Göçebe Öyküler

Kötünün Kötülüğü

15 Mart 2025

Öykü: Kötünün Kötülüğü | Köşe: Göçebe Öyküler | Yazan: Burak Süalp

 

İndeks

Milou | Bölüm 1
Rus | Bölüm 2
Tayyareci Fethi Bey | Bölüm 3
Kemancı | Bölüm 4
Kötünün Kötülüğü | Bölüm 5
Hep Beraber! | Bölüm 6
Singerci Osman | Bölüm 7
Nereden Nereye | Bölüm 8
Milu Kaldı Geriye | Bölüm 9

 
Evden çıkış saati yaklaştığında Kemal’in hareketlerinin hızlanmasına karşılık çocukların sabırla bekleyişleri başlamıştı. Babanın çıkma hazırlıkları tamamlanmadan o kapı açılmıyor çünkü. Merdivenlerin genellikle ilk ya da ikinci basamağına Yoşi, onun iki kat üzerine Mirket tünüyor. Salonun öbür ucunda uzun koltuğun Kemal’in sevdiği köşesinde çenesini patilerinin üzerine uzatan Badem, gözleri ile babasının hareketlerini izliyor. İlla adamın sevdiği yere oturacak. Şimdi oturması o kadar da dert değil aslında. Hem kış, hava soğuk hem de evden çıkacaklar. Asıl yazın sıkıntı. Adamın oturacağı yere önceden oturup ısıtmaya bayılıyor. Yaz sıcağında. Of. Neyse.

Sabah enerjisi, telaş ve sabır; üçü bir arada.

E öyle ha deyince de çıkılmıyor evden. Zorunlu bir “köpeğe tuvaletini yaptırayım da geleyim” yürüyüşü değil ki bu. Evvela o bir “köpek” değil, ailenin köpek türünden gelen dört patili bir ferdi. Ayrıca mecburen alelacele hareket etmek zorunda kaldıkları zamanlar da olabiliyor elbette. Hava yağışlıysa, başka önemli işler falan varsa. Bugün öyle bir durum da yok.

Hava pırıl pırıl. Yağmurlar geçmiş, güneşli günler gelmişken çamaşır varsa çıkmadan makineye atmak için ideal zaman. Eve dönüşte asınca birkaç saatte kuruyuveriyorlar. Öncelikle en azından şöyle diğerlerini boyayabilecek kadar renkli olanları bir kenara ayırıp, birbirine itirazı olmayan çamaşırları, kıyafetleri hızlıca bi’ elden geçirmek iyi oluyor. Cep kontrolü önemli, bozuk para, metal eşya falan takır takır takırdar, makine bozulmasa bari diye program bitene kadar beklersin sonra. Bir de o makinenin yüz tane programı vardır ama sakin olun, bu işte yeniyseniz günlük orta uzunlukta bir programı seçin ve 40 dereceyi geçmeyin.

İlk şoförlük dönemlerinizde arabayı yavaş ve dikkatli kullandığınız gibi.

Deterjanın kalitesi, miktarı mühim ama yumuşatıcıyı da önemsiz saymayın. Çamaşırın temizliğini sağlayan deterjansa, temiz hissini veren o yumuşatıcının kokusu. Reklam kokusu gibi mi geldi? Hiç de değil. İsterseniz yumuşatıcı falan almayın. Evde kendiniz yapın. Nasıl yapacağınızı da bi’ zahmet internetten bakın. Bu söylediklerim ev işine pek el sürmeyenlere. Olur da okurlarsa öğrensinler, fena mı? Gerçi kime anlatıyorum, okuyan adam çamaşırını da kendi yıkıyordur muhtemelen.

Neyse, diyeceğim, artık internette her şeyin tarifi var. Yeter ki sizin eliniz yatkın, üretmeye gönlünüz olsun. Yumuşatıcı nasıl yapılır o da var, 2000 model ticari aracın kızdırma bujileri nasıl değiştirilir o da. Gerisi sizin bileceğiniz iş.

İkinci istasyon bulaşık makinesi.

Yatak odasında, salonda, akşamdan tabak çanak ne kaldıysa toplayıp, bulaşık makinesine dizmek gerekiyor. Sıcak su gelene kadar akan soğuk suyla bardakları, kupaları, ardından ısınan suyla varsa yağlı tabakları sudan geçirin. Öyle makineye bulaşık dizmek deyip geçmeyin, doğru dizmek lazım ki bulaşıkların hepsi düzgün yıkansın. Tabakların, kaselerin aralıklarına dikkat ederek, tavalar, tencereler birbirinin üzerine yığılmadan, makineyi boşa çalıştırmadan ama çok da tepeleme doldurmadan. Aman, fazla uzattım.

Çamaşır makinesi önündeki squatlardan ve bulaşık doldurma sırasındaki eğil-kalk antrenmanının ardından evi toplayıp çıkma kardiyosu geliyor. Geri dönünce evi derli toplu, düzenli bulmak da ayrı mutlu etmiyor mu insanı? Kalktığın yatağı düzeltip, üzerini örtmek, akşam kanepede kullanılan battaniyeyi katlayıp köşeye kaldırmak, yastıkları bi’ kabartıp düzeltmek, ne bileyim masanın, konsolun üzerinde olmaması gereken şeyleri kaldırıp, olması gerekenlerin duruşunu düzeltmek. İsterseniz delilik deyin, daha anlayışlı olanlar obsesif diyor, sakıncası yok. Elbette bütün dünyayı düzeltmenin imkânı yok. Ama kendi çevrene seni mutlu edecek kadar çeki düzen vermekte de bir sakınca yok, öyle değil mi?

Çıkmadan önce boy aynasında kendine bakmak da önemli.

Markete bile gitse bi’ parça şık olmalı değil mi insan? Yaşla da bir alakası olabilir tabii bu durumun. Her yaşta öyle olmuyor insan çünkü. Gerçi genç yaşında da giyimine kuşamına özenen çok insan var. Neyse, abartmanın alemi yok tabii ama sokağa da ev haliyle çıkmak ne bileyim, pek özensiz geliyor. Saçına bir iki tarak darbesi, gündelik bir parfüm, abartısız bir güneş gözlüğü.

Kapının üzerinde asılı olan anahtarı uzanıp patisiyle tıkır tıkır sallayan Yoşi, “E hadi artık” der gibi.

“Kızım dur, acele ettirme beni, illa bir şey unutuyorum sonra.”

Kapıyı açıp Yoşi’yle Mirket’i önden salabilir elbette. Yapmıyor. Hem sabah evden hep birlikte çıkmayı seviyor hem de işte içinin rahat etmesi önemli. Çocukları sokağa salmadan önce etrafta kim var kim yok, bi’ bakarsa içi rahat ediyor.

Badem’in takılmasa da usulen alınan tasması, kaka poşeti, sokak hayvanlarının maması, telefon, biraz para.

Ocak, ütü, ısıtıcı hepsi kapalı, çete sokağa çıkmaya hazır.

Dönüşte evi de bir süpürmek lazım. Bu evin işleri bitmiyor anacım. Çıkmadan pencereyi aç da ev havalansın bari o zamana kadar.

Kapının açılması ile birlikte önden Yoşi ve Mirket, peşleri sıra Badem ve Kemal atıyorlar kendilerini dışarı.

* * *

Apartmandan çıkmaları ile birlikte önden koşturmaya başlayan Badem’in derdi bir an önce köşe başındaki “açık büfeye” yetişmek. Diğer hayvan severlerin bıraktığı mama kaplarına kaç saniye önce varırsa baba müdahalesi olmadan atıştırabildiği kadar atıştıracak. Tok evin aç köpeği bu da işte. Dışarıdakinin tadı başka geliyor. Lâkin dikkatli olmak lazım, dışarıdaki mamanın içine ne koyuyorlar belli mi? Kötü insan çok.

Sokağın başına vardıklarında karşılaştıkları turuncuya yakın sarı tüylü bir Golden’la önden koşturarak giden Badem çabucak burun buruna geliyorlar. O da tasmasız. Peşi sıra Kemal adımlarını hızlandırsa da kısa süreli koklaşmaya hızlıca kuyruk sallama ekleniyor. Sabah yürüyüşü hızlı başlıyor. “Ev alma Golden al” diye bir laf var ama olsun, hangi köpeğin ne tepki vereceği belli olmaz. Hem Golden’lar bir miktar korumacı olabiliyor kimi zaman. Bu sefer asayiş berkemal. Arkadaş oldular bile. Lâkin günün ilk arkadaşının oynamaya gönlü yok. Badem’in ayartmalarına kanmayan Golden peşinden gelen 60 yaşlarındaki kadının seslenmesine aldırış etmeden yoluna devam etme derdinde.

Sırtında battaniye denecek kalınlıkta bir şal, ağırlığını bir o yana bir bu yana vererek ağır adımlarla Golden’ın peşinden yürüyen kadın bir eli belinde, söyleniyor.

“Bu çocuk beni bitirecek.”

“Ya çok güzel bir çocukmuş ama abla. Adı ne bunun?”

“Şila bu. Oğlumun. Ama bu çocuk beni bitirecek.”

“N’apıyor? Çok mu yaramaz?”

“Çok. Kaçıp duruyor. Kaçtığı gibi Hayal Kahvesi’nin oraya gidiyor. Orası hareketli ya bayılıyor oraya.”

Kemal bir yandan kadınla sohbet ederken bir yandan da gözü duvar dibindeki mamalardan tıkırdatmaya başlamış Badem’de. Neyse ki kuru mama bırakmışlar. Yemek artığı falan değil.

“Buradan ta Hayal Kahvesi’ne mi gidiyor? Vay be. Tabii orada öbür köpekler de var. Arkadaşlarına gidiyordur.”

“Yok evladım, onlarla da geçinemiyor. Kendisini Hayal Kahvesi’nin bekçisi sanıyor bu. Diğer köpekleri de yaklaştırmıyor bu sefer. Kaç defa şikâyet ettiler. Ben bunun için Mersin’den geldim bak. Torunların yanındaydım. Oğlum aradı. ‘Anne işe başlayacağım, gel Şila’ya bakmama yardım et’ dedi. Kalktım oradan bunun peşine geldim. Bu da bir yaramaz bir yaramaz. Kaçıp kaçıp duruyor. Tarım Orman’dan aradılar geçen gün. ‘Gelin köpeğinizi alın, yoksa ceza keseceğiz’ diye. Neymiş, serbest bırakmayacakmışız böyle. Kimseye de bir zararı yok bunun aslında. Çipi var, aşısı var. Kendini bekçi sanıyor sadece.”

Kemal gülüyor.

“Hayal Kahvesi’ne mi verseniz siz bu çocuğu teyze?”

“Oğlum verir mi evladım? Hayatta vermez. Ben de vermem gerçi. Ama bu çocuk beni bitirecek. Ayaklarım ağrıyor, yetişemiyorum ki ben buna. Bazen sokakta korkan oluyor. Neyse ki gitmez kimseye, bir şey de yapmaz. Anca Hayal Kahvesi’ne gider, başka köpek gelirse hav hav hav. Bunun derdi o.”

“Hepsi ayrı bir cins ablacım, n’apacaksın.”

Sol eli belinde kadın sağ elini yana doğru açtı. “N’apacaksın? Hiç” der gibi.

“Sana kolay gelsin ablacım. Ben şu benimkine yetişeyim.”

“Yetiş, hadi yetiş. Ben yetişemiyorum, sen yetiş.”

Kemal yetişene kadar Badem atıştırmasını çoktan yapmıştı. Onun yediklerinin yerine yanında getirdiği mamayı bıraktı, duvarın üzerindeki tekir kediyi sevdi. Badem’in peşinden yürüyüşe devam etti.

Her biri ayrı can bu çocukların.

* * *

“Allah’ım, bu kadar kötülüğe karşı ne yapacağız?”

“N’oldu hayatım?”

Türkân geleli bir saat kadar olmuştu. Her gün akşamüzeri beşte işten çıkıyor, bisikletine atlıyor, markete falan uğramazsa beş dakikada evde oluyordu. Onun geliş saati yaklaştığında Badem uyukluyorsa yavaş yavaş gözleri açılıyor, yattığı yerden kulakları apartman içinden gelecek ayak seslerine dikkat kesiliyordu. Yoşi ile Mirket evdelerse kudurmaya başlıyor, oradan oraya koşturuyorlar, dışarıdalarsa genellikle bahçede annelerini bekliyorlar, onun peşinden eve giriyorlardı.

Kadın daha eve gelmeden enerji yükselmeye başlıyordu. Yine öyle olmuştu.

Apartman merdivenlerinden gelen ayak seslerini duyar duymaz fırlayan Badem bir babaya bir kapıya koşturup, evin içinde çılgın gibi dönüp durmuştu. Kemal’in kapıyı açmasıyla birlikte önde Türkân, ardında Yoşi, en arkada da Mirket girmişti içeri. Daha girişten itibaren arka ayakları üzerinde dikilmiş Badem’in ön patileri sürekli annesinin üzerindeydi. Badem’e çok da bayılmayan, hatta arada kıstırabilirse bir iki pati darbesiyle ayar vermekten çekinmeyen Mirket hızla merdivenlerden yukarı tırmanmış, tepede en stratejik noktaya sinerek aşağıdaki tiyatroyu izlemeye başlamıştı. Yaş mama beklentisi içindeki Yoşi mama kabı ile annesinin ayakları arasında gidip geliyordu.

Kemal üzerindekileri çıkarmaya çalışan sevgilisine doğru ön patileri havada olan Badem’in üzerinden uzandı, öpücüğünü aldı, salonun öbür köşesine, koltuğuna kaçtı. Sonraki sahneyi biliyor olmasına rağmen keyifle izlemeye başladı. Hayatının geri kalanını rahatlıkla böyle geçirebilirdi. Türkân günün yoğunluğu ve yorgunluğu üzerine gelen bu sevgi seli nedeniyle elbette çok mutluydu. Fakat onun da bi’ rahatlaması gerekiyordu. Çığlığı bastı.

“Ay, yeter artık. Bi’ çekilin bakayım. Bi’ üstümü başımı çıkartayım. Aaay…”

E, annenin eve gelişi böyle bir şey. Kolay mı, bi’ kucak daha sevgi geldi, yaş mama ihtimali geldi. Nasıl dursun bu çocuklar.

Soyunup dökünme ve lavabo faslını hızlı halleden Türkân hepsini sıraya koymuştu bile. İlk başta şu tezgâhın üzerinde dolanıp elini kolunu birbirine dolandıran Yoşi’den kurtulmalıydı. Konserveden çıkardığı kedi mamasını Yoşi’nin kabına koydu. Kabı buzdolabının yanında çamaşır makinesinin üzerine götürürken Yoşi çoktan tezgâhın üzerinden yere atlamış, koşturarak ahşap merdiven basamaklarını tırmanıp aralarından geçerek mama noktasına varmıştı. Buzdolabının yanında çamaşır makinesinin ne işi var demeyin. Orası zaten ne mutfak ne de banyo, merdiven altını değerlendirmenin en iyi yolu. Yüksek tarafa buzdolabı, alçak tarafa çamaşır makinesi, üzeri zaten Yoşi’nin yemek odası.

Kendi mamasının beklentisi içindeki Badem de rahat durmuyor, annesinin peşinden bi’ o tarafa bi’ bu tarafa gidip geliyor elbette. Türkân onun mamasını da verdikten sonra ancak dönebiliyor Mirket’e ama zaten onun mama konularıyla bi’ işi yok. Değişik çocuk, acıkınca gider üst katta kuru mamasını yer, yaş mama için kimseye minnet etmez.

Hani derler ya, burnu düşse eğilip almaz, öyle.

Nihâyet çocukların karnını doyurduktan sonra Türkân kendi tabağını ancak hazırlayıp Kemal’in yanına, sehpanın başına oturmuştu. Yemek işini o gelmeden halletmiş olan Kemal kahveyle eşlik ediyordu ona. Anlamışsınızdır zaten, pek öyle protokoler bir yemek düzenleri yok. Acıkan yiyor, Kemal et yiyeceği zaman Türkân gelmeden karnını doyuyor, zira Türkân yılların vejetaryeni. Lâkin görüp göreceğiniz en mülâyim, en anlayışlı vejetaryen. Reklamını yapmaz, kimseye akıl öğretmez, çok iyi aşçı, büyük bir restoranda aşçılık yapsa muhtemelen paraya para demez fakat et görmeyi sevmediği için yapmıyor. Sebze ve baklagilleriyle mutlu o.

“N’aptınız bugün?”

“N’apalım hayatım, bildiğin gibi. Sabah kalktık, çamaşır, bulaşık. Sonra kendimizi dışarı attık. Bi’ Golden’la tanıştık yürüyüşe çıkarken, daha şurada sokağın başında. Böyle uzun tüylü sarı-turuncu bir çocuk. Şila’ymış adı. Peşinde de bir teyze. Görmen lâzım. Evden kaçıp kaçıp Hayal Kahvesi’ne gidiyormuş.”

Kadınla sohbetlerini anlattı Kemal. Güldüler.

“Çamaşırları yıkamışsın, evi süpürmüşsün, ellerine sağlık.”

“Günlük işler işte. Öyle bi’ üstten süpürdüm. Çok dip köşe girmedim.”

Bütün gün telefonla pek haşır neşir olmayan Türkân bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da sosyal medyaya bakıyordu. Bir süre sonra ekran kaydırmayı bıraktı, gözleri okuduğu habere sabitlendi.

“Allah’ım, bu kadar kötülüğe karşı ne yapacağız?”

“N’oldu? Ne gördün? Kötü bir şeyse gösterme bak. İçim dayanmıyor.”

“Ya ne ara bu kadar kötü oldu bu insanlar? Şuna bak, Katliam Yasası’nın 2024 bilançosu: EN AZ 217 KEZ işkence ve katliam! Bak bak, kötü görüntü koymamışlar. Liste yapmışlar.”
 

1 Aralık 2024, İzmir’de Hayvana Şiddet
1 Aralık 2024, Muğla’da Eşeğe Eziyet
2 Aralık 2024, Balıkesir’de Hayvana Eziyet
3 Aralık 2024, İstanbul’da kedi kulübesine saldırı

 

Uzayıp giden listeye bir göz attı Kemal. Yediği lokma boğazına dizilen Türkân tabağını bir kenara bırakıp söylenmeye devam etti:

“Ya eşekten ne istiyorsunuz anlamıyorum ki. Ne zararı var bu hayvanların size? Bu insanlar gerçekten kötü.”

Yemeğini bitiren Yoşi, Türkân’ın tabağı bırakmasıyla hemen çıkıp kucağına oturmuştu.

“Ay ben bunlarla aynı havayı solumak istemiyorum. Bi’ yasa çıkardılar, millete verdikleri gaz yasadan beter. Zaten insanlar kötü, güçleri bu masum canlara yetiyor.”

Sessizce dinliyordu Kemal. Onun da bir cevabı yok bu kadar kötülüğe.

“Barınaklar barınak olsa… Olanlar da iyice cezaevine döndü. Hücre kadar yerlerde üst üste hayvanlar. Zamanında tedbir almazlar, hayvanları kısırlaştırmazlar, sonra neymiş efendim köpekler sokaklarda çeteleşiyormuş. Sensin çete. O serserileri toplamaları lazım sokaklardan asıl. Ya sen zamanında kısırlaştırsan bunları, aşılarını yapsan zaten kimseye zararları yok, hiç bu raddeye gelmezdi iş. Bu yasayla hiçbir şansı yok ki bu hayvanların. Anayasa Mahkemesi’nin iptal etmesi lâzım bu yasayı.”

“Haklısın sevgilim.”

“Bunları yapanları da var ya Allah yarattı demeyeceksin… Allah’ım, bu kadar kötülüğe karşı biz ne yapacağız?”

Susabildiği kadar cevap vermeden dinliyor Kemal. Bunun bir soru cümlesinden çok çaresizlik ifadesi olduğunun farkında. Fakat dayanamıyor.

“Mücâdele edeceğiz, ne yapacağız?”

“Nasıl mücâdele edeceğiz ya? Şu yaşadıklarımıza bak. Şu masum hayvanlara yaşattıklarımıza.”

“Maalesef öyle. Kötüler kötü işte. Bu yine iyi zamanımız. Sadece daha fazla haberdar oluyoruz artık. İnternet sağ olsun. Eskiden düşünsene, nerelerde neler oluyordu ve kimsenin bilme ihtimali dahi olmuyordu.”

“Tamam, artık iletişim imkanları var, kabul ama geldiğimiz durum normal mi? Bu devirde. Yıl olmuş 2025. Bu kadar şiddet. Bu kadar mı zor iyiyle kötüyü ayırabilmek? Biz nasıl mücâdele edeceğiz bunlarla? Bitmediler gitti.”

Konuşsalar sabaha kadar konuşurlardı. Sustular. Elbette bu devirde zavallı hayvanlara yapılan eziyetin anlaşılabilir bir tarafı yok.

Ama insanoğlu kötü. İyiyi öğretmek lâzım. Kötünün kötülüğüne karşı iyinin iyiliğini. Eğitimle, sanatla, edebiyatla, şarkıyla, şiirle, diziyle, filmle.. Yılmadan öğretmek lâzım. Başımızı öbür tarafa çevirmeden.

Başka yol mu var?

 

Devamı için tıklayınız.

 

15.03.2025,
Burak Süalp©

 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

2 YORUMLAR

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 18 Mart 2025 at 14:45

    Canım benim,
     
    Su gibi akan üslubunla toplumsal bir yarayı ustalıkla işlemişsin. 👌🏻
     
    Kemal’in günlük rutinleri ve Türkân’la aile içi diyalogları üzerinden sokak hayvanlarına yönelik şiddeti ve toplumun bu konudaki duyarsızlığını ele alman gerçekten etkileyici. Bu meseleyi bağırmadan, isyan etmeden fakat okuyucunun içine işleyecek bir derinlik ve sadelikle anlatman ise tam senin tarzın… O sessiz ama güçlü kaleminle, vicdanı olan herkese bir şeyler söylemişsin.
     
    Tebrik ederim canım, yine çok kıymetli bir metin çıkarmışsın 👏🏻

    • Yanıtla Burak Süalp 21 Mart 2025 at 12:42

      Sevgili baş editörüm, öyküyü beğenmene çok sevindim. Bu konuda ne kadar çok yazar, ne kadar çok insana ulaşıp derdimizi anlatabilirsek o kadar çok can kurtarabiliriz diye düşünüyorum. Başta sokak köpekleri olmak üzere tüm canlıların yaşam hakkına saygı göstermemiz gerektiğini bıkmadan usanmadan, dediğin gibi bağırıp çağırmadan anlatmak lazım. Yorumun için çok teşekkür ederim. İyi ki varsın!

    Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan