İnce Mevzu

Sosyal Medya Motivasyonu

12 Kasım 2020

Yazı: Sosyal Medya Motivasyonu | Yazar: Seda Çağlayan

Sosyal medyadaki yalan hayatlar. Bu konuyu ne çok tartıştık değil mi? Hâlâ da tartışmaya devam ediyoruz. Ben bugün farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak istiyorum meseleye. Bakalım siz de benim gibi düşünecek misiniz?

Facebook

Sosyal medya kanallarından ilk olarak Facebook girdi hayatımıza. Sene 2007.

Ben de bir merak hemen kendime bir hesap oluşturdum elbette. Zaten işim iletişim, meslek icabı yani, tammamennn! Bir süre sonra benimle yeni tanışan, daha yakından tanımak isteyen herkes Facebook hesabıma bir göz atarak, tarzımı, tavrımı, sevdiğim içkiyi, yakın arkadaşlarımı, sevdiğim şarkıları, işimi-gücümü, fiziksel değişimimi, gitmeyi sevdiğim yerleri, haftada kaç gün çıktığımı, günlük ruh halimi ve daha birçok şeyi pıt diye öğrenebilir hale geldi. Gizli-saklı hiçbir şey kalmadı!

Bana “Bir Facebook gelecek, böyle böyle olacak” deselerdi “Hadi canım ordan!” derdim çünkü ben mahremiyete çok önem veririm aslında! Ya da “verirdim” mi demem lazım acaba? Gerçi kendimi de harcamayayım şimdi. Başlarda bir sosyal medya kelebeğiydim evet ama sonradan hızım epey düştü. Facebook’la neredeyse ilişkim kalmadı bireysel olarak, sadece İnce Mevzu sayfasının düzenli paylaşımları için dolanıyorum Facebook’ta. Instagram’da da epeyce epeyce yavaşladım. Hevesimi aldım sanırım. Çok özel, çok mutlu, çok istediğim bir şeyler olmadıkça post atmıyorum. Story biraz daha fazla ama o da epeyce seyrek. İnce Mevzu hesabının yine düzenli girişleri var elbette. Neyse, konumuza dönelim.

Twitter

Ardından Twitter geldi. Başlarda bir Cem Yılmaz şakasındaki gibi “I am at work. Boring! Sıkılıyorum!” şeklinde hayatımıza dâhil olan Twitter, benim o zamanlar tahmin edemeyeceğim biçimde bir haber alma-haber verme mecrasına dönüştü. Gözümüz, kulağımız, ülkenin en kritik zamanlarında bizi birbirimize kenetleyebilen bir alan haline geldi ve bundan acayip memnunum. Twitter iyi ki var!

Instagram

Ve en büyüklerden gidiyorsak, ardından da Instagram geldi. İşte orada kayış koptu sevgili arkadaşlarım. O noktada zıvanadan çıktık. Üstelik tek başımıza da çıkmadık, bildiğiniz global anlamda çıktık. Attığımız adım, yediğimiz yemek, yaptığımız spor artık aklınıza ne gelirse. Postlar, storyler, canlı yayınlar havalarda uçuşup hayatımızın vazgeçilmezleri haline geldi. Ve bir müddet sonra şöyle bir uyanış yaşadık: “Vay arkadaş, herkes ne kadar mutlu, herkes ne kadar da güzel, herkesin ne şahane hayatları var.” Bu durum hepimize bir tuhaf gelmeye başlamışken fark ettik ki kazın ayağı hiç de öyle değil. Instagram bir yalan hayatlar mecrası, parlak bir vitrin olmuş. Hâlâ da öyle. Bir de şimdi filtrelerimiz var. Estetik yaptırmadan güzellik kraliçesine veya Clarke Gable’a bağlayabiliyorsun olayı. Sahtenin de sahtesi. Hayatların sahteliği yetmiyormuş gibi bir de artık yüzler, vücutlar da sahte.

Aslında başka bir şey demek istiyorum

Ohh, bu kadar gömüp rahatladıktan sonra artık esas meseleye gelebilirim.

Şimdi tüm bu okuduklarınızı bir kenara bırakın. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı hatırlayın. Sırf 2020 özelinde düşünün desem bile yeter. Tadımız tuzumuz kalmadı. Tek suçlusu 2020 de değil elbet. Süreç çook daha önce başladı, “hayat mücadelesi” jargonu geldi hayatlarımızın ortasına oturdu. Özellikle ekonomik zorlukların getirdiği yıkımlar insanlarda derin mutsuzluklara, ailelerin parçalanmasına, hayatların saçma sapan değişmesine sebep oluyor. Gerçekten çok üzücü.

Sosyal medya motivasyonu

Peki, tüm bu tatsızlıklarla uğraşırken, mesela Ayşe kızımız Instagram’a bir fotoğraf atmasın mı en filtrelisinden? Saymasın mı bakalım kaç like gelecek diye? Ya bırakın atsın, bırakın saysın. İnsanları motive etmeye yarayan bir mecra haline geldi Instagram. Bu kadar mutsuzluk içinde o mini mini likelarla insanları mutlu edebilir hale geldi. Kendini daha güzel hissetmeye, daha yakışıklı bulmaya, kişinin aldığı bir iltifat karşısında o günü iyi geçirmesine vesile olmaya yarayan bir yer haline geldi. Sahte mahte, mutlu olmanın, hayatı sevebilmenin, yola devam edebilmenin bu kadar zorlaştığı bir dönemde inanın bu umurumda değil. Hayatta gerçekten kendini çok yalnız hisseden ve yalnızlığını sosyal medya hesapları üzerinden aldıkları emojilerle hafifleten insanlar var. Hepsini kucaklayabilmemiz mümkün olamayacağına göre rahat bırakalım insanları. Kim hangi filtreyle mutlu oluyorsa, evinin hangi köşesinin fotoğrafını paylaşıp takdir toplamak istiyorsa öyle yapsın. Evet, bir süredir böyle düşünmeye başladım. Bu kafaya beni ne getirdi bilmiyorum ama aşırı mantıklı buldum bu bakış açısını ve bir de rahatlatıcı oldu. İnsanlara ve mecralara gıcık olma seviyem epey epey aşağılara çekildi böyle düşünürken.

İşin bir de ahlâki boyutu var. Peki, biz ahlâk bekçisi miyiz?

Bu filtrelerin, gösterişli hayatların, sahte mutlulukların beraberinde bir de kurulan yeni arkadaşlıklar, flörtler ve hatta sevişmeler geldi. Şimdi burada konu derinleşiyor. Bıçak sırtı. Çok dikkatli konuşmak/yazmak lazım. Ve böyle bir yazının arkasına sıkıştırılamayacak kadar büyük bir mesele. O yüzden bunu sizinle ayrıca konuşmak isterim. “Arkası yarın” gibi olacak ama o da başka bir haftanın konusu olsun. O zamana kadar siz yukarıda yazdıklarımı bir değerlendirin. Belki sizin de aklınıza yatar. Ya da belki de hiç yatmaz. “Sonuçta demokratik bir ortamda, özgürlükler ülkesindeyiz” diye final cümlemi yazar, kara mizahımı da yaparak huzurlarınızdan ayrılırım bu haftalık.

En derin sevgilerimle.

Seda Çağlayan

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

3 Yorum

  • Cevapla Cem Albayrakoğlu 12 Kasım 2020 at 11:10

    Selam Seda;
     
    Ne zamandır vakit bulup da SenVeBen’e bakamıyordum. Biraz önce şöyle bir göz atayım dedim, senin yazını görünce -sosyal medya başlıklığı da olunca- dedim bir okuyayım.
     
    Facebook hesabımı kapatalı yıllar oldu. Instagram’ı da bu yaz başı kapattım.
     
    Tek söyleyebileceğim; o kadar mutlu ve huzurluyum ki anlatamam. Bir kere telefon ile bağım en az %50 azaldı. Dediğin gibi kim kiminle ne yapmış, nereye gitmiş, yok efendime söyleyeyim ne yemişler, falan falan… Benim şahsi fikrim; “Bana ne?” ya da “Ona ne?”
     
    Şimdi sevgili editörüm bana kızacak ama inan herkese tavsiye ederim kapatmayı. Tamam biricik editörümü kızdırmamak için en azından şöyle diyeyim en iyisi; “İş için kullananlar, kullansın” 😝
     
    Neyse çenem düştü.
     
    Kalemine sağlık, güzel bir yazı olmuş.

  • Cevapla Deniz Süerkan 12 Kasım 2020 at 11:12

    Peki sevgili Seda Hanımcığım, sosyal medya bizi sosyalleştiriyor mu yoksa elimizde telefon her şeyi “like” edip, topluluk içinde bile elimizden düşürmediğimiz için asosyalleştiriyor mu? 🙂 Ben de zaman zaman bunu düşünüyorum.
     
    Kaleminize sağlık.
     
    Sevgilerimle,
    Deniz

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 13 Kasım 2020 at 20:04

    Cem’in yorumuna çok güldüm 😁🙃😁
     
    98’den bu yana Internet işim olduğundan ve sosyal medya da bunun büyük bir bölümünü teşkil ettiğinden ben asla yakınmadım 😉 Hatta çok da seviyorum. Bana keyif veren her mecrada da yer alıyorum. Bunun hayatımdan çaldığını da düşünmüyorum.
     
    Bana asıl tuhaf geleni; hem sosyal medyada saatler harcayıp hem de devamlı onu aşağılayanlar. Tuhaf da değil komik buluyorum hatta. “Beğenmiyor musun, çık o zaman. Çok mu zamanını alıyor ve bu seni rahatsız mı ediyor azalt ayırdığın vakti” demek gelmiyor mu senin de içinden? Cem’in yaptığı gibi, istemiyorsan yer alma içinde, seni zorlayan mı var, değil mi ama 😉
     
    Çok sevdiğim bir alıntıyı burada da paylaşayım:
     
    Paracelsus der ki; ““İlacı zehirden ayıran dozudur.”
     
    Yani bir başka deyişle her şey zehirdir, önemli olan dozdur 😉

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan