Naftalin

Luna’nın Parkı | 2

13 Ekim 2020

Öykü: Luna'nın Parkı |Y azan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

 

Luna’nın Parkı 👉🏻 Birinci Bölüm

 
Eski halsizlikleri nüksetmişti Luna’nın. Zaman zaman bayılmalar yaşıyordu. Çocukluğundaki iştahsızlığı geri dönmüştü. Çok sevdiği bale çalışmasına katılamıyor, gösterilere çıkamıyordu. Ege Üniversitesi’nde tahlil üstüne tahlil yapılmasına rağmen anemiden başka bir teşhis koyan olmamıştı.

Artık hastanede çalışan doktorlarla akraba olacak hale gelmişlerdi. Üniversitenin hematoloji bölümünde asistan olan Dr. Levent’in ise ayrıca özel bir ilgisi vardı.

Bu kızın ilginç ve ona çok yakışan ismi, Levent’e çocukluğundaki acıklı bir hikâyeyi çağrıştırıyordu. Kızın annesine sormak istediyse de soramadı bir süre. Bir izin günü kasabaya gittiğinde çocukluğunda çok etkilendiği bu hatırayı annesine anlattırdı yeniden. Lösemi ihtimali olan, dupduru güzelliğine hayran olduğu Luna’yı da anlattı.

“Olabilir mi anne? Kaç tane aynı yaşlarda Luna vardır ki? Üstelik nüfus kâğıdında doğum yeri olarak Urla yazıyor. Tesadüf olabilir mi sadece?”

“O kız bu kız olamaz Levent. Onlar, çocuklar el kadar bebeyken söylentiler yüzünden Ankara’ya taşındılar oğlum. Kızı alan kadın izini kaybettirdi. Bütün akrabaları da laf birliği edip yerlerini hiçbir zaman söylemediler. Evet, isim değişik ama zaten nüfus memurunun yanlışlıkla yazdığı ismiymiş. Değiştirmişlerdir onun ismini çoktan. Kızı beğendiysen soruşturalım bakalım oğlum.”

İlerleyen günlerde tahlil sonuçlarını beklerken ettikleri sohbette Luna’nın balerin olduğunu da öğrendi Levent. Ağır bir hastalık ihtimalinde bile bu kadar dik durabilmesine, sakin gülümseyişine ve yeşil gözlerinden çıkan pırıltılara iyiden iyiye kendini kaptırmıştı. Hastalığı ile yakından ilgilenirken, annesinin babasının ne iş yaptığına, nereden geldiklerine kadar sağa sola sorular soruyordu.

Bayılmaların sayısı gitgide artınca Luna’yı hastaneye yatırdılar ve daha kapsamlı kan tahlilleri, tomografiler, araştırmalar başladı. Lunacık kuğu gibi boynunu artık dik tutamıyor, gözlerini bir saatten fazla açamıyordu. Nurhan kızının hastalığı yüzünden kahrolmuşken, özenle sakladığı yalanın bir gün ortaya çıkma ihtimalini daha çok düşünür olmuştu.

Bir sabah hastanede refakatçi koltuğundan kötü bir kâbusla uyandı.

Rüyasında Luna balerinden inip dönme dolaba biniyordu. Nurhan, Luna’yı kovalıyor ama ona bir türlü ulaşamıyordu. Kan ter içinde uyandı.

“Strestendir” dedi.

“Korkum yüzünden oluyor, kızım ölmeyecek” dedi. Doktorlara yalvardı. Asistan odasına girip Levent’i buldu ve sordu. Levent zorlukla yutkunarak tam da kesinleşmemiş teşhis ihtimalini anneye anlattı.

“Sormak zorundayım size. Ailede bu hastalıkla mücadele eden oldu mu? Aile hikâyesinde varsa daha da emin olacağız.”

Yıllardır hiç kimseye anlatmadığını o an sarsıla sarsıla ağlayarak Levent’e anlattı Nurhan.

“Ne olursa olsun kızıma bunu asla söylemeyeceksin” diyerek yeminler ettirdi. Levent emin oldu hatırladığından. Dokuz yaşında her şeye meraklı bir çocukken duyduğu hikâyedeki o bebeğin Luna olduğunu anlamıştı.

Annesine anlattı olup biteni. Bu kız kurtulsun diye uğraşacağını, çok âşık olduğunu söyledi. Annesine de gösterdi beti benzi atmış Luna’yı ve yanında günlerdir uyumamış Nurhan’ı. Kadın, Nurhan’ı ve Luna’yı görünce iyice emin oldu aynı hikâyenin kahramanları olduklarından.

“Vallahi hık demiş annesinin burnundan düşmüş. Öldüğünde bu kızdan en fazla dört beş yaş büyüktü Suna. Bizim sokakta oturuyorlardı. Rabbim bari bunun gençliğine acısın. Annesinin kaderini yaşamasın yavrucağız!”

Levent’in annesi her ne kadar üzüldüyse de oğluna konuşmayacağına dair söz verdiyse de tutamadı dilini. Bir altın gününde altına ateş yakıp tutuşturuverdi dedikoduyu.

“Hani yıllar önce doğumda annesi ölen bir kız bebek vardı ya. Hani yabancı bir isim koymuşlardı kıza. Alıp kaçırmışlardı kızı sonra da. Benim oğlanın hastası çıktı kız. Seneler sonra çalıştığı hastanede denk gelmiş. Meğerse hiç taşınmamışlar Ankara’ya. Dibimizde İzmir’de yaşayıp durmuşlar bunca sene. Oğlu da futbolcu olmuş, çok kazanıyormuş. Miras da kalmış Süleyman’a. Patron olmuş. Zengin olmuş. Olmuşlar olmasına da kader işte bırakır mı insanın yakasını.

Kız ölecek çok hasta. Nurhan karısı çekiyor günahını böyle. Oğlum iyi doktor. Hocaları da uğraşıyor. Su gibi genç kız. Bir de balerinmiş. Gösterilere falan çıkıyormuş. Beğenmiş de kızı bizim haylaz. Olmaz o iş de, hadi neyse! İyileşse bile almam ben öyle gelin falan!”

Yıllar öncesinin dedikodu malzemesi olan bu olay, yeniden çekilen bir dizi film gibi dillere dolanmaya başlamıştı bu sayede.

Mahallede ondan ona, şundan buna derken sağır sultan bile duymuştu kızın İzmir’de yaşadığını ve hastanede yattığını.

Günler hastanede sıkıntılı bir şekilde uzarken, doktorlar Luna’nın kemoterapi görmesine karar verdiler. Upuzun sapsarı saçlarını kazıdılar güzel kızın. Seanslar başladı. Dayanılacak gibi değildi acıları. Lösemi yabana atılacak bir hastalık değildi. Astım ilaçları da kullanılmaya başlamıştı. Bu acılar yetmezmiş gibi tedavi görürken akciğerleri de iltihap kapmıştı çünkü. Solunumu güçleşmişti. İlaç sayıları gittikçe artıyor, Luna’nın parıl parıl parlayan teni günden güne soluyordu. Levent artık geceleri de hastanedeydi.

Luna’nın vücuduna yüksek dozda verilen kemoterapi, hücrelerin ölmesini tetiklediği için Levent’in hocası ilik nakli yapılmasını önerdi. Nurhan o dakika kabul etti bu fikri. Donör bulundu. Ameliyat iyi geçti. Atlatacaklardı. Ne kadar uzun sürerse sürsün bu hastalık bitecekti.

Ömrü boyunca hiçbir kıza karşı böyle hissetmemişti Levent. Var güçleriyle savaşacaklardı bu hastalıkla.

Bir buçuk sene sonra Levent, güzel karısına şöyle söyleyecekti.

“Öleceğini bir an bile olsun aklıma getirmedim. Seni sonsuza kadar hep yanımda sağlıklı hayal ettim.”

Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen aylardan sonra hızla toparlanmaya başladı Luna. Her geçen gün kendini daha iyi ve güçlü hissediyordu ve bu hıza inanamıyordu. Sönmüş gözlerine inançla bakan ve artık çekinmeden elini aşkla tutan Levent’in varlığı bu hızı açıklıyordu.

Her şey iyiydi, güzeldi. Diriliyordu genç kız. Hastane bahçesinde annesi ile yürüyüşteyken karşılarına çıkan Zahide’ye kadar. Abartılı ses tonuyla yoğun şaşkınlık gösterisi yapan Zahide’yi başta tanımadı Nurhan. Çatallı sesini duyana ve dikenli kelimelerini kalbine sokana kadar. Yıllar önce zeytin ağacının altında atıp tutan koca dudaklı kadından başkası değildi karşılaştıkları kişi.

Zahide, Süleyman’ın eski sözlüsüydü.

Bir gün, sözü bile atmadan elinden tutup getirmişti Nurhan’ı kasabaya. Çarçabuk imam nikâhını yapıp haftasına da kaymakamlıktan devlet nikâhını kıydırmışlardı. Ani gelişen bu aşk evliliğini kabullenememişti Zahide. Kenara itilmişti. Adı çıkmıştı. İçi yanmıştı. Ne hayalleri vardı hâlbuki. Büyük arazileri olan, ileride zengin olacak Süleyman’a varacakken köy kahvesinin çaycısıyla evlendirilmişti. Nefreti de bu yüzdendi.

Nurhan yönünü değiştirmeye çalıştıysa da olmadı. “Kızım sen şu tarafa doğru yürü, ben geliyorum” dediyse de olmadı. Bir anda duyuverdi Luna kadının söylediklerini.

“Ya kardeşim dünya ne küçük bir yer. Sen kalk dedikodulardan kaçacağım diye Ankara’lara gittim diye yalanlar uydur. Dön yine, seni memleketlinin oğlu kurtarsın. Ne garip değil mi hayat? Oğlun topçu olmuş dediler. Evlatlığın da balerin mi ne olmuş. Balerin misin kızım şimdi sen? Fazla dönüp durmayasın bak! Annene benzemesin senin de sonun. Dönerken ölüverdi demesinler senin için de!”

Kendini yeni yeni toplayan Luna için anlamsız gelmişti bu cümleler.

“Anne ne diyor bu kadın?”

“Gerçek anneni söylüyorum kızım. Yanındakini değil. O da hastaydı senin gibi. İnatlaştı kaderiyle, doğurma dedilerse de dinlemedi. Sen doğacaksın diye öldü gitti gencecik.”

“Hadi anne gidelim fazla Türk dizisi izliyor galiba bu teyze.”

Dudaklarını zamkla yapıştırmışlar gibi susuyordu Nurhan. Gözlerini kocaman açmış, iki elini birden kızının eline kilitlemiş, bir adım atacak takati kendinde bulamıyordu.

Yine yüksek bir ses tonuyla seslendi Luna’ya doğru Zahide.

“Sorsana yanındaki anne dediğine. Bakalım doğru muymuş anlattıklarım? Hatta sen git bir de doktor sevgiline sor. Hatta ben sana diyeyim, senin adın Luna da değil aslında. Annenin vasiyetiymiş kendi adı konsun istemiş son nefesinde. Baba dediğin o şerefsiz Süleyman bir şeyi umursamadığından, memur kâğıda ne yazdıysa bakmamış bile. Zaten öyle isim mi olurmuş?! Ecnebi isimleri gibi.

Ama dedikleri kadar varmışsın. Su gibi kızmışsın maşallah da, bizim Nadide baleci mi, dansçı mı; ne olduğu belirsiz gelin almaz doktor oğluna. Hadi sen iyileşmene bak. Sen de Nurhan Hanım yalanlarınla yaşamaya devam et, edebilirsen”

Kadın yirmi yıllık sırrı, üç cümlede döküvermişti yılan dilinden. Sallana sallana uzaklaşmıştı yanlarından. Yemyeşil hastane bahçesinin ortasında öylece kalakalmıştı genç kız ve annesi. Her gün kızının elinden sımsıkı tutup gezdiren Nurhan’ın elinden bu sefer Luna tutuyordu.

“İnanmıyorum anneciğim. Doğru bile olsa sen benim annemsin!”

“Anne! Anne iyi misin?” derken sendeledi Nurhan. Gözleri kararmıştı. Rüyada mı gerçekte mi yaşıyordu farkında bile değildi. Etraftan yardıma koşanlar oldu. Nurhan’ı acilde sakinleştirdiler. Oğlu Ali Antalya’da takım kampındaydı. “Şimdi gelemem” deyip kestirip attı. Varlığı ile yokluğu bir olan Süleyman’ın fuar bahanesi ile nerede olduğu yine bilinmiyordu. Yine bir başlarına kalmışlardı anne kız.

Olan biteni yarım yamalak da olsa öğrenen Levent annesini aradı. Tahmin ettiği gibiydi.

“Bir tek sana anlatmıştım anne. Nasıl yaparsın bunu? Benim sevdiğim kız olmasını bir kenara bırak, hastalığı onca zaman sonra yenip de ayağa kalkabilen bir insanın bunu öğrenebileceğini kötüleşebileceğini nasıl düşünmezsin! Bu kötülüğü nasıl yaparsın anne? Yarın öğlene kadar evin bahçesini ayarla. Benim sana anlattıklarımı kimlere öttüysen hepsini o bahçeye topla. Babama, dedeme de haber ver. Herkes orada olsun. Bir sürprizim olacak hepinize!”

“Ama olmaz, oğlum! Ne diyorsun sen?” demesine kalmadan kapattı telefonu Levent.

Luna’nın odasına koştu.

“Yarın nöbet ertesi birkaç saatliğine gezmeye çıkaracağım sizi.”

Nurhan’ın ağzını bıçak açmıyordu. Luna şaşkındı.

“Annem bu durumdayken nasıl olur?” diyebildi sadece.

Ertesi gün öğlene doğru yola çıktılar.

Luna iyiydi. Son birkaç kemoterapisi ve kontrolleri olacaktı. Sadece dün, o hiç tanımadığı kadının söylediklerini anlamlandırmaya çalışıyordu zihninde.

Biraz sonra olacaklardan habersiz hiç görmediği yerlerden geçerken keyifliydi. Kasabaya vardıklarında evin önündeki kalabalığı gören Nurhan’ın kalbi ağzına kadar geliyor, ‘bugün ölmezsem daha da ölmem’ diye geçiriyordu içinden. Üstünden yirmi yıl geçmiş bile olsa orada yaşayanların çoğunu tanıyacağını biliyordu. Ne yapabileceğini de kestiremiyordu bir türlü. Bu düşünceler içinde kıvranırken, evin bahçesinin önüne park etti arabayı Levent. Oturduğu koltuktan arkasını dönerek, “Artık geçmişle yüzleşme zamanı” dedi.

“Siz yanlış hiçbir şey yapmadınız Nurhan teyze. Hayatını yetimhanelerde geçirecek olan bir bebeği alıp sahiplendiniz ve hayata kattınız. Kendi ayakları üstünde duran mükemmel bir insan yetiştirdiniz. Bu yüzden ne uydurdularsa bugüne kadar, artık gerçeği öğrenecekler. Ve bir daha asla yalan yanlış konuşamayacaklar. Kaçmakla, korkuyla bu iş bir yere varmaz. Hem benim de anneme ve kasaba ahalisine diyeceklerim var. İkisi bir arada çıksın.”

Zeytin ağaçlarıyla dolu üç katlı evin bahçesine sandalyeler konulmuştu. Levent’in annesi ona denileni aynen yapmıştı. Meraktan ölmek üzere olan bütün komşular, altın günündekiler, ondan bundan duyup gelenler bile vardı. Bahçede fısır fısır konuşup oturuyorlardı.

Levent, etrafında fır dönen annesini sandalyeye oturttu.

“Bir cümleni dahi duymak istemiyorum. Törene gerek yok. Kısa keseceğim. Nurhan Hanım yanıma gelir misiniz?”

Nurhan, tedirgin yaklaştı Levent’in yanına.

“Yanımda gördüğünüz hanımefendiyi tanıyor olmalısınız. Yirmi küsur sene evvel zeytinliklerinde çalıştığınız, yolda yürürken selam verdiğiniz bu kasabanın insanı. Annesi ve babasını acı dolu talihsizliklerle kaybeden bir bebeği sahiplenen ve bütün ömrünü ona adayan bir cefakâr anne. İki gün önce çalıştığım hastaneye kadar gelip yalan yanlış bilgilerle hiçbir şeyden haberi olmayan bu genç kızın hastalığının yeniden alevlenmesine neden olabilecek hanım da burada mı?”

Bahçedeki uğultu kesilmiş herkes birbirine bakıyordu.

“Eminim buradadır kendisi. Ya da çitlerin arkasında görülmediklerini sananların içindedir. Meraklanmasın. Rahatlasın. Konumuz ne içindeki nefreti tutamayıp yirmi yıl sonra kusan o insandır, ne de kötü kalbini konuşa konuşa bitiremediğiniz aslında katıksız melek olan Nurhan teyzedir. Ben bugün doğduğum eve hayatımı geçireceğim kızı getirdim. Bu kızı doğduğu ama bir kez bile görmediği kasabasına getirdim. Güzelliğini, mesleğini, hastalığını konuşa konuşa bitiremediğiniz için gözünüzle görün istedim.”

Kendisini merakla dinleyen kalabalığın içinde iki tanıdık insanda durdu bakışları Levent’in ve devam etti.

“Dedeciğim, babacığım usullerimizde bu yoktur; biliyorum. Geleneğimize göre Luna’yı evine gidip babasından abisinden tabi ki isteyeceğiz. Ben sadece niyetimi hepinizin önünde açık etmek istedim. İstemeyen, engel olacak olan orada burada konuşacak olan varsa şimdi çıksın karşıma ve diyeceğini desin.”

Babacan ve şakacı tavırlarıyla bilinen Levent’in dedesi alkışlayarak, Urla’nın eski esnaflarından olan babası da başı ile onaylarını verirken; annesi Nadide kıpkırmızı olmuş, titreyen ellerini şalının içine gizlemeye çalışıyordu. Bunu fark eden Levent sert bir ifade ile annesine döndü.

“Anne diyeceğin bir şey var mıdır?”

Daha önce kasabada “Asla gelin olarak almam! Asla Nurhan karısını eve sokmam. Asla asla!” diye konuşan Nadide Hanım; “Senin kararındır. Bize kabul etmek düşer oğlum” deyiverdi.

Açık kalan ağızlar, mırıl mırıl konuşmalar arasında büyüklerin elleri öpüldü, çaylar içildi. Ve kalabalık dağıldı.

İzmir’e döndüklerinde akşam olmuştu.

“Bugün hastaneden izinliyiz. Nurhan anne sizin de izniniz olursa biz Luna ile biraz dolaşabilir miyiz?”

“Elbette oğlum.”

Nurhan eve geldiğinde kızının hastalığı boyunca hiç girmediği resim odasının kapılarını açtı. Gelinlik dolabının çekmecelerinden Luna’nın gösteri fotoğraflarını çıkardı.

“Bundan sonra sadece senin balerin resimlerini yapacağım kızım” derken gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Evin alt katında Luna’nın üstünü değiştirmesini bekleyen Levent ise mutluluktan uçuyor, Luna’nın ince uzun parmağına geçireceği yüzüğe bakıyordu.

İzmir’de sıcak bir eylül akşamıydı. Luna yıllar sonra ‘benim parkım’ dediği Kültürpark’taydı. Dönme dolabın yenilenmiş neon ışıkları bir açılıp bir kapanan lotus çiçeğine benziyordu. Luna mavi kloş bir elbise giymişti. Elinde pespembe bir pamuk şeker, yedi yaşındaki hali gibi hayranlıkla açılıp kapanan ışıklara bakıyordu. Levent, Luna’nın boş kalan elini sımsıkı kavradı. Dönme dolabın merdivenlerini çıktılar beraber.

Yıldızlara doğru yavaş yavaş yükselirlerken, kolonlardan Tchaikovsky’nin Fındıkkıran Balesi’nin müziği çalmaya başladı. Luna şaşkın ve bir o kadar mutluydu.

Müzik bittiği anda Levent aslında cevabını bildiği o soruyu Luna’nın yemyeşil gözlerine bakarken sordu.

“Ömrün boyunca benimle dans eder misin Luna?”

Ve beklediği cevabı aldı.

“SONSUZA KADAR.”

24.09.2020 Çanakkale
Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

11 Yorum

  • Cevapla Beril Erem 13 Ekim 2020 at 14:05

    Zahide denen o mahşer midillisine sinir oldum vallahi okurken. Kalbim sıkıştı, ellerim terledi sinirden.
     
    Yine ne güzel bir öyküydü Gökçe’cim👏👏👏 Hani genelde insanlara isimleri için denir ya; “ismiyle müsemma” diye…Bence sen de öykülerinle müsemma bir yazarsın. O tatlı, güzel kalbin biraz belki eskiye duyduğun özlem, seni sen yapan anıların öykülerine enfes bir rayiha katıyor. Sadece o kadar da değil tabi:) Kurduğun dekor, insanlar da bir o kadar öykünün genel dokusunda dengeli bir alışveriş içinde oluyorlar.
     
    Örneğin bu öykünde, Nurhan karakterinin sakladığı sırla zaman içinde yalnızlaşması, oğlu ve Süleyman’ın onu aslında kendi haline bırakmaları ama bir taraftan da Nurhan’ın kendi yaşamını kızının yaşamına angaje ederek yeni bir yol bulması. (resim)
     
    Bazen yazarlar kurgularken hikayeleri çok derin anlamlar katmadıklarını düşünürler ama aslında dikkatli bakınca kimi karakterlerde, dekorda hatta bazen nesnelerde dahi yazarın geçmişine uzanan derin bir anlam bulunabilir. Ben senin öykülerini okurken hep bu hissiyatta oluyorum ve sanırım bunu çok seviyorum.

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 13 Ekim 2020 at 14:19

    Beni çok fena çözümlediniz öğretmenim. 🙂
     
    Öyküyü seksen dokuz kez okuduysam, yorumunuzu da en az dokuz kez falan okudum. Bence her yazarın sizin gibi bir editöre ihtiyacı var. Takdirinizi almak hep söylediğim gibi olağanüstü bir motivasyon benim için. Ayrıca bu derginin bu kadar samimi olması, yüzlerini hiç görmediğim insanlarla yıllardır dostmuşuz gibi hissetmem de sizin, Didem‘in Nurdan‘ın, ve Burak‘ın dokunuşları sayesinde. Yalnız değilim. Sizi hepinizi çok seviyorum.. 🙂

    • Cevapla Beril Erem 13 Ekim 2020 at 14:33

      Biz de seni çok seviyoruz 😊😘

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 13 Ekim 2020 at 18:34

    Canım Gökçecim, bayıldım hikayenin sonuna. Çok korkuyordum kötüler kazanacak, iyiler mağdur olacak diye. Özellikle bunun için çok teşekkür ederim sana. Son on yılda Türk televizyon dizleri, kötünün iyiyi devamlı ezdiği, iyiysen kaybetmeye mahkummuşsun gibi gösterildiği yapımlarla doldu taştı. İyi, doğru güzelleneceğine nerede mafyatik tipler, hanımağa kayınvalideler ve ezilen gelinler var, bunlar anlatılıyor. Olması gerekeni, doğru olanı yazdığın için çok teşekkür ederim. Anormali normalimiz yapmayı başardılar, el birliği ile bunu düzelteceğiz 😉

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 13 Ekim 2020 at 18:50

    Mutsuz sonları hiç sevmiyorum. Bizi alıştırdıkları kavramlara da alışmayı hiç istemiyorum. Belki ufaktan dokunabilmişimdir. Yorumlarınız çok değerli. Çok teşekkür ediyorum. Sizi de çok seviyorum 🙂

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 13 Ekim 2020 at 19:36

      Ben de seni çok seviyorum canım ❤️

  • Cevapla Burak Süalp 14 Ekim 2020 at 12:02

    Sevgili Gökçe, ortalara doğru bir ara dramın artışı öykünün sonuna dair beni endişelendirse de mutlu sonla bitmesini çok sevdim.
     
    Kalemine sağlık sevgili arkadaşım!

    • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 14 Ekim 2020 at 17:12

      Beğenmenize çok ama çok sevindimm.
      Teşekkür ederimm.

  • Cevapla Demet Uncu 14 Ekim 2020 at 12:38

    İnsanın içini ısıtan, duygulandıran sımsıcacık bu hikayeye bayılıyorum Gökçeciğim.. Büyük bir keyifle okudum yine, kalemine, yüreğine sağlık.
     
    Sevgiler 😍

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 14 Ekim 2020 at 17:14

    Demet Hanımcımm sizin gibi değerli bir yazardan bunları okumak, gerçekten çok mutlu etti beni. Çok teşekkür ederim.

    • Cevapla Demet Uncu 21 Ekim 2020 at 13:19

      Gökçeciğim, estafurullah. Senin beni öyle görmene çok sevindim. Çok sevgiler

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan