. Bir dostunuzu getirmek isterseniz, misafir etmekten onur duyarım.”

 
Bayram Bamoğlu’nun İstanbul’a döndüğünü bu mektupla öğreniyordum ve açıkçası gelen davetlerden pek çoğuna gitmez ya da tamamen “nezaketen” bir uğrardım. Ama bu kez durum farklıydı. Bu sergiye gitmemek, özellikle böyle incelikli bir davetten sonra, olmazdı.

Mektubun devamında serginin tarihi ve saati verilmişti, 15 Ekim 2020 Perşembe.

Mektubu kütüphanemde sakladığım mektupların arasına koydum ve kitapları da çalışma masama bıraktım. Sadece sergi kataloğunu gün içinde incelemek üzere yanıma alıp dairemden çıktım. Nişantaşı’nda Valikonağı Caddesi’nden yürüyüp Akkavak Sokak’a girdim. Sokağı tamamlayıp Ahmet Fetgari Sokak’ta her zaman oturduğum cafeye uğradım. Bir fincan macchiato sipariş edip kataloğu incelemeye koyuldum.

Henüz çok geçmemişti ki sokaktan geçen eski bir tanıdıkla göz göze geldik. Eliyle selamladıktan sonra yanıma gelip oturmak için müsaade istedi. Sandalyede duran çantamı alıp yere bıraktım.

“Buyurun, söyle oturun lütfen.”

“Teşekkür ederim Hakan Bey, nasılsınız?”

“İyiyim, teşekkürler. Siz de iyisinizdir umarım?”

Kafasıyla onaylayarak elime dokundu. Bu iyiyim demekti. Bir şey içip içmeyeceğini sordum, ardından bir fincan Türk kahvesi sipariş ettim.

“Beni hatırlıyorsunuz, değil mi?”

“Elbette hatırlıyorum ancak biliyorsunuz, isim hafızam pek de iyi sayılmaz.”

“Ziya ben üstadım, önceleri bizim sokaktaydınız, komşuyduk hani. Hatırladınız mı şimdi?”

“Evet, evet. Hatırladım galiba. Ne güzel oldu böyle. Sevindim sizi gördüğüme.”

“Ben de çok sevindim gerçekten, göremiyordum sizi hayli zamandır. Bir sorun yoktur inşallah.”

“Yok yok, yine buralardayım aslında ancak denk gelmiyoruz demek ki. Hayli zaman oldu eski sokağa uğramayalı. Yoğun biraz şu sıralar. Şimdi de bir dostumun daveti var, ona bakıyordum.”

“Ne güzel, özeniyorum size. Sürekli böyle davetlerdesiniz.”

“Aslında yorucu oluyor. Sonuçta bunu bir iş olarak yapıyorum. Yaşım da ilerledi, eskisi gibi değiliz ki artık…”

“Ne yalan söyleyeyim, bir davette size eşlik etmek isterdim. Ama nasip işte.”

Ziya’yı hatırlıyordum. Gençten bir oğlan, meraklı, hevesli. Eskiden beri heves ederdi böyle, ona farklı gelen her şeye. O zamanlar ne iş yapıyordu hatırlamıyorum ama esnaftı, onu biliyorum. Ben bir sigara yakmaya hazırlanırken müsaade isteyip kataloğu incelemeye başladı. Fotoğraflara o kadar keyifle bakıyordu ki, anlatamam. Gözlerinin içi gülüyor, heyecanla sonraki fotoğraflara geçiyordu. Derken tiksinmiş bir ifadeyle baktı fotoğraflardan birine. Ses etmeden bekledim, kataloğu elinde çevirmeye başladı, farklı açılardan baktı, kafasını salladı. Beğenmedi. Her şeye hayran hayran bakarken bir fotoğrafta takılı kaldı. Ardından kataloğu masaya bıraktı.

“Hayırdır Ziya, ne oldu?”

“Yok bir şey üstadım. Bir ayrıntıya takıldım biraz. İçime sinmedi, bıraktım ben de.”

“Nedir o?”

“Hiç! Onca güzel fotoğraf arasına şu fotoğrafı neden koymuş anlayamadım gitti!”

“Hangisi, gösterir misin bana da?”

“Boşverin, ben anlamam zaten. Haddim değil ama bakmış bulundum işte. Yoksa siz ne diyorsanız o.”

“Olur mu öyle şey! Sanat benim için mi?”

“Yok Hakan Bey, yok! Vallahi haddimi aşmak istemem.”

Kataloğu alıp yeniden incelemeye başladım. Dostum Bayram Bamoğlu insanların tersten portrelerini çekmiş. Yüzleri değil de enseleri görünüyor, baktıkları yerde ise o ülkenin doğal güzellikleri yer alıyor. Örneğin bir kadın Atitlan Gölü’ne bakarken, sanatçı ense hizasından anı fotoğraflamış. Tüm fotoğraflar böyle devam ediyor. Ben kataloğu incelerken en beğendiğim parça ise Kosta Rika’da bir adamın ense kökünden çekilmiş Volcán Poás manzarası. Ancak aklım yine de Ziya’nın hangisini beğenmediğine takılıyor.

“Ziya sen hangisini beğenmedin söyler misin?”

“Beğenmemek haddim değil de… Biri olmamış bence Hakan Bey.”

“Hangisi işte?”

“Hangi sayfadaydı tam hatırlamıyorum ki şimdi.”

Başlıyoruz en baştan tek tek bakmaya. Ziya yine kendinden geçiyor baktıkça. Sayfalar ilerliyor aynı hayranlık sürüyor. En sonunda Volcán Poás manzarasına geliyor sıra, Ziya’nın yine yüzü düşüyor, sinirleniyor.

“Cık! Bu olmamış işte. Hepsi ne kadar güzel, bunu hiç beğenmedim.”

“Hadi ya, demek bunu beğenmedin?”

“Vallahi ne yalan söyleyeyim. Ben olsam bu fotoğrafı saklamam bile.”

“O kadar mı kötü?”

“Kötü tabii. Göz var nizam var Hakan Bey! Siz de görmüşsünüzdür zaten, bu buraya olur mu ama?”

“Olmaz mı?”

“Yok üstadım, yok! Olmaz! Bu fotoğraf buraya olmaz!”

“Anlat bakayım, neden olmaz?”

“Neyini anlatayım allah aşkına! Benimle eğlenmeyin lütfen.”

“Yok, eğlenmiyorum ama anlayamadım neden beğenmediğinizi. Yine de öğrenmek isterim ki, ben de dostumla paylaşabileyim sizden aldığım tepkiyi.”

“Ben hayatımda bu kadar kötü ense tıraşı görmedim! İnsan utanır bunu koymaya!”

“Ne? Ense tıraşı mı?”

“Evet? Baksanıza yamuk yumuk kesmiş hep. Bu enseyi benim diyen berber toparlayamaz! Ben bile toparlayamam!”

“Siz ne iş yapıyordunuz Ziya Bey?”

“Berberim ya ben, bana gelirdiniz hep tıraşa? Hatırlamadınız mı yoksa?”

“Tamam şimdi hatırladım.”

Hakan Özbek

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

5 Yorum

  • Cevapla Beril Erem 15 Ekim 2020 at 16:12

    O zaman sanat hep güzeli, estetik açıdan kusursuz olanı mı sunmalı? Kusursuzluk nedir? Nasıl elde edilir?
     
    Buradan ense tıraşına bağlamayacağım tabi 🤣 ama yine keyifli bir diyalogla su gibi akan Hakanesk bir hikaye olmuş 👌
     
    Kalemine sağlık Hakan’cım.

    • Cevapla Hakan Özbek 15 Ekim 2020 at 17:40

      Sanırım sanatçı ya da değil, hepimiz kendimizce “kusursuz” olanı arıyoruz ancak çoğu zaman bu “kusursuzluk” bir başkasına kusur olarak görünüyor. Bu arada “Hakanesk” ifadesini sevdim 🙂 Teşekkür ederim.

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 15 Ekim 2020 at 17:55

    Hakanesk :)))) Bayıldım bu terime. Kafkaesk hiç sevmesem de Hakanesk’e bayıldığımı söyleyebilirim 🙃 Diyalogda bu derece akıcı olabilmek için çok iyi bir okur ve oldukça da iyi bir yazar olmak gerek. Satırlarda uçuyorum senin yazdıklarını okurken. Yazının hızıyla merakım senkronize çoşuyor 🙈 Kısacası çok güzeldi yine. Tebrik ederim canım.

    • Cevapla Hakan Özbek 15 Ekim 2020 at 18:25

      Çok teşekkür ederim Didem ✌️Beril’e de teşekkür ediyorum tekrardan hayatıma yeni bir terim kattığı için. 😂

  • Cevapla Burak Süalp 17 Ekim 2020 at 10:52

    Sevgili Hakan, dergide bugüne kadar okuduğum en iyi öykülerden birisiydi. Bir Aziz Nesin hikayesi tadında su gibi aktı gitti. Bittiğinde de gerçekten üzüldüm.
     
    Kalemine sağlık dostum!

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan