İndeks
Milou | Bölüm 1
Rus | Bölüm 2
Tayyareci Fethi Bey | Bölüm 3
Kemancı | Bölüm 4
Kötünün Kötülüğü | Bölüm 5
Hep Beraber! | Bölüm 6
Singerci Osman | Bölüm 7
Nereden Nereye | Bölüm 8
Milu Kaldı Geriye | Bölüm 9
Deniz, Yerguzlar Caddesi üzerindeki Milou adlı kafede Kemal’e İstanbul’a dönmek istemesinin gerekçelerini anlatıyordu.
Konuşuyorlar, susuyorlar, etrafı seyrediyorlar, yağmurun dinmesini bekliyorlardı.
Aslında Fethiye’den ayrılmaya neredeyse karar vermişti. Fakat Kemal’in samimi tepkisini merak ediyordu. O desteklerse doğru karar verdiğine daha çok inanacaktı. Kemal de hayatta fikrini doğrudan söylemez, sorar da sorardı. Gıcık. Sanırsın tez konusu tartışıyor. Yok şunu düşündün mü, yok bu açıdan baktın mı, yoksa belki de istediğin şöyle bir şey mi? Elinin körü. Bir fikri destekliyor mu, karşı mı, tam olarak ne düşünüyor anlamak imkânsız. Kemal’in sorgulamalarına sinir oluyordu. Ne var yani “Haklısın ya, öyle yap” dese. Demez.
Kemal kendi deyimiyle bunun gibi “demlenmiş sohbetleri” seviyordu. Önceden düşündüğün, üzerine bir miktar çalıştığın, uykusuz gecelerde harmanladığın, önemli noktaları belirginleşmiş fakat henüz sonucu kesinleşmemiş konular üzerine birisiyle birlikte kafa yormak hoşuna gidiyordu. Ne birbirinin tekrarı konuşmaları seviyor ne de herkesin aklına gelen ilk şeyi söylediği başından sonuna vakit kaybı buluşmaları. Hele karşı tarafın söylenileni anlamaya bile çaba göstermeden “aynen aynen” diye tasdik ettiği diyaloglar yok mu, onun için ölümden beter. Öyle bir diyaloğun ortasında kalırsa dayanamıyor, kimseyi de kırmak istemiyor ama bir yolunu bulup o ortamdan sıvışmaya bakıyordu.
Herkesin birbirine laf yetiştirdiği ya da cevap vermeye çalıştığı, konuşulanların çoğunun havada kaybolduğu çoklu sohbet ortamları zaten hiçbir zaman ona göre olmamıştı. Misal, dört-beş kişilik bir grup içinde kendisi birisini dinlemeye çalışırken iki yanındaki insanlar karşılıklı konuşmaya başlarsa yaylım ateş altında kalmış gibi hissediyor, bütün sesler zihninde birbirine giriyor, bu durumda da onun sinirini bozuyordu. Kimileri seviyordu bu karışık sohbetleri, sevsinler kendi bilecekleri iş.
Bir buluşmada illâ ki konuşulacaksa önceden üzerine düşünülmüş sohbetler gibisi yok.
Hem sonra konuşmanın, yani sesli iletişimin bir mantığı var. İnsan, aklından geçenleri birisine anlatırken karşı tarafın anlayabilmesi için, normalde zihin uzayının farklı noktalarında olgunlaştırdığı düşünceleri bir lokomotifin arkasındaki vagonlar gibi peş peşe diziyor, bu şekilde karşısındakine aktarıyor. Ve böylece karşıdaki istasyona başı sonu belli, anlaşılır bir düşünceler topluluğu varıyor.
Senin herhangi bir konuda örneğin iki yıllık deneyimin üzerine haftalarca kafa yorup anlatmak için kurduğun cümlelerin cevabının “aynen aynen” olması mantıklı mı yani? Gerçi kim artık bir düşünce için o kadar zaman harcıyor ki?
Herkesin her şeyi var, zamanı yok.
Yeniden telefonuna dönmüş olan Deniz’e baktı. Bir dönem birlikte vakit geçirdikleri arkadaşlarının çoğu Fethiye’den ayrılmıştı. Kimi aradığını bularak, kimisi de hayal kırıklığıyla. Deniz de giderse iyice yalnız kalacak.
İstanbul’a dönme konusuna tekrar nereden gireceğini bilemedi. Girmeli mi ona da emin olamadı. Karşı duvardaki büyük aynadan Deniz’in hoşluğuna, buraların gündelik kıyafet alışkanlığına göre fazla kaçan şıklığına baktı. Sol dirseği aralarındaki masanın üzerinde, çenesi avucunun içinde, telefonun ekranını sağ elinin işaret parmağıyla kaydırıyordu. O da kendi zihnine döndü yeniden.
Bir konuyu karşındaki insana anlatmanın sadece düşünmekten farklı etkileri var. Zihninin içinde dönüp duran düşünceler katarı bir kez ağızdan çıkmaya başladığında kendi aklında olgunlaşanları sesli olarak ilk defa duyuyorsun. Bu yarı olmuş düşünceler üzerine zihninin değişik köşelerinde çalışmak başka bir şey, insanın kendisinin de duyacağı şekilde bir katar gibi salıp dudaklarından çıkmasına ve kulaklarından geri dönmesine izin vermek başka bir şey. Yalnız kendi sesi ile bir fikri, bir düşünceyi, bir iddiayı, bir yalanı duyduğunda anlıyordu insan o konunun kafasında olgunlaşıp olgunlaşmadığını.
Deniz’in Fethiye’den ayrılmak istemesi konusunda ne olgunlaşmış bir fikri ne de ona verebileceği aklı vardı.
Kelimeler kişinin ağızdan bir sefer çıktığında kulaklarından zihnine geri dönene kadar duyu organları etraftaki insanların tepkilerini refleksif olarak ölçüyor. Bu hızlı geri bildirimle düşüncelerin bir kısmı yumuşuyor, bir kısmı güçleniyor, kimi kısımları ise ön sıralardan arkalara geçiyor. Ortamdan aldığın geri beslemeye göre vagonların sırası, önemi, varlığı yokluğu bile değişebiliyor.
Böylece insan, zihninde demlediği düşünce öbeklerini kendisi de ilk defa başı sonu belli bir şekilde duyuyor, hızlı geribildirimlerle revize ediyor, kimi zaman yavaş kimi zaman hızlı bir biçimde pişiriyor.
Herkes değil tabii ki. Ancak verimli bir biçimde, neden sonuç ilişkisi içinde, önünü arkasını hesap ederek düşünmeyi sevenler.
Sosyal medyanın önüne düşürdüklerini kaydırmaya devam eden Deniz’e baktı. Muhtemelen Fethiye’den ayrılma fikrine kendisinden destek bulamamış olmasını düşünüyordu. Gerçekten öyle mi, kim bilir?
Tabağındaki brownieden bir parça ağzına atarken kendi kendine güldü, ağır ağır içine döndü.
Deniz’in az önce sataştığı gibi “kelimelerin sırtına küfe” yüklemiyordu aslında. Düşüncelerini taşıyan kelimeleri küfelere, küfeleri de vagonlara yüklüyordu.
Ekrandan başını kaldırıp Kemal’e bakan Deniz şikâyet eden ses tonuyla yeniden başladı konuşmaya.
“Sen şu yerel haber sitelerine bakıyor musun hiç? Ne çok trafik kazası oluyor ya burada. Hemen hemen her gün de birileri ölüyor. Al bak bir tane daha. Gencecik çocuk motor kazasında ölmüş.”
“Yazık” diye düşünerek dudaklarını sıktı, bir şey diyemedi Kemal. Gözleri telefonunun ekranında Deniz söylenmeye devam etti.
“İnanılmaz. Resmen her gün. Bu çocukların anne babaları yok mu Allah aşkına? Şuna bak, 15-16 yaşında falan hepsi. Çok yazık. Eskiden bu sıklıkta olmuyordu sanki. Haksız mıyım? Büyükşehirlerde bile olmuyor bu kadar.”
“Sorma canım ya. İnsanın içi acıyor.”
Yalan değil, Fethiye’de hemen hemen her gün ölümlü bir trafik kazası oluyor. Ölenlerin, yaralananların çoğu da gencecik çocuklar. O anne babaların yüreği bu duruma nasıl dayanıyor acaba, diye düşündü Kemal.
Bir süredir yerel haber bültenlerine bakmayı bırakmıştı aslında. Ama bu acı haberlerden değil, berbat haberciliklerinden dolayı. Yaşadığı yerdeki gelişmeleri merak ediyordu fakat yerel yayıncıların amatörlüklerinden, yalan yanlış cümlelerinden gına gelmişti. Haber metinlerini yazanlar ne dilbilgisi biliyor ne de haber yazmaktan anlıyorlardı. Metinler çoğunlukla başı sonu belirsiz, anlamsız cümleler, yanlış ifadelerle dolu oluyordu. Kullanılan görseller ise ayrı bir facia. Genellikle takipçilerin gönderdiği, kazaya uğramış kişilerin yaralı ya da ölü bedenlerinin olduğu saçma sapan fotoğraflar, videolar.
Kemal bir iki sefer bu sosyal medya kanallarına mesaj yazmış hatta bir keresinde arayıp derdini anlatmaya çalışmıştı. Telefonun diğer ucunda yetkili diye karşısına çıkan genç kız belki ancak lise mezunuydu. Gerçi o da önemli değil. İyi yetişmiş, Türkçe’ye hakim bir lise mezunu da lâyıkıyla becerir bu işi. Ama görüştüğü kişi Kemal’i dinleyip -ki o bile bir şeydi ya- sık sık cevap vermişti:
“Anlıyorum. Anlıyorum.”
Bütün diyalogların en anlamsız, en kestirme, en boş cevabı. Neyi anlıyorsun? Söylediğimi gerçekten anlasan sadece “Anlıyorum” mu dersin?
Her neyse.
Sinirlerinin bozulmasına engel olmaya çalışarak yeniden Deniz’in asıl gündemini düşünmeye çalıştı. Ne var ki “Anlıyorum” cevabı bir türlü gitmedi aklından.
Anlıyorummuş. Hadi oradan. Karşındakinin anlattığı konunun bütün açılarını, onun gördüğü gözler ve baktığı akılla, tecrübesiyle anlamak mümkün mü? Bir olay uzayda birbirinin aynı şekilde iki kere vücut bulabilir mi? Saçmalık.
En fazla anlamaya çalışabilirsin. O da öyle yapmaya çalışıyordu ki ara sıra onun ağzından da fırlayıveriyordu “Anlıyorum” cevabı. Fakat ekliyordu hemen sonra “Anlamaya çalışıyorum” diye.
Kendisini de düzeltmeye çaba harcıyordu sürekli böyle. Nereye kadar, bilmiyordu. Ne yönde? Elbette daha iyi olma yönünde.
Varoluş mücâdelesinin neredeyse tamamen kendi içinde bir mücâdele, çaba olduğunu düşünüyordu artık. Resim mi istiyorsun, al 3-5 tuval yap istediğin resmi. Sergilemek mi istiyorsun, git istediğin parka, diz banklara sergile resimlerini. Sokak müzisyenlerine bak, ağlıyorlar mı “Konser salonu yok” diye? Liseli gençler bile meydanlara çıkıyor, koyuyor bir bas amfisi, gitarını çalıyor. Sen de yap.
Hep şikâyet, hep mızmızlık.
Halbuki insan her koşulda mücâdelesini sürdürebilir. Cezaevinde, hücrede bile kitap yazabilir ya da etrafında her imkân varken hiçbir şey üretemeyebilir. Bu sensin. Yüzleş kendinle.
Dışarıda Fethiye’nin kış yağmuru devam ediyor.
Islanmaktan sakınarak kapının dibine gelmiş iri sokak köpeğini Türkân çoktan içeri almış, müşterileri rahatsız etmeyecek şekilde camekanın önündeki kilime yatmasını sağlamıştı. Tüyleri soluk sarı renkli, bacakları uzun koca köpek içerinin sıcaklığı ile az sonra gevşemiş, ortamın verdiği huzura katılarak uyukluyordu.
Her biri can taşıyor nihayetinde.
Köpeğin ardından içeriye giren uzun boylu, beyaz tenli, düz sarı saçlı kadın şemsiyesini kapattı, yan tarafa o amaçla konulmuş şemsiye kovasına bıraktı. Donuk bir yüz ifadesi ile kafeye göz gezdirdikten sonra başıyla belli belirsiz bir selam vererek karşılarındaki masaya oturdu.
Kadının sade, şık kıyafetini hızlıca süzen Deniz, Kemal’e döndü, ses çıkarmadan dudaklarını ileri uzatarak “Rus” dedi.
Son zamanlarda aralarındaki oyun buydu. Bir yabancı gördüklerinde nereli olduğunu tahmin etmeye çalışıyorlardı.
En kolayı Hollandalılar. Çünkü çoğu uzun boylu, iri gövdeli, açık tenli. Konuşmaları kulağa keskin ve karışık geliyor, farklı bir dil olduğunu anlıyorsunuz. Fakat İngilizce hatta belki biraz Almanca biliyorsanız neredeyse ne dediklerini anlayacağınızı düşünürsünüz. Öyle arada bir dil. Bir puan.
Onları Almanlar takip ediyor. Hem dilleri hem de tavırları ile çok belli ediyorlar kendilerini. Zaten her Türk bir miktar Almanca anlar. Yakın veya uzak, hangimizin akrabası yok ki “Alamanyada”? Onlar da ancak bir puan ediyor.
Almanların ardından İngilizler geliyor. En kolay onlar anlaşılır diye düşünebilirsiniz fakat bütün Britanyalılara İngiliz demek sayılmıyor. Puan almak için İskoç’a İskoç, İrlandalı’ya İrlandalı demelisiniz. Her birisini ayrı ayrı bilmek gerekiyor. Net 2 puan.
En zoru da başta Rus ve Ukraynalılar olmak üzere Doğu Avrupalılar. Çoğu fit, atletik, kadını-erkeği güzel. Batı Avrupalıların aksine hemen hemen hepsinin küçük yaşta ikişer üçer çocukları var. Ama onlara da Rus deyip geçmek yok. Rus bir puan, Ukraynalı iki, Sloven, Slovak, Çek ve bilumum geri kalan Doğu Avrupalılar 3 puan.
Hem fiziksel hem kültürel olarak birbirlerine benzemelerinin ötesinde Ukrayna’daki Rus işgali ve devam eden savaş nedeniyle buralara gelmiş Slavlar birbirlerine ve diğer insanlara karşı çok temkinliler. Örneğin abartılı kıyafetlerden, sesli konuşmalardan, gösterişli hareketlerden kaçınıyorlar. Slavlar arasındaki mesafeli duruş dikkatli gözlerden kaçmıyor.
Ve tabii ki bu oyunu belli etmeden oynamak gerekiyor. Amaç insanları milliyetlerine göre ayırmak değil, işaretleri okuyabilmek.
Bu arada hangi mekândalarsa kaybeden hesabı ödüyor.
Gülümsemesine engel olamayan Kemal elindeki kupayı masaya bırakırken başını “Rus değil” anlamında hafifçe iki yana salladı. Kahve kupasının yanında sağ eliyle kadına göstermeden parmaklarıyla V yaptı: “Ukraynalı.” Kadının çantasının köşesindeki küçük sarı mavi ipe takılmıştı gözleri.
Deniz bu sefer hınzırca gülümsedi.
“Sen daha iyi bilirsin tabii.”
Kemal’in yıllar önce birkaç ay boyunca birlikte olduğu yarı Rus yarı Ukraynalı sevgilisine gönderme yapıyordu. Ne maceraydı ama…
“Tazeleyeyim mi kahvelerinizi?”
Yeni gelen müşteriye menü verdikten sonra seçimini yapması için zaman tanıyan Türkân yanı başlarında belirmişti birden. Yüzünün hafifçe kızarmasına engel olmaya çalışan Kemal cevap verdi.
“Ben bi’ filtre kahve daha içerim valla.”
“İçersin tabii. Manzaran da açıldı.”
Eski hikâyeyi bilmemekle birlikte Türkân da katılmıştı sanki lâf sokma yarışına. Rus, Ukraynalı ne zıkkımsa, anlamıyordu nasıl olsa. Türkân’ın Kemal’e takılması hoşuna giden Deniz küçük bir kahkaha attı.
“İçersin tabii, hesabı beleşe getirdin nasıl olsa.”
Kemal ne yana kaçacağını bilemedi. Deniz gülerek döndü Türkân’a.
“Ben bir şey almayayım canım ya, baksana seninki hesabı bana takıverdi zaten.”
Güldü Türkân.
“Merak etme canım benim, ben ona evde bi’ takıcam görecek o günü.”
Ardından Kemal’e muzip ama tehditkâr bir bakış atarak siparişini almak üzere kadının masasına döndü. Ancak Deniz yakalamışken şakayı bırakmadı:
“Ee Kemalcim, ne diyorduk?”
Kemal de güldü, asıl konularına dönmeye çalıştı. Fakat nereden lafa girsin bilemedi.
“İstanbul diyorduk, İstanbul. Ama dur ben bi’ Winston Churchill’i ziyaret edip geleyim.”
Kalkıp tuvalete doğru yöneldi. Arkasından Deniz gülerek söylenmeye devam etti.
“Bitmedi gitti senin şu baba şakaların. Baba değil, dede şakası artık bunlar. Kendin antikasın oğlum sen.”
* * *
Kemal lavabodan çıkıp masaya döndüğünde Türkân kahveleri çoktan tazelemişti. Karşı masadaki kadına doğrudan bakmamaya çalışarak Deniz’e döndü.
“Nerede kalmıştık?”
“Off Kemal ya. Gerçekten. Pandanın panında kalmıştık.”
Deniz küfür etmez lâkin ara sıra böyle küfürün kıyısından dönen lafları da pek severdi. İstanbul’da kalmışlardı işte.
“Peki tamam. Diyelim gittin, ev işini ne yapacaksın?”
“Zaten o da ayrı bir konu. Buradaki kira kontratım bitmek üzere. Kalacaksam önümüzdeki ay sözleşme yenilemem gerekiyor. İki senedir yüzde 25’lik zamlarla yırttım ama önümüzdeki sene için en az iki katına çıkacak herhalde kiram. Evi eşyalı kiralamıştım, taşınma derdim yok, gitmeye karar verirsem iki valiz alıp çıkıcam. Ama çabuk karar vermem lâzım.”
“İstanbul’da ne yapacaksın ev meselesini? Orada da kiralar uçtu resmen.”
“Yeldeğirmeni’nde Yeliz var biliyorsun. Eski şirketten. Ne zamandır ev arkadaşı arıyor o da. Evinin salonunu boşalttı, yoga dersleri veriyor ama kiraya yetişemiyor tek başına. Geçen hafta konuştuk bi. Onunla yapabilirim sanki.”
Ülkede sırf hayatta kalıp barınabilmenin maliyeti bile katlanarak artmıştı son birkaç yılda. Göz göre göre yapılan devasa ekonomi hataları nedeniyle. Nas varmış. Al sana Nas. İnsanlar tek başlarına ev bile tutamaz oldu.
Hele o ev kiralarına getirilen yüzde 25 zam sınırı? Deniz gibi kiracıların işine yaramıştı fakat Kemal’e göre uygulamanın akıl alır yanı yoktu. Tek evi kirada olan bir ev sahibi olarak o hayli mustarip olmuştu aynı kanun nedeniyle. O konuyu hatırlamak bile istemiyordu.
Sen devlet olarak hiçbir fiyatı kontrol edeme, enflasyon alsın başını gitsin, paranın değeri düşsün, akaryakıt fiyatı beşe katlansın, senin gücün ancak ev sahiplerinin aldığı kiraya yetsin. Oldu.
Bütün kiracılarla ev sahiplerini birbirine düşman etti bu adamlar.
Deniz’in telefonunun sesiyle bölündü konuşmaları. Ekranda “Annemmm” yazıyordu. Telefonla birlikte uzun pardösüsünü üzerine aldı.
“Dur buna bakayım, babamla hastaneye gideceklerdi bugün.”
Kapıya doğru yürürken telefonu kulağı ile omzu arasına sıkıştırdı, sol eliyle cebinden çıkardığı paketten bir sigara aldı. “Annemmm” diyerek kapının önüne çıktı.
Yağmur kesilmiş hava açmaya başlamıştı. Deniz’in çıktığı kapıdan işletmenin sahibi Burak iri gövdesi, dövmeleri ve onlara tezat güler yüzüyle elinde yeni pastalarla “Merhabalar” diyerek girmişti. Yanından geçerken kendisini de “Kemal Bey” diye selamladı, cevabını beklemeden seri adımlarla mutfağa yöneldi.
Karşı masadaki kadın çantasından çıkardığı bilgisayarını açmış, kulaklığını takmıştı. Parkta koşup oynama saatlerini kapalı yerde geçirmekten sıkılmış Badem şimdi kafenin ortasındaki eski kilimin üzerinde sırtüstü yatmış yere sürtünüyordu. Kemal, Badem’e bakarak “Sıkıldın mı kızım, yağmur kesildi, çıkarız şimdi dışarı. Merak etme” dedi.
Kafenin açılan kapısından bu sefer Kemal’in emlakçı arkadaşı Kadir girmişti. Gerçi arkadaş kategorisine girebilmek için biraz gençti Kadir ama öyle hissediyordu işte.
Arkadaşlıkta yaşın ne önemi var ki?
Ayak üstü sarıldılar. Hâl hatır sorularını takiben Kadir arkasında kalan masayı kastederek fısıldadı.
“Abi Rus abla nasıl, hoş di mi?”
“Hadi canım. Rus mu? Emin misin?”
Bilgisayar başındaki kadının kulaklıkları takılı halde telefon görüşmesine başlamış olmasına da güvenerek sesini yükseltmeden cevap verdi.
“Bizim sektörde, emlakçı. Kocası Türk. Biraz Türkçe biliyor aman dikkat.”
Kemal şaşırdı. Genelde yanılmazdı. Elinde telefonu ile masaya geri dönen Deniz Kadir’le ayaküstü sohbetlerine yetişmişti.
“Bir puan olsun bizim olsun. Hesap sana kaldı sanırım Kemalcim” diye gülerek lafa girdi.
Kemal güldü. “Bana kaldı” dedi, devam etti:
“Nasıl seninkiler? Yolunda mı her şey?”
“Ya yolunda sayılır. Beni delirtiyor olmaları dışında. Klasik yaşlılık halleri işte. Anlatırım sonra. Ben ufaktan çıkayım. Babamı arayayım bir de onun sesini duyayım.”
“Tamam canım. Geçmiş olsun dileklerimi ilet. Hazır yağmur kesilmişken biz de Badem’le parka gideriz birazdan. Sonra devam ederiz o zaman. Acele karar verme bak.”
Kasaya geri dönmüş olan Burak ve Türkân’la da vedalaşan Deniz bedavaya getirdiği kahvesinden giderayak büyük bir yudum aldı. Rus kadına bir göz attı. Hınzırca Kemal’e gülümseyerek cevapladı.
“Vermem merak etme. Kahve için de teşekkürler.”
“Ne demek canım benim. Afiyet olsun.”
Çıkmadan Kemal’e sarıldı, Türkân’ı kastederek kulağına fısıldadı.
“Olmuşsunuz oğlum siz. Aman dikkat, nazar değmesin.”
Güldü Kemal.
“Değmez değmez, o takılmaz böyle şeylere. Hadi selam söyle babana. Görüşürüz.”
Kafeden çıkan Deniz’in ardından Kemal da kahvesini bitirdi, kalktı hesabı ödedi, Türkân’ı öptü. Parka gitmek için artık iyice sabırsızlanan Badem de hareketlenmiş ön patilerini uzatıp esneme hareketlerine başlamıştı.
Devamı için tıklayınız.









10 YORUMLAR
İlk bölümde kurduğun atmosferi daha da derinleştirerek okuru yine samimi ve iç gözlemlerle örülü bir dünyaya çekmişsin canım 👌🏻
Deniz ve Kemal arasındaki diyaloglar, özellikle de Kemal’in iç monologları okuru da bu konular üzerine düşünmeye itiyor. Ben elbette her birinde tamamen Kemal gibi düşünüyorum. Örneğin; ben de “Aynen aynen”cilere, “Güno”culara sinir oluyorum 🤦🏼♀️
Fethiye bölümlerine de ayrı bayıldım. Benim de ilk romanıma konu olan bir belde olduğundan, yeri bende ayrı bu Ege şehrinin. Senin anlatımda ise sadece bir fon değil, karakterlerden biri gibi ruh kazanıyor Fethiye. Trafik kazaları, yerel habercilik eleştirisi ve değişen şehir dinamikleriyle adeta bir toplumsal gerçeklik anlatısına dönüşüyor. Gerçekten çok sevdim 💯
Beklenmedik anda hikâyeye dahil olan Rus kadın da ilgi çekici. İlerleyen bölümlerde kendisini daha çok görmeyi umuyorum 😁 Rus demişken geçen Instagram’da bir Rus kadınının isyanına rastladım. Onlar bile Türk kadınının ne çektiğini anladı, Türk erkeğinin büyük bir kısmı hâlâ aynı öküzlükte devam ediyor oksijen tüketmeye 🤦🏼♀️ Bahsettiğim videoyu alta ekliyorum, lütfen izle, senin hak vereceğine eminim.
📍 Instagram/katisoiler 😁
Kalemine sağlık canımcım 🤗
Bir kere bu uzun ve güzel yorumun için çok teşekkür ederim. İyi ki bu dergiyi kurmuşsun, yönetiyorsun ve bizler de yazılarımızı sevgili okurlarla buluşturma imkanı buluyoruz. Eline, emeğine ve tansiyonuna sağlık! 😁🙏🏻
Çoğu zaman birçok konu hakkında olumlu ya da olumsuz anlık, duygusal tepkiler veriyoruz. Üzerlerine derinlemesine, etraflıca düşünmeden, yazmadan bırakırsak kaybolup gidiyorlar. Anlık tepkilerden başka bir anlamları da kalmıyor. Düşünceleri yazarak paylaşmak en güzeli.
Şunu farkettim ki Fethiye ve Fethiyeliler hakkında insanların farklı düşünceleri var. Çok seveni var, çok eleştireni var. İlk çabam, okura Fethiye’yi anlatmak ve hissettirmek. İkincisi ise farklı görüşleri aynı öyküde bir araya getirmek. Bakalım. Becerebildiğim kadar.
Paylaştığın videoyu da izledim. Maalesef genel yaklaşım öyle. Kadının diğer paylaşımlarının altlarındaki yorumlar zaten haklılığını ispat ediyor. Medeniyet eğitimle geliyor ve daha çoook eğitime ihtiyacımız var. Hatta bence okullarda her sene tekrar tekrar okutulması zorunlu bir “Medeniyet/görgü” dersi bile konulmalı. Bakalım, ilerideki bölümlerde bunu da işleriz belki.
Güzel yorumun ve hem bana hem de diğer tüm yazar arkadaşlara bitmeyen desteğin için müteşekkirim. Okuyan gözlerine sağlık!
Sevgili Burak, yine hasret arttırıcı bir bölüm.
Fethiye’de trafik sorunu olmayan bir kent gibi görünüyor. Sezon dışında genel trafik yoğun akıcı 😂 Fakat çok küçük yaşlarda motosiklet kullanılan bir yer. Genelde bu çocuk yaştaki sürücüler tam trafik kurallarını bilmiyorlar, maalesef çok da kayıplar oluyor.
Bu Rus ve Ukrayna’lı misafirler, savaşın ilk çıktığı zamanlarda akın ettiler. Çoğu genç göçmenler ve 2, 3 çocukları var. Çoğu Bitcoin ve borsa ile ilgileniyor, paralarının kaynağı da oradan. Tabii ki mimar ve mühendis olanlarda var.
Bizim sitede ilk başlarda Rus ve Ukrayna’lılar birbirleriyle konuşmuyorlardı. İngilizler her iki gurupla da konuşmuyorlar. 😂 Sitenin WhatsApp gurubu var. Onlar bir derdi olduğu zaman Google translate’den Türkçe yazıyorlar. Ben cevap olarak; Rusça, Ukraynaca, İngilizce cevap yazıyorum. 😂
Yani Fethiye’de konuşmalar “aynen aynen” diye geçmez. Vakit çok. Uzun uzun yaz, konuş. İstanbul da olsan 4 saatin yolda geçiyor. Sana kalan vakit yok.
Deniz otursun oturduğu yerde, daha orulara burulara ben gelcem gari 😂😂😂
Sevgiler ✌️
Ah be Metin, öyküde yazmaya henüz yüreğim yetmedi ama daha geçen ay çok yakın bir arkadaşımın 17 yaşındaki oğlunu motosiklet kazasında kaybettik. İnsanların çok canı yanıyor. Bu konuda kesin bir şeyler düşünülmesi ve yapılması gerekiyor.
Becerebilirsem gelecek bölümlerde Fethiye’deki yabancıların hayatlarına daha fazla dokunmaya çalışacağım. Bizim sitede İngiliz, Türk-İngiliz, İskoç ve Galli komşularımız var. Onların da dertleri hiç az değil. Yani kendi çektiklerinden bahsediyorum. Bir kere adamları herkes, sürekli kazıklamaya çalışıyor. Allah islah etsin bu milleti diyeceğim, edecek olsa bin yıldır ederdi. 😁
Deniz bi’ gitsin görsün bakalım, belki de kısmeti İstanbul’dadır. Kemal buralarda ama, sıkıntı yok. O daha çoook dolaşacak Fethiye sokaklarında.
Sen de geleceksen gel gari. Ünlü bir Fethiyeli düşünürün dediği gibi: Voyyyn!
“Halbuki insan her koşulda mücâdelesini sürdürebilir. Cezaevinde, hücrede bile kitap yazabilir ya da etrafında her imkân varken hiçbir şey üretemeyebilir. Bu sensin. Yüzleş kendinle.”
Beni vuran yer, burası oldu hikâyede. İnsan kendi içindeki dehlizlerinde anlam arayışına çıkmadan kendisini var hissedemiyor tam olarak. Atmosfer çok derin ve detaylı. Endemik çeşitliliği sağlayan kültürel bilgiler de enfes olmuş. Yeni bölümü bekliyoruz efendim. Ellerinize sağlık 👏🏻
Yasin Bey merhaba. Öyküyü beğenmenize çok sevindim. Sizi etkileyen bölüm yazarken beni de en etkileyen kısım oldu. Herkes kendisiyle yüzleşir, kendi anlam arayışını kendi içinde sürdürür, üretmek istediği şeyi üretirse iyiye doğru gideceğimizi düşünüyorum. Yeni bölümlerde görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın!
Benim de dahil olduğum; hem okuduğum, izlediğim hem de oynadığım bir sahne gibi hikâyelerin. Yine keyifle okudum, izledim, oynadım.
Bi’ tanem daha birlikte çok yaşayıp çook yazacağız. Yeni bölümler yolda geliyor. Hayatta da dergide de. Sonsuz desteğin için teşekkürler. Okuyan gözlerine sağlık ❤️
Sevgili Burak, okudukça öykünün içine düştüğümüz, hârika bir bölüm daha gelmiş! Öykülerin, biz okuyucuların sesi olduğunu düşünüyorum. Belki de sadece benim için öyle ama sanmıyorum 🙂 İlk fırsatta üçüncü bölümü de okuyarak dördüncünün gelmesi için umut edeceğim.
Sevgiler
Dostum okuduğun için ayrı, hikâyeyi beğendiğin için ayrı mutlu oldum. Öyküler hepimizin sesi aslında. Düşüncelerimiz karakterlerde can buluyor.
Okuyan gözlerine sağlık. Görüşmek üzere!