Göçebe Öyküler

Nereden Nereye

10 Mayıs 2025

Öykü: Nereden Nereye | Köşe: Göçebe Öyküler | Yazan: Burak Süalp

 

İndeks

Milou | Bölüm 1
Rus | Bölüm 2
Tayyareci Fethi Bey | Bölüm 3
Kemancı | Bölüm 4
Kötünün Kötülüğü | Bölüm 5
Hep Beraber! | Bölüm 6
Singerci Osman | Bölüm 7
Nereden Nereye | Bölüm 8
Milu Kaldı Geriye | Bölüm 9

 
Geniş camekânlı pencerenin önündeki büyük hasır koltuklardan birinde bacak bacak üzerine atmış oturan Kemal, yanındaki tezgâhtan aldığı solmuş albüm kapaklarını, dergileri inceliyor, ara sıra önünde duran ve kafeye neredeyse botanik bahçesi havası veren iri yapraklı çiçeklerin arasından dışarıya bakıyordu. Cemreler çoktan düşmüş, sıcaklık artışları hemen kendisini hissettirmeye başlamıştı. Nihayet yağışlı ve soğuk havalar geride kalmış güneşli günler gelmiş gibi görünüyor.

Yaz kapıyı çalıyor.

Dışarıda bir masada yabancı oldukları belli iki orta yaş üstü kadın bir yandan kahvelerini içiyor bir yandan da sohbet ediyorlar. Kafede başka kimse yok. İçeride yankılanan Chan Chan’ın ardından yeni bir şarkı çalmaya başlıyor. Kolonlardan gelen bu nostaljik pop-rock müziğe uyumlu bir şekilde havadaki ayağıyla ritim tutan Kemal elindeki dergileri bırakmadan tezgâha doğru dönüyor ve Türkân’a sesleniyor.

“Aşkım, ne çalıyor?”

Tezgâhın arkasında elindeki işi tamamlayıp kenara bırakan Türkân bilgisayarın ekranına uzanıyor.

“Ben de pek bilmiyormuşum bak. Var mı bir tahminin?”

“Yok ama merak ettim. Çok güzel çalmıyor mu?”

“Paolo Nutini. ‘Sunny Side Up‘ diye bir albüm. Kapağı çok hoşmuş, pek eğlenceli.”

“Şarkı da öyle. Tam ilk yazlık.”

Elindeki Hayat Mecmuası’na dönüyor Kemal. 29 Mayıs 1959. Kapakta genç bir kadının portresi: Camera Clix. İçeride ilk sayfada tam boy fotoğraflı bir haber: “Şark Masallarını Hatırlatan Bir Ziyaret”. Londra muhabiri Edibe Dolu, İngiltere Prensesi Margaret ile “Krallar Kralı”, “Allah’ın Gölgesi”, “Tavus Sarayının Hükümdarı” İran Şahı hakkında çıkan dedikoduların iç yüzünü anlatıyor. Şah’ın tam adını hiç anmıyorlar ama haber Pehlevi’den bahsediyor. Son İran Şahı. Bu haberden 20 yıl sonra ülkesinde gerçekleşecek devrim sonrasında kaçmak zorunda kalacak ve yurtdışında ölecek hazin sonlu Şah. Aslında Şah’ın mı yoksa bir tirandan kurtulayım derken Siyasal İslamcıların eline düşen İran’ın sonu mu hazin pek de tartışma götürecek bir konu değil. 45 yıldır molla iktidarı altında yaşıyorlar. Bir zamanlar “Acaba İngiltere Prensesi Margaret ile evlenir mi?” diye haberler yapılan Şah’ın ülkesi bir süredir Orta Doğu’da süren vekâlet savaşında ezeli düşmanı İsrail’den ağır tokatlar yiyor.

Orta Doğu böyle işte. Gün olur devlet başkanı olursun sultan mertebesinde, gün olur…

Günümüzde sağlıklı ve güçlü bir devletin inanç temelinde kurulamayacağının en güzel kanıtı İran. Günden güne güç kaybediyor, molla rejimi altında içten içe çürüyor. İsrail güya demokrasi ile yönetilen modern bir devlet lâkin o da Yahudi devleti ve onlar da ABD’yi arkalarına almış Gazze’yi, Filistin’i, Lübnan’ı, Suriye’yi, özetle bölgede kendileri dışında herkesi yok etmeye çalışıyor.

Din temelli devleti geçen bin yılda bıraktığımız için şanslıyız. Şimdilik olduğu kadar. Bu daha başlangıç.

Derginin devam eden iki sayfasında 1954 yılında Batı’ya iltica eden Kremlin Muhafız Alayı Subayı Peter Deriabin’in anlatıları doğrultusunda yayınlanan “Kremlin’in İçyüzü” yazısı yer alıyor. Bu aslında bir yandan da hemen hemen her sayıda Sovyetler Birliği veya Türkiye’deki sol hareketler hakkında karşıt yazılar yayınlayan Hayat Mecmuası’nın anti-komünist içyüzü. Belli ki o dönemin rüzgârları çok çabuk tersine dönmüş. Birbirlerine yakın yıllarda kurulan ve 20 yıl boyunca saldırmazlık antlaşması ile iyi ilişkiler kuran Türkiye ve Sovyetler Birliği’nin arasına kara kedi girmiş. E, bütün batı ülkeleri 2. Dünya Savaşı’ndan galibiyetle çıkmış Sovyetler’in prestiji ile baş etmeye çalışıyormuş. Yalan mı?

İlerleyen sayfalarda moda, aşk, burçlar, Gençlik Bayramı anması ve Türk-Amerikan münasebetlerinde 150 yıllık dostluktan hatıralar. Sahi, ABD’nin tarihi kaç seneydi ki 150 yıllık dostumuz olsunlar? Komşusu Sovyetlere sırtını dönerken Amerikan rüyasının kollarına koşar adım giden Türkiye.

Ne çabuk değişmiş her şey. Önceki yüzyıl Orta Çağ gibi geride kalmış sanki. Bazı şeyler de hiç değişmemiş. Maalesef.

Dergiden başını kaldıran Kemal dışarıda köşe masaya yerleşmeye çalışan Cemil Bey ve Güneş Hanım’ı gördü. Başıyla selam verirken ayağa kalktı, ellerini belinin iki yanına dayadı, sağa sola esnedi. Ardından dışarıya yöneldi.

“Hoş geldiniz efendim.”

“Hoş bulduk, hoş bulduk nasılsın bugün bakayım?”

Başıyla selam veren Cemil’in aksine Güneş Hanım her zamanki gibi konuşkandı.

“İyi abla, n’olsun, takılıp gidiyoruz. Sizden ne var ne yok?”

“İyi Kemalcim ya.” Bir taraftan cevap veriyor, bir taraftan montunu sandalyeye asıyordu.

“Pilatesim var yukarıda. Montumla kocamı bırakmaya geldim. Size emanet bak bunlar.”

Sipariş almaya gelen Türkân da diğerleri gibi gülerek cevap verdi:

“Tamam, bende onlar, merak etme. Cemil abi sen bir şey içer misin?”

Güneş Hanım üst kattaki pilates salonuna çıkmak üzere yandaki kapıya yönelirken Cemil Bey cevap verdi:

“Cappuccino alayım ben. Hani böyle, üstü köpüklü yapıyorsun ya, öyle.”

“Tamamdır.” Kemal’e döndü. “Canım senin kahven var sanırım.”

“Var aşkım, teşekkürler.”

Cemil Bey ve eşi Güneş Hanım tam anlamıyla cumhuriyet çocuklarıydı. Subay kızı olan Güneş Hanım pek modern, pek enerjik bir kadındı. Haftada iki gün kafenin üst katındaki pilates salonuna derse geliyordu. Emekli emniyet müdürü Cemil Bey ise eşine kıyasla daha dingindi. Pilates dersleri süresince kafede oturur piposunu içerdi.

Baş başa kalan Cemil Bey ve Kemal bir müddet havadan sudan sohbet ettiler. Konu döndü dolaştı içerideki dergilere, değişime geldi.

“Çok garip değil mi abi ya? Şu eski dergilere bakıyorum da… Aynı yıllarda kurulan ve 20 yıl boyunca birbirine destek veren komşu iki ülkenin kısa sürede düşmana dönüşmesi. Emperyalist ülkelere karşı bağımsızlık savaşı veren Türkiye’nin, ilk fırsatta aynı ülkelerin yanına koşması? Çok garip yani.”

“Öyle Kemalcim, öyle. Hem de neredeyse bütün dünyanın girdiği o 2. Savaş’a girmeyip bağımsız kalmışken. Savaş koşullarında bile taraflardan birisine ‘yanlamayıp’ barış döneminde bunu yapmanın makul bir açıklaması yok. Bir yandan Avrupa, bir yandan Amerika, diğer yandan Rusya. Biz ne dışarıda tam olarak bağımsız olmayı becerebildik ne de içeride birlik olmayı. Dünya bilişim devrimine doğru yol alırken biz hâlâ ‘sağ-sol, penaltı-gol’ derdindeyiz.”

“Büyük Savaş’taki mağlûbiyete, işgale rağmen bağımsızlığımızı kazanmış, kendi yolumuzu çizmeye başlamışız bir de. En çağdaş yönetim biçimini bulmuş ona rağmen savrulmuşuz habire. Bugün yaşadıklarımıza bak.”

“Öyle Kemalcim. Lâkin bak bugünlere gelmeden önce ben sana ne anlatacağım. Yıllar, yıllar önce eğitimimi Polis Koleji’nde aldım ben.”

“Nerede abi? Ankara mı?”

“Ankara’da, evet. İstanbul yolu üstünde sağ tarafta Hürriyet gazetesinin yeri. Eskiden de traktör fabrikası vardı orada. Onun arkasında. Yokuşun üstüne yapmışlar. Bizim hocalarımızı özenle seçerlerdi. Hem polis kolejine hem polis akademisine. Biz doğrudan profesörlerden ders alırdık. Sınıflarımıza onlar girerdi. Ve onlar öğretmenlik egomuzu burada tatmin ediyoruz derlerdi. Bütün hocalarımız profesördü.

“Özenle seçiyorlarmış demek ki.”

“Öyle, öyle. Özenle. Bir tane İngilizce öğretmenimiz vardı. Haberimiz yok tabii, sonradan denk geliyoruz. Londra Büyükelçisi’ymiş kocası. Abi Londra’ya herkesi yollamazlar ya. Derste ‘Koronasyon’ konusu geçti. Taç giyme töreni. Kadın dedi ki, ‘Kraliçe Elizabeth’in taç giyme töreninde bulundum ben’. İnanamadık tabi. Nasıl yani? Bizi mi yiyorsun? Yok abi. Kadın gerçekten bulunmuş. Westminster Abbey’i anlatarak tarif etti bize. ‘Şöyle bir yerde tören yapıldı, biz de davetliydik, eşim büyükelçi olduğun için’ falan diye.”

“Öğretmenleriniz çok özelmiş demek ki abi.”

“Çok özellerdi çok. Hem bak sana ne diyeceğim. O yıllarda ülke sağ-sol diye bölünmüş. Polisin içinde Pol-Der var Pol-Bir var. Solculardan da o zaman hiç haz etmezdim ben, çocuk aklımla. Sonra aradan yıllar geçti. Kendi kendime ne dedim biliyor musun? 6. Filo’ya defol diyenler var ya asıl milliyetçi onlarmış. ABD’nin yaptıklarını gördükçe. Çok çalışmışlar vatanı savunmaya.”

“Çok mücadele etmişler.”

“Öyle. Polis Okulu’nda kantine gittiğimiz zaman koca bir oturma salonu vardı. Bir tarafa sağcılar oturur, bir tarafa solcular oturur. Sağcılar Cumhuriyet Gazetesi, solcular da Türkiye Gazetesi alır, okur gibi tutar, ters çevirir. Nispet yapmalık karşılıklı birbirlerine. Biz de bakar bakar gülerdik.”

“Komikmiş gerçekten. Bir yandan da ne acı. Polisine kadar sağ sol diye bölünmüş ülke.”

“Öyle ama o saflaşmanın dışında kalmak da o kadar zordu ki. Misal ben; halkımı, milletimi seviyorum. Şimdi bu beni iyice milliyetçiliğe mi kaydırmalı? Hani seviyorsam, değil mi? Tabii, işte o zaman herkes senin bir tanıma girmeni bekliyor.”

“Tıpkı bizim üniversite yılları gibi.”

“Çok benzer muhtemelen. Polis Koleji’nde solcu bir abi vardı; Faruk. Tabii okula yeni girdiğimiz için bütün bu gruplar, sağcısı, solcusu, dincisi yeni gelen öğrencilerden kendi gruplarına eleman devşirmeye çalışırlardı. Faruk abi çok uğraştı o dönemde benimle. Cemil, Cemil, Cemil. O dönemde ben de çok vatan, millet, Sakarya deyip de solcuları farklı gördüğüm için uzak duruyordum. Hiç yanaşmıyorum falan. Şimdi bunlar mezun oldular. Gittiler. İzmir’e tayin olmuş o.

Bizim de boru trampet takımının majörü vardı; Tarık. Tokatlı çok neşeli, çok mahâretli bir oğlan. Benim kankam. Tarık’la beraber İzmir’e gidelim dedik. Neyse, önce yer ayırttık sonra gittik Polis Evi’ne yerleştik. Akşam yemeğinde denk geldik, masada birlikte oturduğumuz bir polis memuruyla tanıştık, sohbet ettik. Bir ara dedi ki ‘Sizden, polis akademisi mezunlarından yeni gelenler çok süper.’ Merak ettik biz de kimi tanıdığını sorduk. Kimi söylese beğenirsin? ‘Faruk var. Süper polis. Devreleriyle birlikte İzmir’de müthiş hizmet veriyorlar.’

Nasıl şaşırdım biliyor musun? O zaman solculardan vatana millete hayır mı gelecek düşüncesindeyken o düşüncelerimin değişmesinin kökeni bu. Çok büyük hata yapmışım dedim. E tabii öyle olunca telefonunu bulduk, Faruk abiyi aradık. Evinde misafir etti bizi. İki kadeh parlattık. Bir iki konuşma orada. Abi, dedim, bugün itibariyle benim fikrim değişmiştir.”

“Valla abi, herkes vatanını, halkını sevsin. O da lafta değil yani. Lafta herkes seviyor. Ama sonra kendi çıkarına gelince hop renkler değişiveriyor. Bunu da çok gördük hayatta.”

“Maalesef Kemalcim.”

“Lafa gelince hepimiz biliriz, böl-parçala-yönet en kolay yönetme taktiğidir. Biliriz ama ilk de biz düşeriz o oyuna.”

“Aynen öyle Kemalcim. Kolejdeyken sağ-sol diye ayrışan o öğrenciler sonradan askerlik görevini yaparken olsun, polislik görevlerini yaparken olsun hep birbirlerinin arkasını kolladılar. Bu vatan için omuz omuza mücadele ettiler.”

“Abi sana bir şey diyeyim mi, bir şey bizi bölüyorsa o şeyde bir hata vardır. Bu durumu kabullenmemek, tekrar tekrar dönüp bakmak lazım. Ben bunu öğrendim hayatta. Yine de bilemiyorum. Çok endişeleniyorum bazen.”

Yandaki kapıdan yukarı, pilates salonuna çıkan Güneş Hanım oflaya puflaya yanlarına geldi.

“Of, bittim ben bugün, bittim.”

Kemal sordu yine de: “Nasıl geçti pilates? Güzel miydi ders?”

“Çok güzeldi çok. Canım çıktı.”

Güldüler.

“Çok terledim ama. Ne konuşuyorsunuz siz, ‘bir şey bizi bölüyorsa’ falan?”

Cemil Bey cevap verdi.

“Yok hayatım yok. Bölünme falan yok, merak etme. Aslında her şey ne kadar çabuk değişiyor onu konuşuyorduk. Hepi topu 50 yılda. Laf lafı açtı.”

“Çok değişti çok. Elli yıl önce robotlar ancak bilim-kurgu filmlerinde karşılaştığımız makinelerdi. Şimdi her yer robot. Artık onlarsız yapamıyoruz.”

Kemal de hak verdi Güneş Hanım’a.

“Öyle valla Güneş abla. Artık evlerimizin mutfağından, hastanelerde ameliyathanelere kadar her yerdeler. Henüz dünyayı ele geçiremediler ama bazen güncel konuları, terörün bitmesini mi konuşalım teknolojiyi, robotları, yapay zekayı mı biz de bilemiyoruz.”

Kemal’in iyimserliği Güneş Hanım’da yoktu pek.

“Aslında benim içim hiç rahat değil. Bakma, işin bu kısmı pek konuşulmuyor ama.”

Cemil Bey dayanamadı girdi konuya:

“Niye korkuyorsun, n’oldu?”

“Yani artık bu teknoloji korkutuyor beni. Ne bileyim. Yapay zekaya bile gelene kadar. Kimleri klonlamışlardır kimleri. Normal mi yani bu?”

“Klonlama devam ediyor diyorsun yani?”

“Kesin! Kuzum, klonlama dediğin Koyun Dolly’di. Neredeyse 30 sene önce. O kadar yıldır ne yaptılar sence? Pişman olup ‘A bu işin sonu kötü, bir daha yapmayalım’ mı dediler? Bırak Allah aşkına. Kendilerini de klonlamadılarsa ben de bir şey bilmiyorum.”

Kemal tereddütle cevap verdi: “Yüz senede nereden nereye…”

“Öyle be Kemalim, nereden nereye…”

 

Devamı için tıklayınız.

 

10.05.2025,
Burak Süalp©

 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

2 YORUMLAR

  • Yanıtla Metin Çoban 16 Mayıs 2025 at 11:17

    Burakcım yazını gerçekten çok beğendim. Cemil Bey’e ekleme yapmak isterdim.O 6. filoyu kovan gençlerin karşısında öyle adamlar vardı ki, maalesef o insanlar, ülkenin şirazesini kaydırdılar. Genç cumhuriyeti yobaz insanların eline verdiler. En modern Cumhurbaşkanı Turgut Özal, göya frak giyerdi. Onun kararıyla, ÖSS sınavını kazanan herkes Polis Akademisi’ne girdi, o giren polisler, Pol-Deri de Pol-Biri de mumla aratır oldu. Fetö’nün polisleri oldu. 😡
     
    Sizin kahvede yaşamak bambaşka, hergün bir roman konusu var. Fethiye’ye taşınıp, orada bir sürü roman yazasım var.
     
    Milou’ya selam söyle, extra shot’lı bir Amerikano da bana söyle. 😃
     
    Sevgiler

    • Yanıtla Burak Süalp 16 Mayıs 2025 at 14:30

      Sevgili Metin, bu detaylı ve içten yorumun için çok teşekkür ederim. Katılıyorum, maalesef bu ülkenin, cumhuriyetin, demokrasinin şirazesini çok erken kaydırdılar. Ve dediğin gibi genç cumhuriyeti yobaz ellere bıraktılar. Devletin her kurumuna, sadece Fetö’cüleri değil bilumum cumhuriyet düşmanlarını yerleştirdiler. Yine de yıkamadılar. Yıkamayacaklar. Her şeye rağmen, yüz sene sonunda bu halk cumhuriyetten ve demokrasiden vazgeçmiyor.
       
      Sadece Fethiye’de değil, bu ülkenin her yerinde yazacak çok şey var. Sen yine de gel, burada yazalım Voyn! İyi ki varsın. Çok teşekkürler!

    Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan