İndeks
Milou | Bölüm 1
Rus | Bölüm 2
Tayyareci Fethi Bey | Bölüm 3
Kemancı | Bölüm 4
Kötünün Kötülüğü | Bölüm 5
Hep Beraber! | Bölüm 6
Singerci Osman | Bölüm 7
Nereden Nereye | Bölüm 8
Milu Kaldı Geriye | Bölüm 9
“Bu makinenin derdi neymiş, söyledi mi sana evladım?”
“Abi biz bu makineyi evvelki sene ikinci el aldık. Ama o zamandan beri bir türlü verim alamadık. Bizden önce kullanabilmişler mi onu da bilmiyorum. Yağlanması gereken yerlerini yağladık. Hatta annem iyi anlar bunların dilinden. O geldiğinde uğraştı epey ama sanırım ip sarıyor. Hani şu alttaki küçük makaradan gelen ip var ya, o sarıyor. Düzgün dikmiyor.”
Singerci Osman’ın atölyesi burası. Eni bir buçuk metre yok. Boyu belki 3, en fazla 4 metre. Çıkışı kör olduğu hissini veren, basamakları birtakım paketler, kutular ve dikiş makinesi çantaları ile dolu merdivenlerle son buluyor. Daha çok bir koridor, kısa, loş çıkmaz bir aralık gibi.
Girişten iki adım içeride Osman amcanın sandalyesi ve en fazla yarım metre derinliğindeki tezgâhı yolu tamamen kapatıyor. O yerine oturduğunda diğer tarafa geçmenin mümkünatı yok. Zaten iki kişinin yan yana geçmesi bile imkânsız burada. Daracık bir yer.
Osman amcanın karşısındaki duvarda çerçeveli iki tablodan birisinde siyah-beyaz, bir kısmı ayakta diğerleri oturan iki sıra insanın poz verdiği bir eski fotoğraf asılı. Sanki bir eğitim ya da kurs anısı gibi. Diğerinde profesyonel satış temsilcisi olduğunu gösteren başarı belgesi. Bu iki çerçevenin altında, eski, kirli panoda düzgün bir şekilde sarkan tornavidalar, anahtarlar, kontrol kalemleri, fırça, makas envai çeşit alet.
“Bizim hevesimiz kaçtı bu makineden abi. Sen bir bak, adam olur mu? Biz bundan kurtulalım diyoruz. Ama arızalı vaziyette kimseye vermek de olmaz. Tamir oluyorsa ona göre yaptıralım, satalım dedik. Kız arkadaşımın da benim de hevesimiz kaçtı.”
“Aaa olur mu öyle şey Kemalciğim, bu makine on numara hatta en iyilerden. Dur ben buna bir bakayım.”
Loş atölyede gözlükleri gözünde, elinde tornavida, makine üzerinde dikkatle çalışıyor Osman amca.
“Tamam ama ben şimdi arabadan endişe ediyorum. Park yeri yok. Yolun kenarında çalışır vaziyette…”
“Sen arabadan hiç endişe etme.”
“Ne bileyim abi, bir gözüm orada, rahat edemiyorum. Neyse, bu makine ne zamandır evde boşu boşuna yer kaplıyor. Dolabı var bunun bir de. Bak fotoğrafı burada.”
Kemal’in elindeki telefona, makinenin fotoğrafına göz ucuyla bakıyor Osman amca.
“Aaa lüks kasa bu. Çok güzel. Sakın ha, verilmez bu. Ama siz bilirsiniz. Bu makine çok yer kaplıyor diyorsanız, isterseniz dolabı değerlendirirsiniz. Ama ben şuradakilerden size bir makine çantası veririm, kullanmadığınız zaman bir dolabın üzerine, bir yere kaldırırsınız. Bu makine satılmaz.”
“Bilemedim ki abi. Bayağı hevesimiz kaçtı bizim.”
Osman amca arkasına yaslandı. Elinde kontrol kalemi, iddialı bir ifadeyle Kemal’e döndü:
“Bak Kemalciğim, şu makine. Ben bunun tamirini yapıcam. Kullanma şeklini anlatıcam. Üzerine 18 numara iğneyi takıcam, tenekeyi diktirmezsem 52 senelik mesleğimi bırakırım.”
“Peki abi, o kadar eminsen ne diyeyim, yap bakalım ne olacak.”
“Eminim” diyen Osman amca çoktan gözlüklerini takmış, önündeki dar tezgâha dikiş makinesini yatırmış sağını solunu dikkatle incelerken Kemal arkasından gelen sesle irkildi.
“Selâmünaleyküm.”
Kemal, Osman amcanın dışarıdan seslenen kişiyi görebilmesi için dar koridorda yan döndü, sırtını sol taraftaki duvara yasladı. Girişte sağda üzerinde dikiş iğnelerinin, makine yağlarının ve bir takım makine parçalarının bulunduğu açık raflı sergi dolabı ile arasında bir boşluk oluşturdu. İçeride Osman amca yerinden kalkmadan ama sesleneni görebilmek için öne doğru eğilerek cevap verdi:
“Aleykümselâm.”
“Amca bizim makineye bakma imkânın olur mu bugün?”
“Evladım işim çok. Yetiştiremem. Siz başka bir tamirci bakın isterseniz. Bekletmeyeyim ben sizi.”
Kapıdaki adam sıkıntıyla uzaklaşırken Kemal bir şeyler demeye çalıştı:
“Osman amca benim işim acele değil. Ben makineyi bırakıp daha sonra da…”
“Kemalciğim yok. Senlik bir şey yok. İcabında ben senin makineni de yaparım, onlarınkini de. Ama bak ne diyeceğim? Bunlar az ileride komşu. Sözde esnaf. Normal zamanda buradan geçerken selam bile vermezler, lâyık görmezler. Ama şimdi makineleri bozulmuş, işleri düşmüş, paçaları tutuşmuş, ‘amca makinemizi yap’. Sabahtan beri bu üçüncü gelişi. Öyle bir dünya yok, bekleyecekler Kemalciğim. Sen normal günde bir selamı esirge, insanı yok say, işin düşünce ‘aman abi yetiş’. Öyle bir dünya yok.”
Yeniden elindeki işe dönen Osman Amca’nın gözlerinin ve ellerinin ilgisi dikiş makinesine, kulaklarınınki Kemal’e yönelmişti.
“Sen Fethiye’ye nereden geldin Kemalciğim?”
“İstanbul’dan geldim abi.”
“İstanbul’un neresinden geldin?”
“En son Cihangir’den geldim. Onun öncesi Kadıköy.”
“Şimdi bak. Ben aslen Denizliliyim. 1973 yılına Singer’e girdim. Kendim 1971 yılı Erkek Sanat Enstitüsü mezunuyum. Torna-tesfiye. Singer’e girdim. Bu bölge, Denizli, Aydın, Muğla’yı bana verdiler. Ben makinenin M harfini bilmem. Benim mesleğim değil. Ama rahmetli beni yetiştiren müdürüm. Allah mekânını cennet eylesin. Beni teknisyen olarak işi aldı. Dört ay sonra beni bölge müfettişi yaptı. Dedi, bundan sonra makine tamir etmeyeceksin. Evet efendim. Bundan sonra eleman bulacaksın. Makine tamirini eleman yapacak. Sen satış yapacaksın. Fakat efendim, biz eleman bulamadık. Öğretmen, bayan aradık. Kolay öğrenir, evlere rahat girer çıkar, kadınlara kolay öğretir diye. Bulamadık. Bu bölgede, Denizli, Aydın bölgesinde hem satış müfettişi olduk hem teknisyen olduk hem efendime söyleyeyim öğretmen olduk evlerde. Ve yıllarca bunu bu şekilde kovaladık. Beni yetiştiren müdürüm, Türkiye Satış Müdürü oldu. Dedi ki bana ‘İstanbul’un hakkından sen gelirsin, ben seni İstanbul’a götüreceğim.’ Tabii, bir şey diyebilir misin? Adam Türkiye Satış Müdürü olmuş.”
Karşısındaki duvarda asılı duran toplu grup fotoğrafı içinden bir kişiyi işaret ediyor.
“Şu adam. Müdürüm. Bizi İstanbul’a götürdü. İstanbul’u bize emanet etti. Emekli oluncaya kadar İstanbul’da çalıştım. Fakat en sonunda 98 yılında…”
“İstanbul’da nerede abi?”
“Benim ev İstanbul’da Bahçelievler’deydi. Ama tüm Marmara bölgesinin sorumlusuydum. 98’de bunlar beni İzmir Bölge Müdürü yaptılar. Fakat ben dedim ayrılıyorum. Emekliliğim geldi. Ayrılırsın, ayrılamazsın. Neden ayrılmayacaksın? Ben masa adamı değilim bir kere her şeyden önce. Masayla alakası olmayan bir adamım. Bununla birlikte benim çocuğum üniversite kazanmış. Ben şimdi İzmir’e gideceğim. Tekrar bir düzen kuracağım. Benim çocuğumun takibini kim yapacak? Kızım süper liseyi kazanmış. Oğlum üniversiteyi kazanmış. Nitekim ben dedim emekli olayım, gitmeyeyim İzmir’e. Olursun, olamazsın. Nihayet oldum. Ama şunu söylemek istiyorum. İstanbul’da sağlığım bozulunca tuttum nereye gideyim, nereye gideyim? Ben dedim Denizliliyim ama Denizli’ye gidersem gene benim hastalığım yükselecek. Ben Fethiye’ye gideyim dedim.”
“İklimden dolayı mı?”
“Evet, ben çift bypass’lıyım. Hem bel fıtığı ameliyatları, göbek ameliyatları, her tarafımız ameliyat.”
“Geçmiş olsun abi.”
“Şimdi de şeker hastasıyım. Artık yürümem de yavaş yavaş kayboluyor, ayaklarım rahatsız. Yürüyemiyorum doğru dürüst. Neyse buna da şükür. Kendi işimi kendim görebiliyorum. Dedim ya, 52 yılımı verdim. Benim gücüme giden şey burada dükkân komşususun. Tamam mı? Sen sıkıştığın zaman bana geliyorsun ‘amca benim makinemi yap diye.’ Ama ötekileri bana selam bile vermiyorsun.”
Kemal yorum yapmak istemiyor, susuyor. Haklı Osman Amca.
“Olmaz. Her şey kullan-at oldu. Bak bu makinenin yenileri var. 1500-2000 lira. Belki işini görür ama kaç sene kullanırsın belli değil. Ama bu makine atılmaz, satılmaz. İnsanlar da böyle oldu. Çok insan var. Eskiden insan azdı, kıymetliydi. Hani biriyle kavga etmez miydin? Hem ederdin. Hem küserdin. Ama sonra hatalıysan gider af dilerdin. Şimdi öyle değil. Şimdi insan çok. İnsanlar artık birbirlerine de sırtını döndü. Ceplerindeki telefonu eşlerinden daha çok seviyorlar. Ama çok insan var, ondan işte.”
“Evet. Haklısın abi. Olmaz.”
“Bak Kemalciğim. Şimdi bu makine dikmemekte haklı. Hevesinizin kaçmasına hak verdim. Bak buradaki dişli kırılmış. Bir de şu ayar düğmesi. Ben şimdi bu ikisini değiştirdim. Makineyi ayarladım, yağladım.”
“Eline sağlık abi.”
“Sen şimdi kız arkadaşına şunu söyleyeceksin. Bu makinede ucuz diye yan sanayi iğne kullanmak yok. Sadece orijinal iğne kullanacaksınız. Kullanma sıklığınıza göre birkaç ayda bir yağlamayı da ihmal etmeyeceksiniz.”
“Tamam abi.”
“Bundan böyle düzgün kullanırsanız bu makine beni de rahmetli eder sizi de.”
“Tamam abi. Ama ben şimdi böyle arabadan endişe ediyorum. Yolun kenarında çalışır vaziyette bıraktım ya. Benim çocuk da içinde”
“Aaa çocuk var mı senin?”
“Bir nevi. Köpeğimiz var: Badem. Arabada bekliyor.”
“Hımm, Badem’i bilmem ama sen arabadan hiç endişe etme. Trafik gelmedikten sonra hiç endişe etme.”
“E işte ondan endişe ediyorum abi. Çalışır vaziyette bir de köpek içeride, ağlamaya başlar birazdan.”
“Şimdi ben bu dişliyi taktım mı… Seninle işim bitiyor.”
“Peki burada yakında ATM ne tarafta para çekecek? Senin hiç bu kadar hızlı bitireceğini düşünmedim. Ben dedim herhalde bırakacağım, yarın ertesi gün gelip alacağım.”
“Şimdi. Yok, bende ertesi güne iş kalmaz. Alır gidersin.”
“Hemen para çekeyim geleyim o zaman.”
“Şurada pazarın köşesi var ya orada bankamatikler var. Hangi bankadan çekeceksen orada hepsi var. O zaman istesen git çek gel.”
“Ben çekeyim geleyim. Gerçekten hiç böyle yarım saatte halledip beni göndereceğini düşünmedim. Dedim herhalde ben makineyi bırakırım, oradan devam ederim. Ertesi gün alırım. Geliyorum birazdan abi. ”
“Haydi git gel. Kullan-at… Makineler, insanlar…”
* * *
Aracını kapının önünde çalışır vaziyette bırakan Kemal Milou’ya girdi. Dışarıda iki masa dolu olmasına rağmen içerisi boştu. İleride sağdaki tek masada kafenin sahibi Burak oturuyordu. Hem bahçeyi hem salonu hem de mutfağı gören stratejik nokta. Türkân her zamanki gibi tezgâhın arkasındaydı. İlk Burak fark etti kendisini. Güler yüzüyle seslendi:
“Ooo. Hoş geldiniz Kemal Bey. Nerelerdesiniz?”
Kemal cevap vermeye fırsat bulamadan Türkân tezgâhın arkasından çıkıp yanağına bir öpücük kondurdu.
“Hoş geldin aşkım”
“Hoşbulduk, hoşbulduk. Ama başıma ne geldi ya.”
Burak girdi lafa, merak ederek:
“Ne geldi?”
“Ya galiba trafik cezası yedim.”
Türkân hayıflandı:
“Galiba mı? Yedin mi yemedin mi?”
“Ya galiba yedim. Pazar yerinin orada, ATM’lerin yanında.”
Burak da merak etmişti:
“Nasıl oldu, bi anlat bakalım.”
Kemal Singerci Osman Amcayı, dükkânı, sohbetlerini anlattı.
“Ben zannediyorum ki dikiş makinesini bırakacağım. Tamir olunca gidip alacağım. Ben ne bileyim adamın makineyi yarım saatte tamir edeceğini. Üzerime para almamışım giderken. ”
Türkân girdi lafa:
“E kartla ödeseydin. Ya da QR kodla.”
“Ya işte dükkânı görseydiniz. Onu sormak aklınıza bile gelmezdi. Küçücük, loş, atölyemsi bir yer. Pos makinesi var mı yok mu o bile belli değil. Ancak nakitle ödeme yapabilirsin. Bi’ de ben de öyle yapmak istedim.”
Sabırsızlanmıştı Türkân:
“Sen de Pazar yerinin oradaki ATM’lere gittin?”
“Ya evet. Ama arabanın aküsü boş. Giderken takviye yaparak çalıştırmış, Osman Amca’nın dükkânının önünde çalışır vaziyette tutmuştum. Badem içinde. Powerbank’in de ekranı arızalandı herhalde, ne kadar şarjı kaldığını göstermiyor.”
“Eee?”
“E’si normalde arabayı park eder gider para çeker gelirim ama tekrar çalışır mı bilmiyorum, powerbank’ten de emin olamıyorum. N’apayım, pazar yerinin orada, İnönü Bulvarı’nda Orman İşletme Müdürlüğü var ya, işte onun ilerisinden U dönüşü yaptım geldim ATM’lerin önünde durdum, dörtlüleri yaktım. Arkam boş. El frenini çektim, arabayı yine çalışır vaziyette bıraktım. İndim hızlıca para çekmeye çalıştım.”
“Sonra?”
“Sonra QR kodla para çekmeye çalıştım ama bu ATM’leri, ekranlarını yaparken ışığı hesaplamıyorlar mı n’apıyorlar bilmiyorum, ekran güneşten parlıyor, QR kodu okutana kadar canın çıkıyor. Bir de baktım arkadan araçlar gelmeye başlamış. Arkadaki ilk araca elimle işaret ettim. Hemen geliyorum, lütfen diye. Hatta dedim para çekmekten vazgeçeyim, bir tur daha atayım. Tam o sırada telefonun ATM ekranındaki QR kodu okuyacağı tuttu. Makine başladı tırt tırt ses yapıp para saymaya. İptal de edemedim. Arkadaki araç sinyal verip zor da olsa geçti, geldi bir sonraki. Bir yandan makine hemen parayı versin diye bekliyorum, bir yandan ikinci sürücüye de elimle işaret ediyorum anlayış gösterir mi diye.”
“Eee, sonra?”
“Ya sonra, sorma işte. Makine parayı verdi. Ama o sırada ikinci araçtaki adam telefonunu çıkardı, bizim aracın yol kenarında park halinde fotoğrafını çekti. Plakasını da.”
“Konuşmadın mı adamla?”
“Konuşmam mı aşkım. Elimde paralar koştum gittim, camı açık. Dedim beyefendi, aküm boş, arabada köpeğim var, bir yere park edip gelemiyorum, ödeme yapmam lazım, mecbur aracı çalışır vaziyette bıraktım dedim.”
“Dinledi mi?”
“Dinledi. Hee. Sadece dinledi. ‘Beni ilgilendirmez kardeşim. Aracın arızalıysa geriye reflektör koysaydın’ dedi.”
Türkân gülmemek için dudaklarını ısırdı, gözlerini Kemal’den kaçırdı. Burak girdi lafa:
“Sen de onun plakasını çekseydin.”
“Ya n’apıcam plakasını çekip? Kural ihlali yapan benim. Aklıma geldi tabi, gelmedi değil. Ama dedim ben şimdi bunun fotoğrafını çekerim, o da o vaziyette beni de çeker. Gider akşama bu adamın aracının başına park halindeyken falan beklenmedik bir şey gelir. Benden bilir, gider şikâyet eder. Durduk yere daha çok dert açılır başımıza.”
Türkân bir umut moralleri düzeltmeye çalıştı.
“Vermez belki trafiğe. Dur bakalım.”
“Ben de öyle umuyorum ama hiç ümidim yok. Böyle kasım kasım bir adamdı. Aynı ben.”
Türkân kendini tutamadı güldü bu sefer.
“E canım sen de fotoğrafını çekiyorsun milletin, öyle hata yaptıklarında. Polise falan da vermiyorsun sonra. O da öyle yapar belki.”
“Kim bilir. ”
“Neyse ne artık. Dua et vermesin. Sen Osman Amca’nın parasını verebildin mi bari?”
“Verdim verdim. Oradan döndüm gittim tamirhaneye. Parasını verdim, makineyi aldım.”
“İyi bari.”
“Ama söz verdirdi satmayacaksınız bu makineyi diye. On numara makineymiş bu. Bir takım da iğne hediye etti.”
“Hadi hayırlısı. Kurtulamadık şu makineden yani.”
Güldü Kemal de.
“Kurtulamadık.”
Devamı için tıklayınız.
26.04.2025,
Burak Süalp©









6 YORUMLAR
İstemsizce dükkanin kokusu geldi burnuma, tozla karışık nostalji 🥹 Burnumun direğini sızlatan bir yanı var bu insanların tam da o noktaya değdi yazın 🙏🏼
Kalemine sağlık, keyifle okudum 💬
Sevgili İrem, bu içten yorumun için çok teşekkür ederim. O duyguyu okura geçirebildiysem ne mutlu bana. Okuyan gözlerine sağlık!
Harika bir yazı olmuş. Ustayı tebrik ederim. Baştan acaba “At bunu uğraşmaya değmez” diyecek sandım. Şimdi “Acaba park cezası gelecek mi?” diye merakla bir sonraki yazını bekleyeceğim. Okumak yaşama sevinci veriyor. Teşekkürler.
Çok teşekkür ederim canım annem. Usta hiç öyle ‘At bunu uğraşmaya değmez’ demedi valla. Bir güzel tamir etti makineyi. Park cezası da gelmedi neyse ki. Kemal’in korktuğuyla kaldı. Okuyan gözlerine sağlık canım annem.
Okurken bir yandan da o günü yaşadım tekrar, teşekkürler okumak çok keyifliydi yine.
İlginç ve maceralı bir gündü gerçekten. Tekrar yaşama hissini verebildiysem ne mutlu. Okuyan gözlerine sağlık canım. Yorumun için çok teşekkür ederim. İyi ki varsın. 😘